Komünist önder İbrahim Kaypakkaya, direnmek ve özgürleşmek isteyenler için bir devrim feneridir! (Cemile Meryem)
İbrahim Kaypakkaya’nın Amed Zindanları’nda işkenceyle katledilmesinin 48. yıldönümündeyiz. Aradan yarım asra yakın bir zaman geçmiş ve bugün hala Kaypakkaya’nın ardılları tüm dışsal ve içsel zorluklara (ki sınıf mücadelesinin doğası da budur) rağmen mücadelede, komünizm davasında ısrar ediyorsa, bunun elbette Kaypakkaya’nın görüşleriyle doğrudan ilişkisi bulunmaktadır. Ama sadece bu değil.
Aynı şekilde egemen sınıflar ve onların temsilcisi devlet hala İbrahim Kaypakkaya’yı “bir tehlike” olarak görüyorsa, bunun nedenini de yine onun sistemle hiçbir şekilde uzlaştırılamayacak sağlam dünya görüşünde, ideolojisinde aramak gerekir.
Her birey veya fikir, içine doğdukları koşulların ürünüdür. Öyleyse üzerinde önemle durulması gerekir ki, İbrahim, Mahir ve Denizlerin mücadele sahnesine çıkışları da ülkenin ve dünyanın içinde bulunduğu koşulların ürünüdür ve sosyalizmle, devrimcilikle bir şekilde ilgili olan herkes bilir ki, onların tarih sahnesine çıkışı aynı zamanda Suphilerden o günlere reformizmle malul bir sürece son vermiştir.
Ortak özellikleri, aynı koşulların ürünü olmaları ve sınıf mücadelesinin, bu tarihsel koşullarda “zor”a dayanmadan yürütülemeyeceğine, silahlı mücadele olmaksızın devrimin bir gerçeklik halini alamayacağına dair teori ama daha da önemlisi pratikleridir.
Dönemin politik atmosferi içinde hızla öne fırlayarak, dünyadaki devrim rüzgarını yakalayan, halk savaşı/gerilla savaşı pratiklerinden etkilenerek savaşçı örgütler kurarak kurulu iktidara yönelen bu devrimci önderler; parlamentarizme, darbeciliğe, barışçıl ve yasal yöntemleri esas almaya indirilmiş etkili birer yumruk oldular. ’68 kuşağı olarak da adlandırılan, bu sürece önderlik edenlerin en önemli özelliği, “silahlı mücadele”den yana ortaya koydukları teorik ve özellikle de pratik tutumlarıdır.
Bu pratik, Türkiye topraklarında önemli bir geleneği başlatmıştır. Günümüze kadar akan devrimci mücadele sürecinde, çok sayıda örgütte cisimleşen, savaş ve direniş cephesinde ciddi rol oynayan bu gelenek, bugün de devrimin karakteristik rengi olmaya devam etmektedir.
Dolayısıyla (elbette yoldaşlarıyla birlikte) her biri ayrı ayrı kendi mecralarında devrim mücadelesi yürüten, bu doğrultuda parti-örgüt kuran, bu hareketlere önderlik eden özellikle üç figürün –Deniz, Mahir ve İbrahim– Türkiye Devrimci Hareketi içerisinde silinmesi, inkar edilmesi mümkün olmayan bir yeri vardır. Her şey bir yana ’71 Silahlı Devrimci Çıkışı’na önderlik eden üç mecrayı temsil etmektedir onlar.
Kopuş içinde kopuş: Kemalizm’in doğru tahlili!
Bu gerçekliğin yanısıra, Kaypakkaya, Türkiye Devrimi için çok temel meselelerde bambaşka bir kopuşun da temsilcisi olarak farklı bir yere sahiptir. Ki onun en önemli, en etkileyici başarılarından biri Kemalizm tahlilidir. Bugün belli oranlarda Kürt Ulusal Özgürlük Hareketi’nin mücadelesinin yadsınamaz etkisiyle de devrimci hareket içinde çok daha genel bir kabul görmüş olsa da, Kemalizm’in “ne” olduğu, onun yaşadığı dönemde, 1960’lı yıllarda yanlışlarla, sahteliklerle, göz boyamalarla dolu bir soruydu.
Öyle ki, en devrimci, “Marksist” önderler dahi kendilerini M. Kemal’in mirasına sahip çıkmakla sorumlu görüyor, bu konuda adeta yarışıyorlardı. Kaypakkaya ise Türkiye tarihini incelemiş ve sınıfsal temelleriyle birlikte Kemalizm’in, TC devletinin resmi ideolojisi olduğunu, böyle olduğu oranda da bir bütün olarak Türk hakim sınıflarının başta işçi sınıfı ve köylülerin, Kürt ulusunun ve diğer azınlık milliyetlerin ulusal mücadelesi olmak üzere kendisine karşı gelişebilecek her itirazın ezilmesinin ideolojisi olduğunu açık ve net olarak ortaya koymuştur.
Atatürkçülük/Kemalizm olarak adlandırılan bu resmi ideolojinin kökleri Osmanlı geleneğinden gelmektedir. Resmi tarihteki binbir yalanın aksine Osmanlı’da etnik ve dini azınlıklar, merkezi feodal istibdat rejimi altında büyük bir baskıya tabi tutulmakta, bütün halka karşı her türlü işkence, zulüm, katliam ve soykırım geniş bir coğrafyaya yayılarak işlenmekteydi.
Osmanlı’dan devralınan devlet yönetme geleneği Cumhuriyet tarihinde günün koşullarına göre zenginleştirilerek sürdürülmüştür. “Devlet tek, ülke tüm, ulus bir” şeklinde hukuksal/anayasal çerçevesi çizilen rejim, Güneş Dil Teorisi (Türkçe’nin bütün dillerin anası olduğu) ile Türk Tarih Tezi (Türklerin medeniyetlerin öncüsü olduğu) üzerine oturtulurken Ziya Gökalp’lerin ortaya atıp Mustafa Kemal’in geliştirdiği “Türk ulusunun kanındaki yücelik” nitelemesi, temel vurgu halindeydi.
Faşist devlet yönetimi, bu ırkçı, kafatasçı anlayış ile yoğrulurken, asimilasyon, soykırım ve katliam geleneğinin artan biçimde süreceği de netleşmiş oluyordu. “Şanlı” cumhuriyet yılları buna sayısız örneklerle tanıklık etti ve ediyor.
Mustafa Kemal’in başından itibaren emperyalistler ile işbirliği içerisinde olduğu ve TC’nin kuruluşundan itibaren onların uşaklığını yaptığı, “tek parti/ebedi şef” istibdadıyla bir diktatörlük rejimi oluşturarak yukarıdan aşağıya faşist diktatörlüğü yapılaştırdığı, Türkiye halkına karşı sömürü, zulüm ve işkence rejimi çarklarını işletmekten başka Kürt ulusuna yönelik çok sayıda katliama bizzat imza attığı tarihi gerçeklerdir. Konuya ilişkin bilimsel sosyalizm adına ilk ve tek doğru yaklaşımı ve çözümlemeyi geliştiren İbrahim Kaypakkaya olmuştur.
Günümüzde Kemalizm’in Türk hakim sınıfları arasındaki klik mücadelesinde ön plana çıkartılan farklılıklarının öze ilişkin değil, daha çok biçimsel politik alana ilişkin olduğu bugün çok daha net görülebilmektedir. Zira Kemalizm, resmi bir ideoloji olarak hakim sınıfların elinde halka karşı saldırıda, Kürt ulusuna ve diğer azınlık milliyetlere karşı saldırganlıkta ortaklaştıkları ama kendi aralarındaki klik dalaşında kimi itilaflı konularda farklılaştıkları “resmi ideoloji”dir.
AKP iktidarıyla birlikte bu gerçeklik daha geniş kesimler tarafından da önemli oranda tartışma konusu olmuştur. Ama bu tartışmalarda bahsi geçmeyen ve konu edilmeyen tek şey, Kemalizm’in sınıfsal karakteri, faşist özü, emekçi halk üzerindeki sömürüsü, baskısı ve nihayetinde emperyalizmin işbirlikçiliği-uşaklığıdır.
Bugünlerde çokça gündemde olan katillerin, çetelerin, “derin devletin”, “özel” örgütlenmelerin vd.lerinin ideolojik kökleri de İttihatçılara ve oradan da Kemalistlere dayanır. Teşkilatı Mahsusa’dan, Özel Harp Dairesi’ne uzanan karşı devrimci örgütsel süreklilik, kendisini Kemalizm ideolojisi üzerinden meşrulaştırır.
İsmi “derin devlet”, çete-mafya ya da kontrgerilla örgütlenmesi içerisinde anılan Sedat Peker’den Mehmet Ağar’a ve diğerlerine, hepsi öncelikle iyi birer Kemalisttirler.
Kemalizm, bu ülkede emperyalizme sadık uşaklık, egemen sınıfların halk sınıfları üzerindeki diktatörlüğü, Türk ulusunun Kürt ulusu ve diğer ulusal azınlıklar üzerinde inkara ve imhaya dayanan ırkçı ve şovenist baskı sistemi, parlamenter-anayasal maskeli faşizm demektir. Günümüzde AKP’nin “başkanlık rejimi”ne geçişi ve Kemalizm’e yönelik kimi çıkışları işin özünü değiştirmemektedir.
Deyim yerindeyse AKP, Kemalizm’in kitlelere yönelik tepeden inmeci kimi yaklaşımlarını törpülemiş ve ama özüne bağlı kalarak yeniden üretmiştir. Bu anlamıyla Türk İslamcı Kemalizm, İslamcı Türkçü Kemalizm sosuyla güncellenmiş; emperyalizme uşaklık, işçi sınıfı ve halk kitleleri üzerinde, başta Kürt ulusu olmak üzere azınlık milliyet ve inançlar üzerinde faşist baskı ve terör artırılmıştır.
Türkiye Devrimci Hareketi için bu gündem neden bu kadar önemlidir?
Çünkü, bir kişi ya da hareketin gerçekten devrimci komünist olup olmadığının en iyi göstergelerinden birisi, mücadele yürüttüğü ülkede hakim sınıflara ve onların iktidar aracı olan devlet aygıtına yaklaşımıyla ortaya konulabilir. Bu nedenle “devlet tahlili” meselesi komünistlerle revizyonistleri ayıran başlıca olgulardan biri olarak ortaya çıkar ve bu yaklaşım, son tahlilde, bizi devletin resmi ideolojisini doğru değerlendirmenin ve bu ideolojiden kesin bir kopuşun zorunluluğuna götürür.
Her ne kadar Kemalizm ve resmi tarih bağlamında Kaypakkaya’nın tezlerinin yaratmış olduğu bilinç ve özellikle de Kürt ulusal özgürlük hareketinin pratik olarak ulaştığı aşama TC’nin resmi ideolojisinin sorgulanmasına neden olmuşsa da bu alanda hala bir kafa karışıklığının olduğu açıktır. Devrimci hareketler bu konuda gerçek bir hesaplaşmadan ve kopuştan geçmediklerinde en hafif sonuç olarak şovenizm ve “Beyaz Türk Devrimciliği” yapacaklardır.
Daha vahimi ise, bir noktada sisteme yedekleneceklerdir. Bunun örnekleri mevcuttur. AKP’nin tabanını oluşturan yoksul kesimlere devrimcilerin bu denli uzak oluşu, hatta reformist “sol”un Suriyeli mültecilere yönelik ırkçı koroya katılma biçimleri, ezilenlerin bir kısmına yönelik “koyun, çomar” vb. yakıştırmaları işte bu Kemalizm zehrinin etkisidir.
Bu anlamıyla Türkiye’de faşizme karşı yürütülecek mücadelenin belli belirsiz bir takım kesimlere, odaklara, gruplara karşı yürütülmesi sözkonusu değildir. Bunun devlete, düzene, sisteme karşı yürütülecek mücadelenin tam da kendisi olduğu açık biçimde görülmelidir.
Nihayetinde söylemeliyiz ki, İbrahim Kaypakkaya, Kemalizm tahlili yaparken bir gerçeklik yaratmamıştır, aksine belli bir gerçekliği Marksist-Leninist-Maoist temelde incelemiş, onun bilincine varmış ve kopuş sağlamıştır. Yani Kemalizm ideolojisinin dayandığı sınıf temelini incelemiş, bunun bilincine varmış ve dönülmez bir şekilde kopuş gerçekleştirmiştir.
Onun ustalardan öğrendiği ve uyguladığı bu yöntemi, Türkiyeli ve Kürdistanlı devrimciler örnek aldığı oranda başarılı bir pratik süreç yürütebilmişlerdir.
Ulusal sorunda komünist tutum!
Kaypakkaya’nın bu yöntemi uygulayarak son derece doğru belirlemeler yaptığı ikinci konu ise elbette ulusal sorun ve bu bağlamda Kürt ulusal sorununa yaklaşımıdır. Yine sınıfsal bir zeminde yaptığı değerlendirmeyle, Kürt ulusu üzerindeki ulusal baskıya karşı açık ve uzlaşmaz bir tavır alan Kaypakkaya’nın Kürt ulusunun Özgürce Ayrılma Hakkı’nı yani ayrı bir devlet kurma hakkını kayıtsız-koşulsuz savunması Türkiye Devrimci Hareketi açısından önemli bir adım olmuştur.
Yıllardır sosyal şovenizmin batağına saplanmış, Türk egemen sınıflarının ezilen uluslara yönelik soykırım ve ulusal baskısını meşru gören, başta da Kürt ulusunu yok sayan anlayışlara önemli bir darbe vurmuş, ideolojik olarak onları mahkum ederek bu konuda proletaryanın bakış açısının ne olması gerektiğine açıklık getirmiştir.
Kaypakkaya, Milli Mesele adlı makalesini ele aldığında Kürt ulusal sorunu bu denli yakıcı, güncel ve ileri bir aşamada değildi. Buna karşın Kaypakkaya, eserinde sorunu çok yönlü olarak ele almış, proletaryanın ulusal soruna bakış açısını genel ilkeler üzerinden açıkladığı gibi daha özele inerek günümüzdeki sorunu da olası gelişmeler dahilinde görerek Marksistlerin nasıl yaklaşması gerektiğine dair çözümlemeler üretmiştir.
Ama sadece Kürt ulusuna yönelik ulusal baskı değil, aynı zamanda ulusal soruna dair yazdığı makalede hala bir tabu olarak görülen Ermeni Soykırımı meselesine de değinmesi, hem Osmanlı hem de TC devleti döneminde Ermeni, Yahudi, Rum vd.lerini soykırıma uğratarak maddi varlıklarına el koyma yoluyla palazlandıklarını ifade etmesi, Türk devletinin temellerine vurulmuş önemli bir darbedir. Ona göre ezilen ulus ve ulusal azınlıklara yönelik şovenizm, inkarcı ve imhacı politikalar, Kemalist ideolojinin özünü oluşturmaktadır.
O tarihler açısından bu berraklık ve cüret önemli bir miras olarak, örgüt ayrımı olmaksızın sahiplenilmesi gereken bir duruştur.
Temel halka Kaypakkaya’nın yöntemidir…
Kaypakkaya’nın düşünceleri soyut değil, somut yaşamın bizzat içinden çıkıp gelen teorilerdir ve yine yaşama yön vermektedirler. Onun teorisi kendiliğinden ortaya çıkmamış, tersine toplumsal pratiğin, 1968’den, 1970 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişi ve köylü işgallerinden/eylemlerinden doğmuş; uluslararası alanda da dünyayı sarsan isyan dalgasının Türkiye’deki sınıf mücadelesi ile bütünleşmesi sonucu ortaya çıkmıştır.
Onun kopuş noktalarından bir tanesi de 15-16 Haziran direnişine katılımı ve buradan çıkardığı sonuçlar olmuştur. O, bu mücadeleden damıttığı derslerle revizyonizmin ideolojik temellerine karşı saldırıya geçmiş ve ülkemizde Marksist Leninist Maoist bir partinin doğuşunun teorik inşasına buradan başlamıştır.
Bu direnişten ilk olarak çıkardığı ders, “devrimin şiddete dayanacağı, bunun zorunlu ve kaçınılmaz olduğu” yolundadır. İkinci olarak o, direnişin, “burjuva devlet teorilerine ağır bir darbe indirdi”ğini savunmaktadır. Üçüncü olarak vurguladığı husus; “gerçek kahramanın kitleler olduğu”dur. Gerçekten de 15-16 Haziran Direnişi, kitlelerin muazzam düzeydeki yıkıcı ve de yapıcı gücünü göstermesi bakımdan öğretici olmuştur.
Burada önemli olan onun, teoriyi, akademik tartışmanın dışına çıkartarak kitlelerin mücadelesinde bir uygulama aracı olarak ele almasıdır. Teorik metinleri incelendiğinde teori-pratik ilişkisi ve bunların birbiriyle kopmaz bağı ve de birbirleri üzerindeki etkilerine yönelik vurgu rahatlıkla görülebilir.
Sonuç olarak Kaypakkaya’nın özgünlüğü, onun içinde yer aldığı toplumun sınıf mücadelesi pratiğinde bizzat yer alması, bu mücadeleden analiz ettiği dersleri uluslararası komünist hareketin o günkü koşullarda ulaştığı aşama olan Maoizm bilimiyle başarılı bir şekilde sentezleyebilmesidir.
Asıl kavranması gereken halka, onun yöntemidir. Bu yöntem, teoriyi pratikten çıkarmak ve ulaşılan sonuçları MLM bilimiyle ele alıp yeniden pratiğe yönelmektir. Bu yöntem sayesindedir ki Kaypakkaya’nın tezleri önemli oranda güncelliğini korumaktadır.
Bir diğer konu da elbette onun faşizmin işkencehanelerindeki direnişinin Türkiye ve Kürdistanlı devrimciler için adeta bir pusula işlevi görmesidir. Kaypakkaya’nın 12 Mart işkencecileri karşısındaki tavrı, tutarlı devrimciler tarafından hep örnek olarak anılmaktadır.
O, her ne kadar bir komünistin yapması gerekeni yapmış olsa da kimi zaman sadece bu tavra indirgenerek görüşleri yok sayılmıştır. Bu iki tavır, yani işkencedeki duruşunun efsaneleştirilmesi ve/ya görüşleri yok sayılarak sadece bu tavra indirgenmesi Kaypakkaya’ya yapılan önemli bir haksızlık olarak görülmelidir.
(Siyasi Haber. 18 mayıs 2021)
Son Haberler
Sayfalar
3. Havalimanı İşçilerinin Direnişinin Öğrettikleri
3. Havalimanı inşaatı projesi, Türk tekelci burjuvazisinin sermaye birikimini ve kar oranını artırma projesi olarak yürürlüğe sokuldu.
Bunun anlamı; işçilerin en ağır koşullarda, her türlü sosyal ve demokratik haklardan yoksun olarak çalıştırılması demektir. Türk burjuvazisinin siyasal temsilcisi faşist AKP hükümeti, uzun yıllardır Türkiye’yi ucuz bir iş gücü cenneti olarak yönetmektedir.
Rus Ruleti ve Kürtlere Göz Koyan Katil Sürüleri!-Dursun Ali Küçük
Rusya sözcüleri yaptıkları açıklamalarla Rojava'da özerkliği bile fazla buluyorlarmış.
Rus ruleti oynanıyor; kim kimin kafasına veya kendi kafasına sıkacak...
Merak konusu budur..
Rusya federal ve özerk bölgelerden oluşuyor. Ama sıra Kürtlere gelince Rojava'da bunu fazla görüyorlar.
Esad'a göre konuşuyorlar..
ABD Kürt devletinin temelini atıyor diyorlar..
TC'yi yanına çekmek içinde özellikle bunu yapıyorlar..
Sazansın be kardeşim! (İsmail Cem Özkan)
Her canlının hafızası vardır ama elde ettiği tecrübeyi bir başka kuşağa aktaracak hafıza sadece insanda var olduğu söyleniyor, çünkü henüz evrenimizde ki evrim devam ediyor bir bakmışsınız bizim gibi tecrübesini kendisinden sonra ki kuşağa aktaran bir canlı bulunur. Var olan bilgi ile sadece insan vardır elde ettiği tecrübelerini aktaran. İnsan zaman içinde kendi hayatı içinde biriktirdiği bilgileri kendisinden sonra ki kuşağa aktararak bir itici güç konumundadır. İnsanlık sürekli ilerleyecektir her ne kadar görünümde öyle gibi gözükmese de!
Yerel seçimlerde ‘’ Ecolo ‘’ ile ‘’ sol ‘’ dalgası esiyor...
14 Ekim 2018 tarihinde ,altı yılda bir yapılmakta olan Belediye seçimlerinde kazananlar ‘’Ecolo’’ ile ‘’sol’’ parti oldu.Ertesi gün çıkan gazetelerde ve televizyon yorumlarında ‘’Ecolo ile PTB dalgası ‘’ diye verildi.Altı yıldır yerel yönetimlerin birikmiş sorunlar karşısında bir varlık gösterememeleri kendi sonlarını hazırladı.Değişen acil çözüm bekleyen,dünyadaki gelişmelerden bağımsız olmayan sorunlar karşısında politika üretemeyen iktidarları,kitleler seçimlerde al aşağı etti.Cezalandırdı.Aynı zamanda 2019 mayıs ayında yapılacak milletvekili seçimleri için Charles Michel iktidarına bir
Yağmur yağıyor dışarıda
Yağmur yağıyor dışarıda
Şehir griye düştü
Aklımda deli düşler ve sonunda gerçekliğimiz
O kadar acı olsa da umut dağlara çekilmiş kar altındadır
Şehir bir hengâme içinde seksenli filmlerde ki gibi
Duraklar pazara insan taşıyor
Pazar insan satıyor ve alıyor
Dostlar birbirine küskün
Düşman sarayında keyif çatıyor
Üzerime bir çağ yapılırken
Logar kapağının altında üç gündür ölü bedenim
Tam üç gündür yatmakta
Öğretmenim ben
Cebimde on lira ile astım bedenimi o ağaca
Öğrendiniz mi bari
Çin Devrimi ve Maoizm -2-
Sosyalist Dönüşümde Kitlelerin Enerjisine Dayanma
Mao devrimden hemen sonra gittiği SSCB’nin, “gerçek bir devrim değil” diyerek işbirliği yapmaya yanaşmadığını ancak Kore Savaşı’nın bütün yükünü omuzladıklarında işbirliğini kabul ettiklerini açıklamıştır. (Sabah Tufanı-2, Sayfa 174)
Dogmatizmin Eksensiz Çukurunda Yön Aramak-2
MA’nin “ahlaklı” Düşman Ajanı NT’sinin Rolü Neydi?
Düşman, özellikle komünist ve devrimci örgütlenmelerin içine ajan sızdırmak için özel bir çaba harcar. Düşmanın bu davranış biçimi devrimci ve komünist örgütlenmeler için yadırganacak bir durum değildir. Düşman, “içeriye sızdırma” işini çok yönlü olarak yapar. Birincisi içerden kazanmak yoluna özel bir önem verir. İkincisi korkutarak, tehdit ederek ya da satın alarak yapar. Üçüncüsü ise kendi adamlarını örgütten birisiymiş gibi örgüte sızması yoluna gider. Teknik dinlemeler bunların dışındadır.
Alman İşçi Sınıfı Irkçılığa Geçit Vermeyecektir
Bir kere daha yazmalıyım. 25 Eylül 2017 Almanya Genel Seçimleri sonuçları üzerine yazdığım yazıda, “Almanya’da artık her şey farklı olacaktır” demiştim. Bu değerlendirme; Federal Alman Parlementosu’na 94 millet vekili sokan ırkçı-faşist AfD’nin (Almanya İçin Alternatif) seçim “zaferi” üzerine yapılmıştı. Ve son gelişmeler, işçi sınıfı ve emekçilerin sokaklarda olması, buna karşı Alman tekelci burjuva hükümetinin gerici yasaları sürekli gündeme getirmesi bu görüşümü doğrulamıştır.
Yeniyi inşa etmenin dinamiği! Tarihi yazan kitlelerdir!
“Nesnel dünyanın yanı sıra öznel dünyayı değiştirmek”; yani “dünyayı değiştirirken kendini de değiştirmek”… Proletarya ve kitleler kadar, tek tek bireyler açısından da devrimci mücadeleyi kavramada temel yaklaşım bu olmak zorundadır.
“.. Birincisi bağımsızdır ve temel doğası kendi için olmaktır; öteki bağımlıdır ve özü başkası için yaşamak veya var olmaktır. İlki efendidir; ikincisi ise kul”… Hegel’in bir egemenlik ilişkisi içinde “efendi” ve “kul”un konumuna ilişkin bu saptamaları sınıflı toplumlarda sömüren ve sömürülenler arasındaki ilişkide de geçerli değil midir
Aşkımın Büyük Yanılgısı
Ve geldik şu aşkımın diline.
Aşkımın dilinin hiç kaygısı yok devrimlilerdeki işçilerin ücretlerine vede devrimlerin değişik renkteki ülkelerle gerçekleştirdiği siyasi ekonomik ilişkilere bakarken.
Hemen suçluyor veriyor devrimlerde geriye dönüşler gerçekleşmiştir diye.
Ne yani devrimin ilk hallerinde ölen devrimciler gibi mi ölmeliyim?
Sadece fransız devriminin sonuçlarıyla karşı karşıya kalmamış devrimciler parti gereksinimiyle ilgilenmemişlerdir de ondan.
Sovyet devriminin sorunlarıyla karşı karşıya kalan devrimcilerden bana kalan mirasta...