Pazartesi Ekim 12, 2026

Kırk Katır Yerine Kırk Satır Ya Da Sosyalizm! (Arif Alıç)

Burjuva kesimlerde, özellikle de Erdoğan iktidarına karşı çıkan burjuva liberaller içinde, sistemin niteliği ile ilgili olmayıp, sistemin biçimsel yönüyle ilgili bir tartışma sürmektedir.

Başını CHP’nin çektiği burjuva muhalefet partilerinin de sorunu, tekelci kapitalist devletin korunması ve sadece hükümetin değişmesi yönündedir. Devletin temellerine yönelik saldırılara, iktidarı ve muhalefetiyle bütün tekelci burjuva partileri karşıdır.

Durum böyle olunca, kimi burjuva liberaller, muhalefeti “muhalefet yapmamakla” eleştiriyor, kızıyor ve sitem ediyorlar. Türk burjuva muhalefetten “demokratik” bir yönelim beklemek, bu muhalefetin niteliğini yanlış analiz etmenin yanında, özellikle de işçi sınıfı ve emekçiler lehine bir siyaset beklemek, eşyanın, yani burjuva muhalefetin sınıfsal karakterine terstir.

Kendilerini “demokrat” olarak adlandıran burjuva liberallerin esas unuttukları nokta, daha doğrusu bilipte söylemek istemedikleri, görmezden geldikleri sorun, sınıfsallıktır. Devletin sınıfsal bir niteliği olduğu, sadece kapitalist sınıfların hizmetinde olduğu, ve devletin tüm kurumlarının bütün kanun ve yasalarının bir avuç burjuvazinin çıkarları doğrultusunda oluşturulduğu ve çalıştığı, yasaların yine devlete egemen olan bir avuç tekelci burjuvazi için şekillendirildiği gerçeğini bilmelerine karşın, bunu kitlelerden gizleme sahtekarlığıdır.

TC’nin yaklaşık yüz yıllık tarihi, burjuva anlamda demokrasi uygulamalarının öne çıktığı tarihi değil, faşizmin ve  hemen hemen her dönem baskı ve zulmün öne çıktığı bir tarihtir.

 Devletin burjuva demokrasisi ya da faşizmle yönetilmesinden tutunda, ekonomik işleyiş, ekonomik ve siyasi krizler, askeri darbeler, ulusal sorunlar, dinin öne çıkarılması, milliyetçilik,  sosyal şovenizm, Kürt ulusunun ulusal demokratik haklarının yok sayılması, zoraki asimilasyon politikaları, kitleler üzerindeki baskılar, işçi sınıfının sömürülmesi, azınlık milliyetler üzerindeki kırımlar, komünist ve devrimci demokratlar üzerindeki kıyımlar, hayat pahalılığı, işsizlik, adaletsizlik, demokratik hak ve özgürlüklerin yok edilmesi ya da kıstlanması vb. vb. devletin kapitalist niteliğinden kaynaklanmaktadır.

Böylesi bir devlet, işçi sınıfı ve emekçilerin devleti değil, bir avuç tekelci burjuvazinin devletidir. Devlet içindeki çatışmalar, çelişmeler ve iktidar-muhalefet ilişkisi de, devletin olanaklarından yararlanma üzerinde temellenmiştir. Ancak, iktidar ve muhalefet ilişkisi, aynı sınıf içindeki bir ilişkidir. Ve bunların temel argümanları ve yükümlü oldukları sınıfsal görev; kapitalist devletin devamı için işçi sınıfı ve emekçilerin sömürülmesi, baskı altında tutularak yönetilmesinin devamını sağlamak üzerine kuruludur.

Devletin baskıcı, faşist ya da burjuva demokrasisi ile yönetilmesi ise, tekelci burjuvazinin içinde bulunduğu ekonomik ve siyasi durumdan ayrı değildir. Tekelci burjuvazi, ihtiyaçlarına göre, devleti yönetme biçimlerinden birinden birini seçreler. Özellikle baskıcı rejimleri önleyecek olan kitlelerin mücadelesidir. Kitle mücadelelerinin gerilediği süreçlerde baskıcı biçimler daha bir öne çıkar.

Son günlerde “Erdoğan sonrası Türkiye” üzerine tartışmalar yapılmaktadır. Özellikle, tekelci burjuvazinin örgütü TÜSİAD’ın 19 Ekim 2021’de yaptığı toplantı ve toplantıda kamuoyuna verilen mesajlar sonrası, bu tartışmalar daha da yoğunlaşmış durumdadır.

Erdoğan sonrası görev,  CHP önderliğinde bu partiyle ittifak kuran diğer burjuva partilere verilmiş gözüküyor. Özellikle CHP genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun “helalleşmek” videosunda söyledikleri üzerine bolca yorumlar yapılmaktadır. CHP’nin bir görevi de; kitlelerin tepkisinin burjuva muhalefetin kontrolü dışına çıkmasını önlemek ve mümkünse sessiz kalmalarını sağlamak. “Sandığı bekleyin” diyerek sus pus oturmalarını istemeleri bundandır. Ancak, kitlelerin bu gerici vaatleri dinleyecek halleri kalmamıştır. Kitlelerin artan protestolarıyla sokaklar giderek ısınacaktır.

Faşist bir diktatörlük altında tüm özgürlüklerini kaybetmiş ve ağır ekonomik bunalım altında olan kitlelerin burjuva liberal içerikli söylemler ve vaatlere bile susamış oldukları bir gerçek iken, liberaller tarafından,  “şere karşı ehven-i şerin” ya da “kırk katır” yerine “kırk satır” politikası daha makbul olduğu  propagandası yapılıyor. Özellikle küçük burjuva demokrat kesimler ile liberal kesimler, Kılıçdaroğlu’nun bu çıkışına destek veriyorlar. Ve kitlelere, burjuva muhalefetin en gerici söylemlerini bile kabul etmelerini salık veriyorlar.

Burjuvazi, ekonomik ve siyasal olarak çıkmazlara girdiğinde, siyasal krizin derinleştiğinde, işçi sınıfı ve emekçilerin tepkilerinin yükselme potansiyelinin arttığı süreçlerde, ortaya bir kurtarıcı “Karaoğlan” sürmekte oldukça yeteneklidir. Ancak, dünün “Karaoğlanı”nı yaratan –iç ve dış- nesnel koşullar ile günümüzün nesnel koşulları aynı değildir. Aynı burjuva reformist argümanların, burjuvazi açısından, bugün söylemde dahi kabul edilmesinin koşulları yoktur.

“Eğer iktidar olursa”, bu ülkenin “makus talihi”ni CHP başkanı Kılıçdaroğlu değiştirebilecek mi? Yoksa, kırk satır politikası yerine kırk katır politikasını mı uygulayabilecek! Komünistler açısından bunun cevabı net. Bu ülkenin “makus talihi”nin belirleyen; başta CHP ve diğer burjuva muhalefet ve hükümette olanıyla bütün burjuva partiler başta olmak üzere, kararlı bir şekilde savundukları kapitalist sistemin ta kendisidir.

Kılıçdaroğlu’nun “helaleşme”den kastetikleri;

Roboski, Ahmet Kaya, Ali İsmail Korkmaz, esasta sahtekarca bir çıkış ve gerçekliği olmayan bir söylemdir. CHP’nin yüzyıllık tarihi bu söylemlerin inkarıdır. Sadece son yirmi yıllık tarihi ve AKP’e verdiği destek nedeniyle bile, bu söylemlerin gerçeklikle bir ilişkisi olmadığını tanıtlamaya yeter. Kürt ulusunun demokratik hakları önünde en büyük engellerden biri CHP’dir. Kürt ulusal düşmanlığı konusunda CHP, diğer tüm burjuva partilerinden geride bırakır denebilir. Bu konuda “sağ” olarak bilinen gerici ve faşist tüm burjuva partilerinden daha “ari Türkcüdür.” HDP milletvekillerini ve tüm Kürt il ve ilçelerindeki belediye başkanlarını hapise attılmasında oyu ve onayı olan bir partinin, “Kandili yerle bir edeceğim” diye ırkçı-milliyetçi öfeksini kusan bir anlayışın Roboski ile helalleşmesi söz konusu olamaz.

“Millet İttifakı” içinde yer alan partiler gözönüne alınınca, hiç birinin iktidardaki partilerden pek farkları olmadıkları net olarak görülebilir. Bunların bir kısmı bu iktidarın bakanlığını ve başbakanlığını yapmışlarken, bir kısmı da 1990’ların “faili meçhul cinayetler” döneminin içişleri bakanlığını yapmış faşist nitelikli unsurlardır. Böylesi bir “ittifaklar” topluluğundan “demokrasi” beklemek, saflık değilse sahtekarlık ve riyakarlıktır.

TC tarihi incelendiğinde, hatta çok eskilere değil, yakın bir tarihe, 1990’lara kadar gittiğimiz de; o zaman başbakan olan S. Demirel, 1992 yılında “Kürt realitesini tanıyoruz” demişti.

16 Aralık 1999 yılında ise Mesut Yılmaz, başbakan yardımcısı olarak: “AB yolu Diyarbakır’dan geçer” demişti. Bu her iki burjuva siyasetçisi, bu “nutuklarını” Diyarbakır’a gittiklerinde atmışlardı.

Demirel’in “Kürt realitesini tanıyoruz” dediği süreç; büyük bir çoğunluğu Kürt yurtseverleri olmak üzere devrimci ve komünistlere yönelik cinayetlerin[1] artığı bir süreçti.

PKK’yı “terörist örgüt” gören AB[2] yolunun Diyarbakır’dan geçmediği çok açık olmasına karşın, ama, asgari normlarda bir burjuva demokrasisinin yolunun Diyarbakır’dan geçtği rahatlıkla söylenebilir. Kürt ulusunun ulusal demokratik hakları bıurjuva demokrasisi sınırları içindedir. Ne var ki, sosyalist devrimlerin gündeme gelmesiyle, burjuvazi bu “olumlu” yanını terk etmiş ve daha da gericileşmiştir. Ezilen uluslar bağlamında Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkının gerçek anlamda gerçekleşmesi ve çözümü işçi sınıfı önderliğinde devrimlere devredilmiştir.

İşçi sınıfının iktidarı ve muhalefeti olmak üzere burjuvaziyle helalleşmesi söz konusu olamaz. Helalleşmek sınıfsal olarak uzlaşmak demektir. Çıkarları birbirine zıt iki karşıt sınıfın sınıfsal uzalaşması olası değildir. Burjuvazi ancak kendi içinde helalaleşebilir. Ve bunu sık sık yapıyorlarda. Kılıçdaroğlu’nun “helalleşmek” dediği şeyin özüde; 20 yıllık AKP iktidarından hesap sorulmayacağıdır. Belki bir kaç tetikçi ya da öne çıkmış bazı yolsuzluklar mahkemelere taşınabilecek, ötesi ise asla gündeme dahi getirilmeyecektir. Eğer yoğun ve ısraralı (Şili ve Arjantin’de olduğu gibi) bir kitle mücadelesi ve baskısı olmazsa, burjuvazi, bütün yolsuzlukların ve burjuva anayasasının ihlal edilmiş olmasını dahi gündeme getirmeyecektir. Çünkü, devlete egemen olan Tekelci burjuvazinin buna gereksinimi vardı. Ve bunları hep birlikte isteyerek ve bilerek yaptılar.

Faşist rejime karşı burjuva demokrasinin kırıntılarının olduğu bir rejim elbette daha yeğdir. Ama hepsi bu değil. İşçi sınıfı ve emekçilerin burjuva diktatörlüğü altında faşizm ya da burjuva demokrasisinden başka tercihleri var. İşçi sınıfı, faşizm ya da burjuva demokrasisinden birini tercih etmek zorunda değildir. İşçi sınıfının kurtuluşu, faşizm karşısında burjuva demokrasinin kırıntılarında değildir. 

İşçi sınıfı, burjuva muhalefetin peşine takılamaz. İşçi sınına ölümü gösterip sıtmaya razı eden burjuva muhalefetin politikasına sert bir şekilde karşı çıkılmalı ve teşhir eddilmelidir. Özellikle burjuva liberal ve “sol” liberal küçük burjuvazinin “başka seçenek yoktur” diyerek, kitleleri burjuva muhalefetin peşine takma politikası teşhir ve red edilmelidir.

İşçi sınıfı ve emekçiler, helalleşmek değil, hesap sormak zorundadır. Bu da, ancak işçi sınıfının sosyalist devrimden çıkarı olan tüm halkı kendi safında toplayarak, burjuva sistemini yıkıp sosyalist iktidarı kurmasıyla olasıdır. ***


[1] Bu süreçte, tahmini olarak, toplamda 17 bin cinayetin devlet kontrolünde işlendiği ve bunun adına ise “faali meçhul” damgasının yapıştırıldığı biliniyor.

[2] Aynı AB, Suriye’de Esat rejimine, Libya’da Kaddafi rejmine karşı savaşan paramiliter faşist cihatçı örgütlenmeleri “terörist” görmüyordu.

 

7664

Misafir yazarlar

Güncele iliskin yazilariyla sitemize katki sunan yazar dostlarimiza ait bölüm

Misafir yazarlar

Artı-Değerin Kaynağı-2

Makinaların Marifetleri:

Makinalar canlı emeğin yerini aldığında, toplumsal yapıda da buna uygun temel değişimler olacaktır. Ortada artı-değer, ya da daha yalın söylemle işçi sömürüsü olmayacağı için, işçi sömürüsü üzerine kurulu kapitalist sistemin varolmayacağı açıktır.

Ermeni Soykırımı ve Sovyet Ermenistanı

Ermeni Soykırımı üzerinden 105 yıl geçti. Bu süre içerisinde soykırımı gerçekleştiren devlet resmi olarak henüz yargılanmamış, tavır alınmamış ve mahkum edilmemiştir. Ama bu devletin giderek tüm dünya çapında uluslararsı halklar nezdinde soykırım ve  soykırımın ardındaki konumu  görülmüştür. Uzun bir dönem tabu olarak gizlenen soykırım ve soykırımı yapan devlet giderek uluslararası toplum gözünde açığa çıkmıştır. Yahudi Soykırımı gibi Ermeni Soykırımı da dünya halklarınca deşifre olmuş ve kınanmıştır.

"Ancak çölde yaşayabilirler!"

Bundan tam 105 yıl önce böyle buyurmuştu Mehmet Talat! Mazlum Ermeni halkının fermanı için. Ancak çölde bile yaşamalarına müsaade edilmez. Ermenilere çöller bile çok görülür. Kırım ve kıyım ülkenin sayısız yerlerinde başlatılır. Öncekilerden daha kitlesel, daha büyük felakete dönüşecek bir toplumsal yıkım Türk ulus devlet aklıyla devreye sokulur.

Ve Dersim; “Türklük sözleşmesine uymayanlar!” (1/2 )

Ermeni Soykırımı’nın üzerinden 105 yıl geçti. Bu süre içerisinde soykırımı gerçekleştiren devlet, resmi olarak henüz yargılanmamış, tavır alınmamış ve mahkum edilmemiştir.

Ama bu devletin uluslararası halklar nezdinde soykırım ve soykırımın ardındaki konumu görülmüştür. Yahudi Soykırımı gibi Ermeni Soykırımı da dünya halklarınca deşifre olmuş ve kınanmıştır. Bundan dolayıdır ki, her 24 Nisan günü bu jenosit sadece Ermeniler tarafından değil dünya halkları tarafından kınanır, soykırımı gerçekleştiren devlet mahkum edilir.

Ermeni Soykırımı’nın Yıldönümünde Covid 19-15

Ermeni Soykırımı’nın 105. yılı Coronavirüs kuşatması altında anılırken bu sefer dünya yeni bir felaket ile karşı karşıya kaldı. Bu felaketin sonuçlarının ekonomik ve sosyal açıdan çok ağır olacağı şimdiden ortadadır.

Coronavirüs salgını üzerine yürütülen tartışmalarda “biyolojik bir savaş mı yaşanıyor?” sorusu değişik ülkelerde bilim insanları arasında tartışılırken, gerçek olan noktalardan birisi de şu ki; bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

Yirmi Dört Saat Devrimcilik

Devrimci ideolojiye sahip olmak kadar bu ideoloji ışığında somutu tahlil edecek politikayı belirlemek ve ana müdahale edecek kadroyu yaratmak da bir o kadar önemlidir.

En zor ve zahmetli olan; en fazla dikkat, duyarlılık, yoğunlaşma gerektirecek olan militanın eğitilip hazırlanmasıdır. Nerede, nasıl davranıp, hareket edeceğini, ne yapacağını bilen, tek başına da kalsa yönünü bulabilen insan yetiştirmek, işte temel görev budur. Demokratik devrimin ihtiyacı olan budur. Kolektifin ihtiyacı olan da budur.

Artı-Değerin Kaynağı Ve İşçinin Üretim Sürecinin Denetleyicisi ve Düzenleyicisi Oluşunun Tarihi

Giriş:

Marksizmin temel ekonomi-politik analizlerine, çözümlemelerine ve bir bütün olarak işçi sınıfının marksist-leninist-maoist dünya görüşüne, ideolojisine ve siyasetine yönelik küçük burjuva kesimlerden eleştiriler gelmektedir. Bu saldırılar, sosyalist devletlerin geriye dönüşünden sonra daha da artarak devam etmiştir.

Tuz... Baharat... Yoksa Kavgada Yok

Belki de bende ihtiyarladığımdan diğer ihtiyarların... mitolojileştirdikleri sosyalizmi... takip etmem hoşuma gidiyordur.

Neler neler yazmıyorlar ki.

Doktorun sayfasına.

En çokta... şövalyelerin... tarih sahnesinde indirilişlerini...

Şövalyelerin yolda çıkmış olmalarına bağlamalarına bayılıyorum.

O an... ölümsüzlüğün sırını bulmuş gibi hissediyorum.

Kendimi de... kadını tarlada, hayvanı mangalda, ayrığı da ot olarak gören geçmişimden uzak... kötülerin sonunun nasıl olacağının vaazını ve kararını verirken buluyorum.

Lakin..... 

Tarihin Uzak Geleceğine Kızıl Işık Düşüren 24 Nisan 72’ Manifestosuna Selam (Gazete Patika)

Dünyayı değiştirmek için görünen ile yetinmeyen, görünenin arkasındaki hakikatleri keşfe çıkan, döne döne gerçekleri yeniden fethetmeye cüret eden yeni bir çıkışın rehberi Komünist İbrahim Kaypakkaya yoldaş önderliğinde Komünist parti kurulur. Bugün değil, yaklaşık elli yıl önce devrimci hareketin izlediği çizgiye, tarih anlayışına ve bağrındaki kırılganlıklara keskin tezatlık taşıyan bir tarih okuması ve ideolojik-politik ‘‘programla‘‘ kurulmuş bir partidir. Yeni partinin tarih sahnesine çıkmasıyla resmi ve uydurma tarihin böğrüne kızıl bir neşter vuruldu.

Soysuzluğunda debelen Süleyman* (Fuat Kav)

Süleyman Soylu, 2012’de AKP’ye katıldığında, “Ben AK Parti'ye makam için gelmedim, kendi istikbali için gelen namerttir, alçaktır, namussuzdur” demişti.

Açlık grevleri

Helin Bölek’in ölümü vesilesiyle, “Uzun soluklu, çetin bir direniş. Ve yeni bir dünya talebini hayata dayatan, anlamlı bir ölüm,” dediğim için birçok arkadaş tarafından eleştirildim. Ölümü yücelttiğimi, teşvik ettiğimi söyleyenler de oldu. Bu eleştiriler, iyi bir duygudan, ölüme karşı olma duygusundan ve açlık grevleriyle şimdiye kadar dikkate değer kazanımlar elde edilmemiş olmasından kaynaklanıyor hiç kuşkusuz. Bunu anlıyorum. Helin ve arkadaşlarının taleplerini ve bu talepler uğruna verdikleri uzun soluklu, çetin mücadeleyi anlamlı bulmanın eğri tarafı nedir, işte bunu anlayamıyorum.

Sayfalar