Pazartesi Eylül 14, 2026

OHAL ve KHK’lerle tırmanan faşizm

İlan edilen OHAL (Olağanüstü Hal) ve uygulamaya konan KHK’ler (Kanun Hükmünde Kararname) ile devletin baskıları en üst düzeye tırmandırılmıştır. Cumhurbaşkanı tarafından alınan kararlar hiçbir işlem görmeden yürürlüğe girmektedir. Bunun sonucu -burjuva normlara göre bile Türkiye’de yeterince uygulanmayan- devletin yasama, yargı ve yürütme kurumlarının özerkliği tümden lağvedilmiş ve hiçbir fonksiyonu kalmamıştır. TBMM iyice etkisizleştirilmiş, formalite bir konum almış, mahkemeler doğrudan cumhurbaşkanının talimatlarına göre karar alan “kurum” haline dönüşmüştür. Kanun Hükmünde Kararnameler doğrudan yürürlüğe Cumhurbaşkanı imzasıyla konmuştur.  

Öyle ki 695 ve 696 sayılı son KHK’ler 2017’nin Aralık ayında resmi gazetede yayınlanmıştır. En kısa sürede son düzenlemelerin yapılması ve yürürlüğe konması hedeflenmektedir. 695 sayılı kararname ile 2 bin 766 kamu görevlisinin ihraç edilmesi kararı alınmıştır. 696 sayılı kararname ile göze çarpan kararlar taşeron işçilere, tutsaklara ve emekçi halka yönelik kararlarıdır. Böylece OHAL ve KHK ile mevcut faşizmin daha katmerli boyutlara tırmandırılması hedeflenmektedir. Emekçi sınıfların, Kürtlerin ve muhalif yapıların planlanan yeni baskı ve saldırılar ile sindirilmesi, düzen sınırları içerisinde sevk ve idaresi amaçlanmaktadır. Lakin umduklarını bulamayacaklardır. Şimdiden 695 ve 696 sayılı kararnamelere karşı tepki oluşmaya başlamıştır.  

Taşeron İşçilerin Kadroya Geçişi Aldatmacadır…

Son yıllarda sayıları giderek artan taşeron işçilerle ilgili alınan yeni kararlar açıklanmıştır. Bu kararlar işçilerin lehineymiş gibi gösteriliyor. Burjuvazinin hizmetindeki AKP hükümeti 696 sayılı kararname ile işçilerin aleyhine aldığı kararları, işçilerin lehineymiş gibi yansıtır ve alınan kararların gerçek yüzünü kamufle eder. Nitekim AKP tarafından alınan “taşeron işçilerin kadroya geçiş” yasası özü itibariyle böyle bir fonksiyon içerir. Öyle ki işçiler için dayatılan şartlar bunun göstergesidir:

* Taşeron işçilerin kadroya geçişi için başvuru süresi 2-11 Ocak tarihlerini kapsamaktadır. Bu tarihten sonra başvurular geçersizdir.

* Başvuruda bulunan işçilerin durumuna ilişkin bulunduğu ilin Emniyet Genel Müdürlüğü ve Valilik tarafından güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yapılacak.

* Sonuç idareye bildirilecek ve karar idare tarafından verilecek.

* Uygun görülen taşeron işçiler sözlü ve yazılı sınava tabi tutulacak. Sınav 100 puan üzerinden yapılacak. En az 50 puan alınması şart koşulacak. 50 puan altında kalanlar başarısız sayılacak.

* Sağlık Bakanlığı’nca işe alınan işçiler gerek duyulduğunda başka illere gönderilebilecek.

* Kadro vasfıyla işe giren işçiler geçmişten kalma dava ve icra alacaklarından vazgeçecek. Bunun için mahkemelerden ve icra müdürlüklerinden yazı getirecek. Bu belgeler idareye verilecek.

* İşçi idareden herhangi bir hak ve alacak talebinde bulunmayacağını ve bu haklardan vazgeçtiğine dair sulh sözleşmesi idareye verecek.

* Kadroya geçirilenlerden sonrasında şartları taşımadığı veya uymadığı tespit edilenler tazminatsız işten atılacak. Yapılan ödemeler geri alınacak.

* İşçilerin ücretleri Yüksek Hakem Kurulu’nun daha önce karara bağladığı taşeron sözleşmesine göre belirlenecek.

* Sözleşmelerin feshedilmesi nedeniyle taşeron firmalara tazminat ödenecek.

Resmi Gazete’de yayınlanan şartlardan bazıları işçilerin nasıl ve hangi koşullarda çalıştırılacaklarının bariz göstergesidir. Amaç bir taraftan taşeron işçilerin tepkisini sindirmek ve kendi denetimleri altına almak. Diğer taraftan gelecek dönem yapılacak belediye, c

umhurbaşkanlığı ve meclis seçimlerinde ihtiyaç duydukları oy oranlarını “kadro” kisvesiyle artırmaktır. Ama yukarıdaki şartların gösterdiği gibi taşeron işçiler üzerinde baskı unsuru nasıl da artırılıyor. Dolayısıyla alınan kararlar işçilerin aleyhinedir. “Kadro” statüsü bir maske olarak kullanılmakta ve işçilerin aleyhine alınan sömürüyü, baskıyı ve denetimi artıran kararlar kamufle edilmeye çalışılmaktadır.

450 bin işçinin kadroya alınacağı belirtiliyor. Bu da yukarıda belirtildiği gibi, “kadro vasfıyla işe giren işçilerin geçmişten kalma dava ve icra alacaklarından vazgeçmesini” şart koşuyor. Kadro vasfı için dayatılan bir diğer ön şart “bulunduğu ilin Emniyet genel Müdürlüğü ve Valilik tarafından güvenlik soruşturmasına ve arşiv araştırmasına” tabi tutulmasıdır. Ayrıca “şartları taşımayan veya uymayanlar tazminatsız işten atılacak ve yapılan ödemeler geri alınacak”tır. Kadro vasfı için dayatılan böylesi ağır şartlar gerçekte taşeron sistemini kaldırmayacaktır. Ayrıca bir başka 450 bin işçi kadro olarak da değil, taşeron olarak belediye şirketlerine alınacak. Kısacası özünde taşeron sistemi kaldırılmayacak. Kadro lafzı yapılarak taşeron işçiler kandırılmaya çalışılıyor. Dayatılan ağır şartlar altında 2 milyonu aşkın taşeron işçi varlığını devam ettirecek.  

296 sayılı Kanun Hükmünde Kararname gerçekte OHAL şartlarında işçilerin aleyhine alınan bir karardır. OHAL döneminin son 11 ayında işyerlerinde 1.850 işçinin katledildiği bir süreçte taşeron işçilere ilişkin çıkarılan yasanın maddeleri bu gerçeği göstermektedir. Elbetteki bu gerçeklik sosyal pratik içerisinde daha açığa çıkacak ve işçi sınıfının mücadelesini engelliyemeyecek ve daha üst düzeylere tırmandıracaktır.

Hapishanelere İlişkin Kararname

696 Sayılı kararname ile hapishanelere ilişkin de faşist kararlar alınmış ve 24 Aralık 2017 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanmıştır. Resmi açıklamalara göre yapılan düzenlemelerle alınan kararların en kısa süre içerisinde uygulamaya konulması kararlaştırılmıştır.

Hapishanelerle ilgili alınan bu karar tutsakların tek tip elbise giymesini dayatmaktadır. AKP tarafından alınan bu kararın gerekçesi olarak 15-16 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleştirilmek istenen darbe girişimi gösterilmektedir. Ancak tek tip elbise 15-16 Haziran darbe girişimi kapsamındaki tutuklu ve hükümlülerle sınırlı değildir. Onların dışındaki diğer tutuklu ve tutsaklara da tek tip elbise dayatılmaktadır. Alınan karara göre darbe girişimi kapsamındaki tutuklu ve tutsaklara “badem kurusu”, “FETÖ”cü ve devrimci, demokrat tutsaklara “gri” renkli tulum giymeleri dayatılacak.

Ayrıca 696 sayılı kararname sonucu avukatlarla yapılan görüşmeler kameralarla kayıt altına alınacak ve Yargıtay’a 100, Danıştay’a 16 yeni üye atanacaktır. Böylece tutsaklar üzerindeki baskı daha üst boyutlara tırmandırılacak.

Hapishanelere tek tip elbise dayatılmasının ardında tutsakların küçük düşürülmesi, manevi olarak güçsüz kılınması ve uğrunda mücadele yürüttükleri davaya olan inancı sarsmak yatmaktadır. Planlanan bu baskılara devrimci tutsaklar direnecektir. “FETÖ”cü ve darbeci subayların direnç göstermeleri söz konusu değildir. Çünkü onların ideolojik ve siyasi yapıları ile ruh haleti böylesi bir dirence uygun değildir. Onlar gerici düzenin ve devletin sadık kişileridir. Darbeci subaylar ve “FETÖ”cüler ile devrimci ve yurtsever tutsaklar arasında ideolojik ve politik olarak nitel fark vardır. Bunun sonucu direnişi Kürt yurtseverler ve devrimci hareketlere mensup devrimci tutsaklar gösterecektir.

Nitekim tek tip elbise dayatması ve diğer baskı yeni değildir. Devrimci tutsakların hapishane geçmişi tek tip elbise dayatmasına ve diğer hapishane baskılarına karşı görkemli direnişlerin gösterildiği mücadele tarihine sahiptir. Devrimci tutsaklar hapishanelerdeki devlet baskılarına karşı boyun eğmemiş ve direniş göstermişlerdir. 1970’lerdeki hapishane direnişi, 1980 darbesi sonrası baskıların daha artmasına karşın daha görkemli boyutlarda sürdürülmüştür. Devletin hapishanelerdeki baskı ve saldırıları arttıkça devrimci direniş de artmış ve baskı ve saldırılar karşısında boyun eğilmemiştir. Maddi-manevi boyutlarda elde edilen bu üstünlük devletin en güçlü olduğu ve devrimci tutsakların bedenen en zayıf oldukları mevzilerde edinilmiştir. Bu üstünlüğün panzehirini uğruna mücadele yürüttükleri davaya olan inanç oluşturmuştur.

Nitekim hapishaneler tarihinde tek tip elbise baskısı ve diğer baskılar yeni değildir. 1980’lerde gündeme getirilen tek tip elbise dayatmasına ve diğer baskı ve saldırılara karşı boyun eğilmemiş ve görkemli bir direnişle baskı ve saldırılar geri püskürtülmüştür. 1996’da gündeme getirilen “tabutluk” denilen hücre sistemine, aksatılan tutsak tedavisine ve tutsak yakınlarına yönelik saldırılara karşı başlatılan süresiz açlık grevi ve ölüm orucu sonucu devlete geri adım attırılmıştır. 2000 başlarında F tipi hapishaneler için askeri ve polisiyle saldıran devlet güçlerine karşı direnişle yanıt verilmiştir. Devlet F tipi hapishaneleri eski hapishaneleri yakıp-yıkarak ve kimyasal silahlarla saldırarak zorla geçebilmiştir. Ölüm oruçlarıyla direniş gösterilmiştir. Belki F tipi engellenememiş ama tutsaklar devletin en güçlü olduğu mevzilerde gösterdikleri direnişle devrimci kimliklerini korumuş ve devlete karşı ideolojik-politik üstünlük sağlamışlardır. Devrimci kimlik günümüzde korunmaktadır.

Kısacası Türkiye hapishaneleri tarihi direniş ve mücadele tarihidir. Nitekim geçmişte ve günümüzde Amed, Metris, Sağmalcılar, Ümraniye, Erzurum, Malatya, Ceyhan, Bartın, Urfa, Sakarya, Edirne, Tekirdağ, Elazığ, Bingöl ve diğer hapishanelerinde saldırıya uğrama, hücrelere atılma, yakınlarıyla ve avukatlarıyla görüşmelerden men edilmek, tecrit edilme ve diğer baskı ve saldırılara karşı açlık grevlerine, ölüm oruçlarına gidilerek, barikatlar kurularak direniş gösterilmiş, mücadele edilmiş ve geri adım attırılmıştır. Yeri geldi mi hapishane direnişlerinde şehitler verilmiştir. Ama baskı ve zulüm karşısında secde edilmemiştir. Tüm baskılara olduğu gibi  tek tip kıyafet kararlarına karşı direniş gösterilmiştir ve baskı ve saldırılar savrulmuştur.  

Kürt ve Türkiyeli devrimci tutsakların hapishane tarihi direniş bakımından zengin bir tarihe sahiptir. Direniş hapishanelerde köklü bir gelenek oluşturmuştur. Bundan dolayı OHAL baskıları ve 696 sayılı KHK devrimci tutsaklara boyun eğdiremeyecektir.

696 Sayılı KHK ile Paramiliter Güç Oluşturma…

696 sayılı KHK ile devlet bünyesinde hareket eden sivillerden oluşan askeri bir güç oluşturulması hedefleniyor. Böylece amaçlanan bu güç üzerinden olası muhalif hareketlerin hedef alınması ve bastırılmasıdır. R.T. Erdoğan ve diğer devlet şürekası böylesi bir yapıya ihtiyaç duyuyor.

696 sayılı KHK’nın 121. maddesiyle siviller üzerinden oluşturulması hedeflenen bu güçler paramiliter rol oynayacak. Böylece bu güç üzerinden muhalif hareketler devamlı tehdit altında tutulacak, yeri geldiğinde saldırıya maruz kalacaktır. Özellikle Gezi İsyanı sonrası böylesi bir milis örgütlenmesine ihtiyaç duyulmuştur. Devletin varolan askeri ve polis gücüne karşın mevcut durum ve sistemin giderek gelişen ve derinleşen sorunları hakim sınıfların ve devlet kurumunun gündemine, paramiliter bir milis gücün oluşturulmasını getirmiştir. Oluşturulacak bu paramiliter milis örgütlenmeyle olası toplumsal muhalefetin bastırılması tasarlanıyor. Mevcut konjonktürde giderek uç boyutlara tırmanan çelişkiler ve kitlelerin girdiği gerilim süreci egemen güçleri gerici sivil milislerden oluşan böylesi örgütlenmeye itiyor.

Oluşturulacak paramiliter güç içinde yer alacak sivil güçlere yargı dokunulmazlığı öngörülüyor. Bunun sonucu bu güçler her türlü cezadan muaf tutulacak. Yani bu güçlere sınırsız bir yetkiyle her türlü muhalif harekete saldırma rolü yükleniyor. Böylece kitlelerin ve muhalif kesimlerin olası miting, yürüyüş, gösteriler ve benzeri tepkileri içeren eylemlerine karşı paramiliter kesimin saldırıya geçmesi örgütleniyor. Devrimci yapılar ve tüm kitle hareketleri devlet desteğinde açıktan hedef tahtasına konuluyor.

Nitekim paramiliter kesimin bu doğrultuda örgütlenmesine gidiliyor. Bu kesimlerin Tokat, Konya ve başka yerlerde askeri kamplarda açıktan eğitildikleri iddia edilmiştir. Bu iddia yadsınamadığı gibi gerçeklik ihtimali giderek güç kazanıyor. Hatta televizyon, basın gibi iletişim alanında bu kesimin örgütlenmesi açıktan lanse ediliyor ve giderek gündemde yer alıyor. Bizzat R.T. Erdoğan’ın bilgisi dahilinde sivillerin SADAT (Uluslararası savunma Danışmanlığı) tarafından askeri ve siyasi olarak eğitildikleri iddiası giderek daha belirgin bir hal alıyor. SADAT dışında Osmanlı Ocakları, HÖH (Halk Özel Harekatı), IYI (Türkmen Dağındaki Kayı), DAİŞ gibi paramiliter faşist örgütlenmeler de oluşturulmuş ve piyasaya sürülmüştür.

Böylesi bir örgütlenmeye bağlı olarak milis güçler içinde hızla artan silahlanmaya gidilmiştir. 2015 Gezi İsyanı sonrası resmi güçlerin teşvikiyle 23 ay içinde 2 milyon 300 bin adet tüfek ve tabanca ruhsatı verilmiştir. Buna bağlı olarak polis ve askeri güçler tarafından etkin bir silah olan Glock marka silah kullanımı Danıştay tarafından serbest bırakılmıştır. AKP/Saray Kliği, ordu ve MHP tarafından hızla sivil kesim içerisinde paramiliter örgütlenmeye gidilmektedir. Örgütlenen kesim daha çok AKP ve MHP tabanının fanatik kesiminden oluşmaktadır. Nitekim 15-16 Temmuz 2016 darbe girişiminde Erdoğan’ın talimatıyla sokağa dökülenleri AKP/Saray kliğinin örgütlü paramiliter kesimi oluşturmaktadır. Onların sokağa çıkışı Erdoğan ve şürekası tarafından bir nevi deney olmuştur…

Aslında 696 sayılı KHK’nin gittiği bu örgütlenme yeni bir olgu değildir. Devlet tarihinde belli dönemler sivil güçler üzerinden milis örgütlenmelere gidilmiştir. Her tarihsel süreçte oluşturulan milis örgütlenmeler farklı muhtevalar içerse de,  hedef ve amaç hep aynı olmuştur: Oluşan tepkiyi, muhalefeti, mücadeleyi, başkaldırıyı bastırmak, sindirmek, katletmek, yok etmektir. 1915 Ermeni, Rum, Süryanilerin soykırımında Hamidiye Alayları, hapishane mahkumları, Kafkasya ve Balkan göçmenlerinin geri kesimleri üzerinden Teşkilat-ı Mahsusa örgütlenmesine gidilmesi ve soykırımda yer alınması bir nevi böyle bir harekettir…   

20 Temmuz 1931’de Ef’alin Kanunu çıkarılmış ve Erciş, Zilan, Ağrıdağı, Pülümür isyanlarının bastırılmasında devlet güçleriyle beraber saldıran sivillerin saldırısı suç sayılmamıştır. 1968-1970’ yıllarında MHP komando kampları açılmış ve gelişen devrimci hareketlere karşı sivil faşistler eğitilmiş ve devrimcilere karşı saldırılar yapılmıştır. 1985 tarihinden itibaren devlet tarafından oluşturulan sivil köy korucuları devlet güçleriyle beraber Kürt Ulusal Hareketi’ne ve sivil tabanına karşı saldırmıştır. Ve TC tarafından sivillerden oluşturularak Kürtlere saldıran Hizbullah örgütü…

Görüldüğü gibi belli tarihsel koşullarda irili ufaklı paramiliter güçler oluşturulmuş Kürt Ulusal Hareketi’ne, devrimci güçlere, Ermenilere, Kürtlere saldırmışlardır… Nasıl ki, o saldırılar devrimci mücadeleyi ve kitlelerin haklı ve meşru mücadelesini yok edememişse,  oluşturulacak olan bu paramiliter güçler de emekçi sınıfların, Kürtlerin ve devrimci hareketleri mücadelesini engelliyemeyecektir… Mücadele daha keskin ve daha radikal boyutlarda yürütülecektir…

55354

Hasan Can

Hasan Can sitemizin köşe yazarıdır. Teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır.

Son Haberler

Sayfalar

Hasan Can

Aşırı Sermaye Üretimi ve Marmara’nın Ölümü

İşçinin, emekçinin katledilmesi, yoksullaştırılması, sıradanlaştırılması, aşağılanması, yaşam araçlarının elinden zorla alınması, üretimine oranla insan gibi yaşamasının engellenmesi; doğanın katledilmesinden ayrı ele alınamaz. İşçinin karşı karşıya kaldığı sınıf muamelesi, doğanında karşı karşıya kaldığı bir sınıf muamelesidir. İşçi ve doğaya karşı tavır, burjuvazinin karakteristik sınıf eylemidir. Ya da daha açıkcası, kapitalist sistemin temel yapısıdır.

Katliam Bir Devlet Geleneğidir!

Son süreçte yaşananlar, gündemin yoğunluğu, faşist devlet ve mevcut iktidarın saldırı politikaları…

Elbette ki bütün saldırıların içerisinde, saldırılacak ilk alan Kürt ulusunun siyaset yapabildiği, devrimci, demokrat ve daha birçok kesimin ortaklaşabildiği HDP oluyor.

HDP İzmir İl Binası’na yapılan saldırı, kapatma davası, iddianamenin ikinci kez Anayasa Mahkemesi’ne gönderilmesi, Kobane Davası duruşmasını takip edenlere karşı gerçekleşen faşist saldırı ve toplamda bunlardan önce HDP’nin yıllardır, durmaksızın faşist iktidar tarafından hedef gösterilmesi.

Toplumsal Cinsiyet ve Din: Antropolojik Bir Bakış[*]

“Ezilenler arasında

din adamı göremezsiniz,
din adamları
ezen sınıfın asalağıdır.”[1]
 

Sevdiği Renk Mavi; Tutkusu Da Aşk ve Devrimdi[*]

“Nerelerdeydin diye sorarsan ‘hep eskisi gibi’ diyeceğim.”[1]

 
Mütevazı bir dev nasıl anlatılır?
Çok zor. Ama yine de hakkında yazılabilecek şey, “Yazdıkları gibiydi” olabilir.
Aşkı, ayrılığı yazan ve “Tüm çiçekleri koparabilirler ama yine de baharın gelmesini asla engelleyemezler,” diye haykıran bir sosyalistti O.
“Evet, şiir isyandır… Biz şairler nefretten nefret ederiz ve savaşa karşı savaşırız,”[2] derdi.

CHP bir alternatif değil AKP'nin sınıf kardeşidir!...

Kapitalist toplumda temel çelişki emek-sermaye arasındaki çelişkidir ve kapitalist toplum içerisindeki temel iki sınıftan burjuvazi ile proletaryanın ve bu iki sınıf menfaatine faaliyet yürüten en basitinden en karmaşığına bütün siyasi örgütlerin sınıf savaşının neresinde durduklarını belirleyen de bu çelişkidir. Elbette Türkiye toplumunun sosyo-ekonomik yapısına paralel, bu temel çelişkinin yanında başka çelişkiler de bulunur ve bu çelişkiler sınıf mücadelesinin dinamiklerini oluşturur.

İbrahim Kaypakkaya’yı sevmek (Deniz Faruk Zeren)

Kim, ne zaman onun ismini ansa devletin en katı, en soğuk, en acımasız yüzüyle karşı karşıya kalıyor!

Kim ne zaman onun fotoğrafını assa, taşısa, devletin sorgularıyla, kelepçesiyle, zındanlarıyla tanışıyor!

Kim, ne zaman onu sevdiğini, izinde yürüdüğünü söylese vay haline!

Bu dünyada, bu ülkede sevilmesi suç olan kaç insan var?

On yıllar önce katledilmiş, katilleri açığa çıkarılmak bir yana korunup gizlenmiş, mezarına giden yollara bile karakollar kurulmuş, adına yazılan şarkılar yasaklanmış bu insan güzeli, İbrahim Kaypakkaya’yı sevmek neden suç?

Paramaz! (Nubar Ozanyan)

20 devrimci militanın darağacına çekiliş tarihidir 15 Haziran 1915. Paranın ve korkunun egemen olduğu bir dünyada Türkçülüğün ve Turancılığın hüküm sürdüğü bir coğrafyada Hınçak militanı 20 Ermeni devrimci, son nefeslerini korkusuzca darağaçlarında verdi.

Paramaz’ın (Madteos Sarkisyan) yiğit sesiydi gecenin karanlığını parçalayan. “Yoldaşlar! Yiğitçe, başımız dik gideceğiz ölüme!” Cellatlar korktu. Karanlık sindi 20 Ermeni devrimcinin önünde.

Politik gerilik ve yetmezlik…

Geçen sayımızda okuma ve özellikle yazma faaliyetine uzak duruşumuz üzerine bir şeyler söylemeye çalışmıştık. Bu alabildiğine ilişkili iki başlıktaki geri durum, başka bir dizi çalışma-önlem-öneri vb.nin yanında pratik müdahale ve çeşitli kararların alınması ile tersine çevrilebilir.

Dönemsel olarak ya da faaliyet alanları özgülünde yoğunlaştığımız zamanlar olsa da bütünlüklü ele alma ve sonuçları kolektifimize mal etme anlamında beklenen tablonun gerisinde olduğumuz kabul edilmelidir.

Unutmamalı… Kanıksamamalı![*]

“Haklarımı aramaktayım. Onları gören oldu mu?”[1]

 
 
Yaşar Alperen Savaş (17)… Felek Batur (7)… Raşid Oso (8)… Hakan Sarak (5)... Mahmut Buluk (16)… Zeliha Cuma (7)… Helin Şen (12)… Serhat Savaş (15)… Enes Ata (8)…
Bu isimleri olasıdır hiç duymadınız. Ya da belki duydunuz/okudunuz, sonra da unuttunuz.

Haklar(ımız) İçin Devlete Karşı Özgürlük Mücadelesi[*]

“İnsan hakkı olarak özgürlük, insanın insana bağlılığına değil, tersine insanın insandan ayrılışına dayanır.”[1]

“Kolluğun Kötü Muamelesi, Ayrımcılığa, Cinsiyet Eşitsizliğine, Yaşama Hakkı ve Temel İnsan Hakları İhlâlleri”, vb’leri meselesine dair ilk saptamam: Özgür ol(a)mayanların, hiçbir hakkı ol(a)madığı; yani haklarına sahip çıkabilmenin bir özgürlük eylemi olduğu/ olması gerektiği yönündedir. Çünkü, “İnsanın temel özgürlüğü, yaşamını daha iyi kılma özgürlüğüdür,” diye uyarır hepimizi Bertolt Brecht!

15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi Yol Göstermeye Devam Ediyor!

Pandeminin dünyada etkisini devam ettirdiği süreçte, yeni değişimler hızlıca gündemimize girmektedir. Çokça bahsedilen pandeminin dünyada açığa çıkardığı ortak özelliklerinden biri eşitsizlikleri arttırması, emperyalist kapitalist sistemin tüm özelliklerini artık gizlenemeyecek bir şekilde ortaya çıkarmasıdır.

Sayfalar