Cumartesi Eylül 26, 2026

Militana Mektuplar…(2)

Merhaba tekrardan…

Yanı başımızda sürüp giden çekişmeli hayatımızdan biriktirdiğimiz anlardan seslenebiliyoruz ancak. Sesimiz ulaşıyorsa korkmaya ve umutsuzluğa kapılmaya gerek yok, tohum mutlaka filizlenmeye yüz tutar.

Hayatımıza geri dönüp bir bakmaya ne dersin. Korkularımızın mı cesaretimizin mi baskın olduğunun muhasebesini yaptığımızda ne görürüz?

İnsan dediğimiz canlı varlık her ikisini birlikte yaşar diyalektiğin gereği olarak. Korkularımız, bastırılmış öfkelerin dışa vurumuna götürür bizi. Burada cesaret denilen olgu karşımıza çıkar.

Tüm duygularımız gibi korkularımız da sınıfsal konumlanışımızla alakalıdır. Ezilen sınıfın parçası olarak bizlerin egemen sistem tarafından korkutulduğunu, sindirildiğimizi, sömürüye/baskılara “evet!” diyerek yaşamak zorunda kaldığımızı biliyoruz. Buradan baktığımızda aslında hayatımızın çoğunda “korkularımızla” yaşadığımız ortaya çıkıyor. Bağımlı bir ilişkilenmenin getirmiş olduğu bir korku cenderesinde yaşıyoruz. Bir öğrenci olarak, “bir anlık öfkeye kapılıp geleceğimi tehlikeye atamam” diye düşünmektesin. Artık nasıl bir gelecek tasavvuru içindeysek… Zira devrimci faaliyeti bir anlık öfke olarak bize öğrettiler ya da akıntıya ters kürek çekmek olarak.

Bir iş kolunda çalışan genç bir işçiysen, yaptığın devrimci çalışmanın işine mal olacağını, sonunda “kovulacağını” düşünerek geçecek ömrünün büyük bir kısmı. Korkularımız, bizi çevreleyen duvarlar gibidir. Bazen bizi sıkıştırır, bazen üstümüze üstümüze gelir gibi olur. Sindirildikçe ufalır, ufaldıkça çaresizleşiriz.

Korku, der bilim insanları, kökeninde çaresizlik ve bilgisizlik yatar. Eski çağlarda doğal felaketlerden ya da diğer canlılardan korktuğumuz gibi sonrasında egemen sistemlerin gazaplarından(!) korktuk. Koca bir insanlık çağlar boyunca korkuları ile yaşadı. Üzerine destanlar, masallar, hikayeler ve bir tarih yığını oluşturuldu. Anlatılan tarih egemen sınıfların bizlerde yarattığı korkunun tarihidir (mi?)

Tarihe daha yakından bakarsak durum hiç de anlatıldığı gibi değildir. Tarih yıkılıp giden devasa saltanatların, tarihin çöplüğüne atılmış nice anlı şanlı cellatların, kitlelerin ve ezilen yığınların mücadelesinin tarihidir de aynı zamanda. “Tarih sınıf mücadeleleri tarihidir”. Tarihin tekerini ileriye doğru harekete geçiren şey aslında cesaretlerinden başka bir şeyleri kalmayan kitlelerin boşalan öfkesidir.

Korku, cesaret ve öfke…

Doğada bir kurt ya da bir yılanla karşılaştığımızda birbirimizden korkarız. O kendi tarafına biz kendi tarafımıza kaçarız. Eğer çok aç değilse bir kurt bize saldırmaz. Çok aç olan bir kurt saldırır. Korkusu öfkeye dönüşür ve yaşama tutunmak için biriken öfkesi ile saldırıya geçer. Bu saldırı, sıradan bir saldırı olmaz. Hayatta kalma savaşıdır ve ortaya çıkardığı öfke o denli büyür. Oldukça doğal bir durum değil mi?

Bizim bildiğimizi egemenlerin de bildiğini unutmayalım. Korku denilen şey, egemenlerin kendisinde olanı bize öğretmesinden başka bir şey değildir. Egemenlerin korkusu, yıkılıp gitme korkusudur. Bununla yaşadıklarından, yıkılmamak için bağımlı oldukları ezilen kesimleri ezerek, korkutarak sistemlerinin devamını sağlamaya büyük çaba harcarlar. Aile denilen sistemin en küçük yapı taşında en yakınlarımıza kadar tüm yaşamımızın her yanı ile korkuyu benliğimize kadar işlemek isterler. Çelişki yasasının gereği olarak bastırılmış, korkutulmuş insan topluluğunun öfkesinin sıradan bir öfke olmayacağını bilelim. Yakın zamanda ortaya çıkan Gezi İsyanı, böylesine bir öfkeyi karşımıza çıkardı.

Ezilenlerin öfkesi her zaman karşımıza çıkmaz elbette. Ancak bugün korkan kesimlerin yarın büyük bir öfke patlaması yaratacağı kesindir.

O nedenle, bizde yaratmak istedikleri çaresizlik, ezilmişlik ve yenik olma duygusunun farkına varmak gerekir. Nedenini bildiğimiz davranışlarımızı ve düşüncelerimizi değiştirmek daha kolaydır. “Yapamayız! onlar güçlü, gücümüz yok, onlar yenilmez!” diye düşündüğümüzde bil ki ezenlerin korkusunu, zayıf olan yanlarını görmüyoruz demektir. Egemenlerin en temelde işgal etmek ve bozmak istedikleri alan zihinlerimiz ve bilinçlerimizdir. Onların korkularını kendi içimizde taşıyoruz demektir. Bu korkunun temeli bizde değil, onlara ait bir korku bu.

Ne diyor Stefan Hessel yaşamının 94’ünde… “Öfkelenin; Haksızlıklara karşı öfkelenin, eşitsizliklere karşı öfkelenin, zorbalığa karşı öfkelenin…” “Birleşin, bu haksızlıklara karşı çıkanlarla birleşin, sizin gibi düşünenlerle birleşin, ezilenlerle birleşin… Bilincin öfkesi.” Bir yanımızla ne yapmamız gerektiği, diğer yanımızla nasıl yapmamız gerektiği açık değil mi?

Unutmayalım! Korkularımız ve öfkelerimiz yanyana yürür. Korkularımızın olduğunu biliyorsak cesaretimizde var demektir. Öfkemizi açığa çıkarmanın yegane yolu korkularımızı doğru tahlil etmekten geçer. Kime öfkeleneceğiz? Öfkemizi nasıl dışa vuracağız? Doğru adımlar, korkularımızı cesarete dönüştürecektir.

Sonuç olarak bizleri doğru yola sevk edecek şey öfkemiz olacaktır. Öfkemizi asla kaybetmeyeceğiz! Öfkenin kaybolduğu yerde umutsuzluk tohumları ekilir. Öfkelenenler harekete geçer. Sistemin “uysalları” olmayacağımıza göre, öfkeli kalabalıkların parçası olarak militanca görevlerimizi yerine getirmenin tam zamanı olduğunu bilelim.

Şu soruyu soralım, “neden bunca korkumuz, eğer devrim olacağına kesin kanaat getiriyorsak?” Korkuyorsak, devrime ve özgürlüğe olan inancımız zayıf değil midir? Hayatımızı çepeçevre saran çelişkilerin bir devrimi koşulladığını görmezsek, o zaman doğrudur, korkularımızın cesarete dönüşmesi beklenemez. Ortaya çıkan anlık öfkelerin de sistemi yıkacak tarzda gelişmesini bekleyemeyiz.

Mesele salt harekete geçme sorunu değildir elbette. Mesele aynı zamanda ileri çıkma cesaretidir, örgütleme ve örgütlenme cesaretidir. İleri atılan her adım cesaretimizi artırdığına göre sistemin köleleştirici darbelerinden bir adım daha azade oluyoruz demektir. Zira ileriye atılan her adım sisteme vurulan en iyi darbedir. Sistem bir “kölesini-uysalını” kaybediyor aynı zamanda.

Korkularımızın en büyük olduğu an, devrime en uzak olduğumuz an olur. Yakına ama ileriye adım attığımızda yani aradaki ince perdeyi araladığımızda, cesaretimizin doruğunu yakalamak kolaydır. O an devrimin asi nehrinin yanı başımızdan akıp hedefine doğru usulca akmakta olduğunu hissederiz.

Görüşmek üzere…

10170

Pusula

Pusula

Pusula

2020’NİN 18 MAYIS’INDA ONA DAİR

“Dün nasılsa bugün de öyle,

öldürülür taşıyanlar ışığı,

başkaları alır onların yerini,

ışığa dokunamaz ama kimse.”[1]

 

Bertolt Brecht’in, “Ondan beridir ki, umudu var dünyanın...” betimlemesinde olduğu gibi, tarihin ön saflarındaydı…

Baş eğdirilemeyen mücadelesine ilişkin olarak hepimiz; Louis Aragon’un, “Sevmiş olmaktandır övüncüm/ başka değil,” dizelerini anımsatandı…

“Cehennemin giriş kapısı”nı yıkan(1) KAYPAKKAYA ve onun öğrettikleri..

O’nun yolunda düşen yoldaşlarımın anısına...

Doğanın bahar üretkenliğiyle, işçi sınıfının sınıf ruhunu haykırdığı 1 Mayıs’ıyla; Mayıs ayı, Kaypakkaya ayı desek, diğer aylar gücenir mi bilmiyorum. Bilinen bir şey varsa, o da, Kaypakkaya’dan öğrenmenin ayı ve günü olmadığıdır. 

Artı-Değerin Kaynağı-5.Bölüm

 Üretim Sürecinin Değişimine Bağlı Olarak İşçi Sınıfının Değişimi

İşçi sınıfının değişimi, esas olarak başka bir incelemenin konusu olmakla birlikte, konuyu burada, makalenin genel içeriğine bağlı kalarak, kısaca ele alınacaktır. Dijitalleşmenin artması, üretim sürecinde yüksek teknolojinin giderek daha fazla yer almasının, işçi sınıfı üzerinde yaratacağı etkilere de değinmek gerekiyor.

Koronavirüs ve Emperyalistler Arası Çelişki

Birleşmiş Milletler, koronavirüs   pandemisi sürecinde dünyanın en yoksul ülkelerinde yaşayan  700  milyon  insanın  açlık  ve salgından  kurtarılması  için  90  milyar doların yeterli olduğunu ve bu miktarın da “en zengin 20 ülkesinin küresel ekonomiyi (yani tekelleri kurtarmak için-yn.) ayakta tutmak için ayırdığı 8 trilyon dolar değerindeki  destek  paketinin  yalnızca  yüzde 1’ne tekabül’’ ettiğini açıklayarak aslında bir gerçeğe işaret etmektedir. Üreten işçi ve emekçiler olmasına rağmen, çok küçük bir azınlık yaratılan değerleri gasp etmektedir.

Artı-Değerin Kaynağı-4.Bölüm

Uluslararası Yüksek Teknoloji Tekellerinin İşgücü İstihdamı

Burada bütün tekelleri ele almayacağız. Ancak öne çıkan uluslararası yüksek teknoloji tekeli Foxconn’u kısaca burada inceleyecek. Foxconn’un ele alınmasının nedeni, piyasada yüksek teknoloji ürünü olarak öne çıkan markaları üretmesi ve onlara parça tedarik eden önde gelen tekellerden birisi olması ve aynı zamanda işçileri en zor koşullarda çalıştırdığı ile ün kazanmış Tayvan menşeli uluslararası niteliğe sahip bir haydut tekel.

40. ölüm yıldönümünde sevgi ve saygı ile… (1.ve2. bölüm)

Aradan dile kolay 40 yıl geçmiş… Acılarımız dün gibi taze, halen iyileşmeyen yaralara rağmen unutulmayan, halkın sevgisini kazanmış, her milliyetten halkın gönlünde taht kurmuş, enternasyonalist devrimci Armenak Bakır’ı sevgi ve saygıyla anıyoruz.

Rus-Amerikan-İran tangosu ve Kürt düğümü (Fehim Taştekin )

Yine herkes Kürt mevzisine çalışıyor. Biri topla-roketle vurarak, diğeri tahkim ederek, ayartarak. Kürtler üzerine kurulan denklem kadar karmaşığı zor bulunur.

83. yılında… Bazı yaralar asla kapanmaz!

1915 yılında gerçekleştirilen Ermeni Soykırımı’nın ortaya çıkarmış olduğu travma ve acıların yaraları henüz bu topraklar üzerinde kapanmamışken, bu sefer Ermenilere sahip çıkan Dersim halkına karşı soykırım uygulandı. Kürt, Alevi-Kızılbaş inancına göre kabesi insanlık olan ve bu yüzden tarihte çeşitli baskı ve kırımlara maruz kalan bu halk, Ermenilere sahip çıkmanın bedelini çok ağır bir şekilde ödedi.

Artı-Değerin Kaynağı-3.Bölüm

Kapitalistler İşgücü Arayışında[1]

Halklar Masum Mu?

 

Yayınladığım son yazılar konusunda, arkadaşlardan açık sayfalara ve emailime gelen eleştirilere tek tek cevap yerine, buradan toplu cevap vermeyi daha uygun buldum.

Arkadaşlar, Ermeni jenositi konusunda halkların bir bölümünü suçlu ilan etmenin, yanlış olduğunu; ezilen, katliama uğrayan bir halkın, bir başka halkı katletemeyeceğini, dolayısıyla halkların masum olduğunu söylüyorlar.

Birleşik Mücadelenin Önemi Giderek Artıyor

Nihai hedefimiz devrimdir. Yasal ve yasa dışı tüm eylemlerimiz devrimin gerçekleşmesi içindir. Devrimin öncü kurmayı ola-rak parti, işçi sınıfı önderliğinde toplumun tüm bağlaşıklarını örgütleyerek, belirlediği stratejinin yol göstericiliğinde devrimi gerçekleştirir.

Sayfalar