Çarşamba Ekim 7, 2026

Mecbur insanlar vardır…(2)

“İdeolojik güç” veya “inanç” meselelerinin maddi yaşamla bağını kuramadığımızda, bunlar “gizemli kavramlar” olarak kalabiliyor. Sorunlar karşısında dilimizde hep bu iki kelime oluyor. Sadece dışımızdakilere değil, kendimizi sorgulayışımızda da sorun gelip “inanmak”ta ve “ideoloji”de düğümlenebiliyor.

Ama aslında çoğu zaman “inanmak”, “inanç”, “ideolojik güç ve netlik” vb. nedir, nasıl kazanılır, devamlılık ve canlılığı nasıl sağlanır sorularına net yanıtlar veremeyebiliyoruz.

Şu nokta çok önemli; ideoloji eğer “dünyaya bakış ve yaklaşım tarzı” ise ideolojik güç de ancak bu temelde edinilen bir şeydir. İnanç da doğaüstü bir güce duyulan cinsten değilse, ancak ilkinin içinde ve onun ürettiği bir şey olabilir. Nasıl yaşıyoruz ve nasıl düşünüyoruz? Bu ikisinin devrimci diyalektiğini kurabiliyor muyuz?

Şunu biliyoruz ki, farklı sınıfsal köken, toplumsal yaşam ve alışkanlıklardan gelen insanlarız. Egemen sistemin bize yönelik etkilerinden yalıtık olmadığımız gibi, yaşam koşullarımız bir bütün olarak çeşitli sorun ve zaafların kaynağı olabilmekte.

Nihai planda ortadan kaldırmayı düşündüğümüz ama bugün, o nihai aşamaya ulaşma yolunda işlevinden dolayı zorunluluğuna inandığımız tüm unsurlar, sınıflı toplumlara ait yapıların doğal sonucu olarak, proletaryayı üretebildiği gibi karşıtını yani burjuvaziyi de üretebiliyor; onun yeni bir biçimde var olmasını sağlayabiliyor.

Tam da bunun için sorgulama ve yüzleşme, tüm yaşamımız boyunca elden bırakamayacağımız başlıklardır. Proleter devrimci yaşamımızın sigortalarıdır denilebilir. Pratiğimizi ne kadar sorgulayabiliyorsak, hata ve olumsuzluklarımızla ne kadar yüzleşebilirsek, o kadar ilerliyor ya da ilerlememizi devam ettiriyor, o kadar sağlam duruyor ya da sağlam duruşumuzu devam ettiriyoruz demektir.

Buna karşılık, tersi tüm davranışlar da devrimci kimliğimizin kemirgenleri oluyor demektir.

Şehitlerimizin yaşamı da bu noktada olumlu örneklerle doludur. Kendimize yaşadıklarımızı derinleştirecek sorular sorup yanıtlarını ararken başucu kaynağımız onların yaşamlarıdır.

Örneğin herhangi bir beklentiye girmeden, yüksek disiplinle ve tüm benliğimizle çalışmayı hayata geçirebiliyor muyuz? Sorunlar karşısında hızlı düşünme, çözücü olma, pratik davranma konularında ne durumdayız?

Güvenlik ve düşmanın saldırıları karşısında ne derece yaratıcı, uyarıcı ve ilkeliyiz? Günlük faaliyetimizi rutinin dışına taşımayı ne derece becerebiliyoruz vb.

Örneğin Süleyman Cihan yoldaş… Tarihe Not isimli kitapta Süleyman yoldaşın anlatıldığı bölümde onun için “Pratik görevler konusunda disiplinli ve takipçi idi, bu alandaki işini iyi yapardı. (…) Pratik mücadele içinde çabuk hareket eden bir yapısı vardı ve bazen de birçok tehlikeyi sezgileriyle atlatırdı” denilmekte; iki yoldaşının yakalandığı bir operasyonu öğrendiğinde Ankara’da olmasına rağmen hızla İstanbul’a hareket ettiği ve gerekli önlemleri aldığı örneklendirilmektedir.

Yine aynı kitapta “Eylemlerde cesur ve soğukkanlı idi. 1977 yılında bir çuval içinde Komünist dergilerini taşırken, Harem iskelesinde polisler çeviriyor ve çuvalı aramak istiyorlar. Süleyman karşı çıkıca polisler silah çekip gözaltına almak istiyor, o da silahını çekiyor ve çatışma başlıyor” (İbrahim Ünal, s. 257-258, Ayrıntı Yayınları) deniliyor.

Benzer şekilde Cemil Oka yoldaşın mütevazı yaşamından ve bu özelliğinin ilişkiye geçtiği insanlar üzerindeki etkisinden de bahsediliyor ve “Yetiştiği aile yapısına uymayan bir mütevazılığı vardı. Örneğin kalacağımız bir eve vardığımızda yeşil kabanını üstüne çeker, bir köşeye kıvrılır yatardı” deniliyor.

Mehmet Zeki Şerit yoldaş için de heyecan olduğu vurgusu yapılarak “Çok hareketli bir arkadaş olduğunu bildiğimiz için, nasıl bir görev vereceğimizi de bilmiyorduk. Askeri çalışmaya daha yatkın ve istekli idi. Bir süre evde kalmasını uygun gördük. Çık sık olmamakla birlikte dışarı çıkıp içeri giriyordu. Evde kalırken askeri alanla ilgili çalışmalar yapmasını söyledik. Patlayıcı hazırlanması ve bubi tuzakları ile ilgili bir dizi araştırma ve çalışma yaptı. Formüller oluşturdu…” denilerek yaratıcığına vurgu yapılıyor.

Kitleler ve devrim için çalışmada başarılı olabilmek için her birimizin kişiliğimizde birçok şeyi aşmış olması ya da bu “aşma mücadelesini” sürekli kılması gerekir. Örneğin emeğimizi, hiçbir kayıt ve koşulla sınırlamadan, tümüyle amaçlarımıza paralel harcamayı öğrenmiş olmamız önemlidir. En küçük görevlerden, “günlük işler”imizden başlayarak tüm varlığımızı mücadeleye sunma kültürü ile mi çalışıyoruz?

Mesela yayınlarımıza yazı yazıyor muyuz, yazdığımız yazılarda nelere dikkat ediyor, eleştirileri ne kadar dikkate alıyor, kendimizi ne kadar aşmaya çalışıyoruz?

Burada Zeki Uygun yoldaşımızı anmamız gerekir… “Partizan dergisi yazı kurulu üyeliği için özel göreviyle Mazgirt ve Nazımiye’de bulunduğu sırada yaşam biçimiyle yöre halkı üzerinde bıraktığı saygın izler unutulur gibi değildi. Çalışkan, yaratıcı ve üretken bir yoldaşımızdı. Zihni uyuşukluğun üzerine gider, eleştirir ve çevresindeki insanları bu yönde eğitmeye, seferber etmeye özel önem verirdi. Doymak bilmez bir okuma ve öğrenme hırsına sahipti. Ben Zeki’yi tanıdığım ilk günden itibaren bu örnek özelliğine tanık olmuşumdur. Sonrasında bu yargım daha da pekişti. Bulunduğumuz kamp alanında herkesten önce uykudan kalkıp okumaya-yazmaya başlar, arada bir spor yapıp satranç oynar, yemek aralarında kısa sohbetlerden sonra çalışmasını gün boyunca sürdürürdü. Son derece planlı bir çalışma tarzına sahipti.” (age, s. 425)

Yazı yazma eylemi birçokları tarafından küçümsense de şehit yoldaşlarımızın mücadele deneyimlerinden bu konuda da öğrenmek gerekir. Gerillaya katılmadan önce çalıştığı Malatya’da köylülerle yaptığı söyleşilerle alanda kalıcı ilişkiler yaratan Muharrem Yiğitsoy yoldaştan Tokat Hapishanesi’nde kadın tutsakların yaşadıklarını ve de sonrasında Dersim’de köylülerin katliam anlatılarını öyküleştiren Sefagül Kesgin yoldaşa; hapishanedeyken de tıpkı dışardaki gibi gazetenin her sayısına birden fazla makale yazan Suzan yoldaşa…

Ya da “Devrimin atak, fedakâr ve bilgili kadroları olalım” derken kendisi, bu sözün hakkını veren yaşamıyla Mehmet Demirdağ yoldaş… Mehmet yoldaş, gerilla yaşamının “en olumsuz” koşullarında bile, hiç boş durmaz, elindeki tüm imkânları kullanarak, değerlendirerek sürekli okur ve yazardı. (Devam edecek)

9286

"Mevzuatı Koyun Bir Kenara, Zihniyeti Devreye Sokun"

Erdoğan'a kim "Reis" ismini yakıştırıp takmışsa tam isabet tutturmuş. Kutlamak gerekir bu isim uzmanını! Adam Türkiye Cumhuriyeti'nin cumhurbaşkanı değil de, tıpkı bir sokak kabadayısı. Ülkeyi gayrı resmi kanunlarla yöneten, kendi koyduğu yasaları dahi hiçe sayan, korsan kanunlara ölesiye sevdalı, "astığım astık, kestiğim kestik! Kimse bana karışamaz!" heytleri çeken; anlı şanlı, aynı zamanda her tarafına insan kanı bulaşmış ‘Reis’ Recep... 

AB’NİN GÖÇMEN POLİTİKASI VE İŞİD’LE “SAVAŞI”

AB burjuvazisi telaş içinde. “Göçmen akışını durdurun!” diye feryat figan bağırıyor. Karar üstüne karar alıyor. “Böyle akın akın gelirlerse AB’miz yıkılır”, “toplumsal yapımız dejenere olur” diye yakınıyorlar. Kavimler göçünü ve Roma’nın yıkılışını hatırlıyorlar.

Ellerine kim geçerse yapışıyorlar. Bu konuda en büyük kurtarıcı olarak faşist Türk devletini görüyorlar. “Ne istersen iste, yeter ki göçmenleri bize gönderme” diye kırmızı halı üstünde ağırlıyorlar. Kürt katliamına yeşil ışık yakmalarının karşılığında, altın varaklı kanlı sultan koltuklarında ağırlanıyorlar. 

Kürtlere Kadın, çocuk, yaslı ayrımı dahi yapmadan topyekün saldıran katil devlet …

Türkiye Cumhuriyeti Devleti topraklarını ilhak ettiği ve zulmettiği Kürtlere nasıl da saldırıyor?.. Nasıl da katmerli baskı ve tahakküm uyguluyor?.. Uyguladığı zorbalığı nasıl da en üst boyutlara tırmandırıyor?.. Tüm bunların sonucu devlet sokağa çıkma yasağı ilan ederek, topuyla, tankıyla, her türlü silahla Kürtlerin evlerini, barklarını yakıyor, yıkıyor, yağmalıyor…  Binlerce yıldır yaşadıkları topraklardan Kürtler böylesi kanlı bir tehcire zorlanıyor… 

Kentsel dönüşüm

Kentsel dönüşüm, kentin tarihince oluşan denetim dışı alanların düzenlenmesi ve yaşayan insanları bu düzenlenmeye göre biçimlendirme ereğidir. Kentin, sistemin ve geleceğinin planlanmasının bir adımı olarak sunulan bu yaklaşım; egemenlerin ideolojik, politik, ekonomik ve idari ihtiyaçlarının karşılanmasını hedefler. Bu hedefin gerçekleşmesi için öncelikli olarak bunun bir ihtiyaç haline gelmesi yada ihtiyaç olduğunun ön kabulünü koşul lamasıdır. Bu ön koşullar dizisi olmadan süreç başlatılamamaktadır.

Hendek Birliği

Kürt halkı yenilsin yenilmesin, iyi direndi ve iyi direniyor. Kitleler şehirlerde kendilerini savunmak istediklerinde, zorunlu olarak barikata ve hendeğe baş vururlar. Bazı aydınların hendeklere karşı çıkmasının, hendeklerin kapatılmasını talep etmesinin hiçbir anlamı yoktur. Kürtler hendeklerde sadece kendi ulusal hakları için değil,

Türkiye'nin demokratikleşmesi için de direniyorlar. Devrimciliğin ve demokratlığın bugünkü mihenk taşı hendeklerdir. Hendeğin hangi tarafında duruyorsun? Hendeği kazanların tarafında mı, kapatmak isteyenlerin tarafında mı? 

Katliam bir devlet geleneği ise isyan da bir halk geleneğidir

7 Haziran seçimlerine HDP'nin parti olarak gireceğini açıklaması ile başlayan katliamlar bugün AKP'nin iktidarını koruma yöntemi olarak karşımıza çıkmaktadır. 7 Haziran'dan önce çıktığı her meydanda yapacağı katliamların propagandasını yapan, dört bir yana tehditler savuran AKP hükümeti bugünlerde tehditlerini hayata geçirmiştir.

Katliam bir devlet geleneğidir

FAŞİZME KARŞI BİRLİK OLUP MÜCADELE ETMENİN KAÇINILMAZLIĞI

Yalan, demagoji ve artan ölçüde devlet terörü ve korku, faşizmin en temel özellikleri arasındadır. Halkı, bu taktiklerle korkutur, sindirir ve ezer. Ve bununla beraber, “vatan haini” demagojisiyle, ilerici olan kesimlere karşı geri yığınları peşinden sürüklemeyi başarabilir. Ve böylece, geniş bir kitle desteğini de arkasına alarak, sermayenin çıkarları doğrultusunda ülkenin aydınlık yüzüne karşı savaş açar. Bugün ülkemizde fazlasıyla yaşanan da budur.

ADİLOŞ BEBE'DEN , MİRAY BEBE'YE

''..bunlar, engerekler ve çıyanlardır,bunlar, aşımıza ekmeğimize göz koyanlardır, tanı bunları , tanı da büyü...'' diyerek Kürt halkının çocuklarının henüz kundakta başlayan acı ve dramını anlatan Ahmet Arif'in şiirine yansıyan gerçekleri hiç değişmeden bugün de aynen Miray bebek şahsında yaşıyoruz.Ama maalesef daha tanımadan öldürüldü.

Önce eşitlik, sonra Kardeşlik! DTK Kongresi ve Özerkliğe dair

Osmanlının son sürecinde ortaya çıkan ittihat ve terraki adlı Jön Türk hareketi olan milliyetçi  türkçü akım önce 1915 Ermeni/ Süryani soykırımını gerçekleştirmiş ve 1920 TC`nin kuruluşunun hemen sonrasında da  TKP Önderleri Mustafa Suphi,Ethem Nejat ve yoldaşlarını hunharca Karadeniz sularında katlettirmiş ve 1925 den bu yana da Kürtlere karşı imha ve inkar politikalarına girişmiştir.

TKP/ML: “Ölüm; Özgürlük, Devrim Ve İdeallerimiz İçin” Diyenlere Bin Selam Olsun!

“Al, yüreklerinden bir parça koy yüreğine

kokuları serin bir bahar rüzgarı gibi

çek içine.

şafak vakti dağın ardında selamla onları

söz ver,

başarılacak de,

de ki gülümsesinler

de ki arkada kalmasın gözleri.”

Türk, Kürt Uluslarından Ve Çeşitli Milliyetlerden Emekçi Halkımıza;

Soykırımın yeni adı: "Kürtleri Çökertme-Çöktür."

        Faşizm her coğrafyada aynı karakteristik özelliklere sahiptir. Çünkü aynı ideolojik kaynaktan beslenmekte, yasalar çıkarmakta, yürürlüğe koymakta, katliam ve soykırımlar yapmaktadır. 12 Eylül askeri faşist yasalarıyla yönetilen sözde parlamenter sistem, 12 Eylül faşizminin devam ettiricisidir. Bugün artık ülkemizde faşizm tanımı üzerinde tartışmanın bir gerekliliği yoktur ve kalmadı da. Faşizm bir devlet biçimidir. Faşizme, faşist zulme, baskıya katliamlara karşı çıkan herkes ," düşman, hain, terör yandaşı, terörü destekleyen güruh" olarak  damgalanmaktadır.

Sayfalar