Pazartesi Eylül 14, 2026

“Kerdoğan”“Herdoğan”

TARİHLERİ KATLİAM, GÜNLERİ KAN! HESAP VERECEKSİN DİKTATÖR

Bilindiği üzere “Ker” Kürtçede eşek demektir. “Kerdoğan” tabirini Kürt halkının yer yer eylemlerinde Faşist TC Başbakanı Erdoğan'a göndermesi olarak rastlamaktayız. Aynı göndermenin Almanya'da faşist Hitlere gönderme yaparak “Hei Hitler” anlamında “Herdoğan” olarak afişlere yansıması, kitlelerin yaratıcılığı göstermenin yanında, kitlelerin Erdoğan'ı bilinçlerinde nasıl kodladıklarını da göstermesi açısından anlamlıdır. Kürtler an itibariyle faşizmin kendilerine dayattığı politikalara tepki olarak ona “eşek” demektedir. Yurtdışındaki göçmen emekçiler ve politik mülteciler ise daha doğrudan bir ifadeyle onu faşist Hitlere benzetmektedirler.

 

Gezi İsyanı'ndan günümüze geçen bir yıllık süre içinde yaşananlar kitlelerin bu yargısını fazlasıyla doğrular niteliktedir. Ancak belirtmek gerekir ki günümüzde kimi çevreler, (kendilerini “sol” olarak tanımlayan ama faşist oldukları kuşku götürmeyenlerin dışında) “AKP faşizmi” adı altında bir tanımlama yapmaktadırlar.

Bu kavram an itibariyle kitleri somut bir hedefe yönlendirmek açısından doğru gibi görünse de, AKP öncesi dönemi aklayan, önceden faşizm yokmuş, bu ülkeye faşizm Erdoğan'la gelmiş gibi bir algı oluşmasına da hizmet etmektedir. Bu kavrama bir de son yılların “liberal aydın” tayfasının “artan toplumsal kutuplaşma” minvalli yazıları ve uyarıları eklenince, sanki günümüzde faşizm AKP ve hatta sadece Erdoğan'la özdeşleştirilmektedir. Bunun doğru olmadığı açıktır.

 

Çok uzağa gitmeden Gezi İsyanı’ndan günümüze yaşananları, “toplumsal kutuplaşma” ya da en iyi tanımlamayla “AKP faşizmine” bağlayanlar, AKP öncesi benzer uygulama ve politikaları açıklamakta zorlanırlar. TC devleti tarihi boyunca, kısa sürelide olsa üç dönem hariç hiç bir zaman demokratik bir özellik göstermedi. Bununda nedeni hakim sınıfların demokratik olmaları değil, kitle hareketinin iktidarlarını zorlamasından kACaynaklı, hareketi denetim altına almak için verilen tavizler nedeniyle, faşist uygulamalarında kimi esnemeler gerçekleştirmesiyle yaşanmıştır. Kısacası kuruluşundan günümüze kadar TC'nin üzerinde yükseldiği zemin faşizmdir.

 

Dolayısıyla TC devleti, AKP iktidarıyla faşistleşmemiştir. AKP faşizmi tezini dillendirenler gerçekte, AKP öncesini aklamakta ve hatta bu politikalarıyla AKP'nin eline koz vermektedirler. T. Erdoğan'ın her fırsatta, “Cehape zihniyetine ve uygulamalarına” çakması boşuna değildir. Çünkü halk kitleleri kendi tarihsel pratiklerinden de çok iyi bilmektedir ki, bu devlet AKP öncesinde de kendisine zulüm olarak, faşist baskı ve katliamlar olarak görünmüştür.

 

Faşizmin halka saldırısının tarihselliği, boyutu ve hemen hemen her kesimi hedefleyen pratiği, bugün halkımızın kendisini “Müslüman” olarak, “dindar Kürtler” olarak vb. vb. tanımlayan geniş bir kesimin T. Erdoğan'ın arkasında saf tutmasının arka planını oluşturmaktadır. T. Erdoğan boşuna “yeni Türkiye”den bahsetmiyor. Çünkü halkımız “eski Türkiye”nin kendi hayrına olmadığını yaşadığı pratikten çok iyi biliyor. Halk düşmanı T. Erdoğan, çok iyi bildiği bir işi yaparak, geçmişte halka yönelen faşist terörü, kendi terörünü meşrulaştırmak için başarıyla kullanıyor! Mağduriyet tezgahtarlığına soyunup pazarlama yapıyor.

 

K. Kılıçdaroğlu yaşanan pratiklerden hareketle T. Erdoğan'a haklı olarak “diktatör” demektedir. Belki de tek doğru söylediği şey budur ama bunu da çarpıtarak yapmaktadır. Evet, T. Erdoğan kuruluşundan günümüze kadar faşist bir niteliğe sahip TC devletinin başbakanı olarak faşist bir diktatördür. Ama T. Erdoğan'ı faşist yapan, onun yönettiği devlet aygıtının faşist karakteridir. T. Erdoğan'ın fıtratındaki faşistlik, TC'nin geleneksel yapısıyla tencere kapak olmuştur.

T. Erdoğan'a diktatör diyen Kılıçdaroğlu'nun çözümü nedir? “Korkmayın Cumhuriyet var, demokrasi var”(!) Yani demek istiyor ki Kılıçdaroğlu, “Tayyip diktatör ama demokratik Cumhuriyet var”(!) “Devleti diktatörden kurtarmak” gerekir vb. vb. Kısacası nereden bakarsanız tutarsızlık, nereden bakarsanız ahmakça!

 

Gezi'den beridir iktidarın artan bir şekilde en ufak bir hak arama talebine yönelik azgın faşist saldırısını, “AKP faşizmi” olarak tanımlayan başta ana muhalefet partisi olmak üzere çeşitli çevrelerin, Kemalist faşizmi aklamaya hizmet eden bu tanımlamaları geçmişe yönelik bir itirafı da içeriyor aslında.

Çünkü bugün yaşananları faşizm olarak adlandıranlar, AKP öncesi yaşananları, Cumhuriyetin 90 yıllık tarihini nereye koyacaklar! Denilebilir ki AKP'nin artan faşist saldırıları, tek bir şeye yaramıştır: Eskiden Türkiye'nin faşist olduğunu ve dolayısıyla, illegal mücadelenin ve silahlı mücadelenin temel alınması gerektiğini söyleyenlere “uzaydan gelen” muamelesi yapan, “dogmatik”ler ve “marjinal gruplar” olarak saldıranlar, bugün o “marjinal”ler ile aynı söylemde buluşmuşlardır!

Hakim sınıfların bir kliğinin temsilcisi Kılıçdaroğlu başta olmak üzere, bir kısım çevrenin T. Erdoğan'ın diktatörlüğünü dillendirmeleri, “AKP faşizmi” kavramını ileriye sürmelerinin nedeni, kitlelerin son bir yıldır artan bir şekilde düzen dışı eğilim içinde bulunmalarıdır. Kitlelerin mücadelesi ve basıncı, faşizmin baskısıyla birlikte, bu çevreleri, kitlelerin tepkisini düzen içinde tutmayı amaçlamasını getirmektedir. Bir nevi bu söylemlerle “gaz” alınmaktadır!

Çünkü Gezi'den beridir toplumsal yaşamın somut pratiği, bir kez daha ve bir kez daha ülkemizde silahlı mücadelenin gerekliliği dayatmaktadır. Kendisine karşı gaz bombası atan polise, bombası iade edilmekte, TOMA'ların saldırısı taşlarla, molotoflarla ve barikatlarla yanıtlanmaktadır. Faşizmin halka silahla saldırısı ise silahla yanıtlanmaktadır. Gezi'den itibaren faşizmin halka saldırısında ona yakın genç katledilmiş, onlarca insan kör olmuş, binlerce insan yaralanmış, yüzlerce insan tutuklanmıştır. Gelinen aşamada barikat başlarında, sokaklarda mücadele içinde olan kitlelere faşizme karşı mücadelenin nasıl olması gerektiğini sorduğunuzda size doğru yanıtı vereceklerdir.

 

Halkımızın sokaklara çıkan, barikat başlarında yer alanların önemli bir kesimi kendisine karşı yönelen faşist devlet terörüne yönelik devrimci şiddetle yanıt vermenin gerekliliğine her geçen gün daha da inanmakta, görmekte ve bilince çıkarmaktadır. Fikirler bilinçlere eylemlerle yerleşmektedir. Sokağa çıkan, en küçük hal talebinde bulunan halk kitleleri devletin faşist yüzünü görmektedir. Faşist şiddetle yanıtlanmaktadır.

Faşist şiddete karşı mücadelenin şiddeti içeren yöntemlerle olması gerektiği sokaklardaki halkın bilincinde yer etmiştir. Çünkü faşizme karşı mücadele ise, doğal olarak, -eğer gerçek bir mücadele verilmek isteniyorsa,- şiddeti de içermek zorundadır. Çünkü eğer bir ülkede diktatör varsa, faşizm varsa orada, demokrasi ve özgürlük için mücadelenin yolu bellidir. Tarihte bunun örnekleri vardır. Hiçbir diktatörlük oyla, sandıkla yıkılmamıştır!

 

“Eski Türkiye”den “Yeni Türkiye”ye: Çözüm!

Faşizm sadece şiddet araçlarıyla saldırmamaktadır. Aynı zamanda yoğun bir ideolojik, politik, kültürel saldırı içindedir. Bunun örnekleri devletin ideolojik aygıtları vb. bağlamında çoğaltılabilir. Halkın faşist zulme isyan etmemesi için her yol kullanılmaktadır. Bu, bir yandan şu an iktidarı elinde bulunduran hakim sınıf kliği için geçerli olmakla birlikte, diğer yandan muhalefette olan hakim sınıf kliğinin politikalarıyla da sürdürülmektedir. Amaç düzenin, devletin bekasıdır!

 

Şu an iktidarı elinde tutan hakim sınıf kliğinin kendisini meşrulaştırma argümanlarından biri olarak “yeni Türkiye” söylemi kullanılmaktadır. Faşizmkendisini savunmak için “eski” Türkiye'ye gönderme yapmaktadır. Oysa halkımız açısından kimi nüanslar dışında değişen bir şey olmadığı ortadadır. Kemalist faşizmin artık iyiden iyiye sürdürülemez olan kimi politikaların değiştirilmesi bize “devrim” olarak sunulmaktadır! M. Kemal'in “efendiler bu şapkadır” söylemi ve pratiği ile T. Erdoğan'ın “ah benim başörtülü bacılarım” söylemi ve pratiği çok uzak değildir. Bunun nedeni her iki gericiliğin üzerinde yükseldiği temel aynı olmasıdır.

 

Bu nasıl “devrim”dir ki “eski” Türkiye'de de çocuklar ve gençler bombayla, kurşunla katlediliyordu, “yeni” Türkiye’de gençler kafasından kurşunlanıyor, gaz bombasıyla ya da odunla döve döve öldürülüyor? “Eski” Türkiye'de çocuklar katlediliyor, işkence ediliyor, tutsak edilip tecavüze uğruyorlardı. “Yeni” Türkiye'de de çocuklar aynı muameleye maruz kalıyor.

Pozantı Hapishanesi'nden Sincan Hapishanesi'ne çocuk işkenceleri ve tecavüzleri hatırlansın! Daha “15'inde bir fidan Berkin Elvan”ın kanı yerde duruyor. Özellikle Kürt çocuklarına bu zulmü reva görenler, bu çocuklar dağlara çıkınca feryat figan ediyorlar. Hatta hızını alamayan kimi gazetelerin iddiasına göre; “ilaçla uyutup kaçırıyorlar.” (Akşam 28.05.14) Bu gazeteci müsveddeleri çalışırken ne içiyorlar bilemeyiz ama “milli içecek” ayran içmedikleri kesin. Ancak ve ancak faşist bir kafa böyle iktidar yalakalığı yapabilir, böyle manşetler attırabilir.

 

Ama daha da “anlaşılır olan”, sağcısıyla “solcu”suyla bütün basının, ya da daha doğru ifadeyle Türk hakim sınıfların hepsinin dağa çıkan Kürt çocukları konusunda aynı refleksi göstermeleridir. Aydınlık, Akit, Akşam “haberciliği”nin, AKP ile MHP ve CHP'nin dağa çıkan Kürt gençleri hakkında aynı çizgide buluşması tesadüf değildir. Hakim sınıfların dağa çıkan Kürt gençlerinden korkusu sebepsiz değildir. Çünkü onlar açısından asıl tehlike dağda elde silahla dolaşan gençlerdir. Ve bu isabetli bir korkudur! Sınıfsal içgüdüyle ilgilidir.

Kürt hareketinin her ne kadar “çözüm süreci” adı altında, silahları çalıştırmaması ve bu anlamıyla, hakim sınıflar açısından an itibariyle somut bir tehlike oluşturmaması, kaldı ki Öcalan'ın “silahlı mücadele döneminin kapandığı”nın ilan etmesine rağmen, silahlı güçlerin varlığı ve üstelikte halen dağa çıkışların yaşanması, TC devletini bütün klikleriyle birlikte rahatsız etmektedir. Çözüm süreci denilen ama ulusal hareket dışında devletin adım atmadığı ve hatta askeri yapılanması başta olmak üzere pek çok alanda kendi konumunu güçlendirdiği bir aşamada, Kürt gençlerinin dağa çıkmasına yönelik örgütlenen karşı devrimci psikolojik kampanya, bize faşizmin neden çekindiğine ve dolayısıyla devrimi hedefleyen bir gücün nereden yürümesine gerektiğine dair fikir vermektedir. Faşizm neye saldırıyorsa orada bir doğru vardır!

 

Aslında günümüzde silahlı mücadeleyle siyasi mücadeleyi ayrı yerlere koyan anlayışlar vardır. Bu algının oluşmasında, faşizmin ve onun yeminli kalemşorlarının payı olmakla birlikte, bizzat Kürt hareketinin ve Öcalan'ın payı vardır. Kürt hareketi önderliğinin girmiş olduğu süreci politik olarak meşrulaştırmak için, “silahlı mücadele döneminin bittiği, siyasi mücadele döneminin başladığı”ndan ve bunun içinde faşizmin “siyasal mücadelenin önünü açması” gerektiğinden bahsedebilmektedir.

Oysa bu hareket 30 yıllık tarihinde silahları konuşturarak siyasi mücadele yürütmüştür. Şimdilerde silahlı mücadeleyi bu şekilde propaganda etmesi ve siyasi mücadeleyle karşı karşıya getirmesi onun andaki politik yönelimiyle uyumludur ve pek tabi ki doğru bir ele alış değildir. Yarın silahların kullanılması kendisini dayattığında bu teorik tespitlerin faşizmin elinde güçlü argümanlar olarak kullanılacağı, geçmiş dönem derslerinden fazlasıyla tecrübe edilmiştir. Ki bu ülkede faşizm yerle bir edilmediği sürece, silahların konuşacağı mutlaktır. Kürt hareketi de yaşamın bu gerçeğinden kaçamayacaktır.

Silahlı mücadele ile siyasal mücadelenin birbirinden kopuk ve ayrı şeyler olmadığı, silahlı mücadelenin bizzat siyasi mücadelenin kendisi olduğu ve bunun yanında diğer mücadele biçimlerini yani barışçıl eylemleri ve örgütlenmeleri reddetmediği son derece açıktır. Öte yandan belirtmek gerekir ki silahlı mücadele demek sadece İstanbul'un bazı mahallelerinde silahlı A/P yapmak değildir.

Bu tarz bir pratik değerli olmakla birlikte, silahlı mücadele denilince asıl kavranması gereken halkanın kırlık bölgelerde gerilla savaşını güçlendirmek olduğu unutulmamalıdır. Bilinmektedir ki ülkemizde Kürt ulusal hareketi dışında komünist hareketin gerilla gücü bulunmaktadır. Bu durum çok önemli bir tarihsel olanağa işaret etmektedir. Yani ülkemiz sınıf hareketi akacak bir mecraya sahiptir. Dolayısıyla kitlelerin haklı ve meşru tepkilerinin, eylemlerinin akacağı mecra bellidir.

 

Bugün eskisiyle yenisiyle faşizme karşı yapılması gerekenler belli olduğu gibi, yapılması gereken layıkıyla yerine getirilmediğinde ne olacağı da yıllar önce ifade edilmiştir: “Bugün kırlık bölgelerde köylü kitlelerinin başına geçip silahlı mücadeleyi örgütlemeyen ve kararlı, tutarlı, azimli bir şekilde yürütmeyen bir komünist hareket, komünist sıfatına layık olamaz ve devrimci kitlelerden tecrit olur. Bugün ülkemizdeki devrimci mücadele çok önemli bir noktaya, silahlı mücadele yolunu tutmayan bir akımın, bunun adı isterse komünist hareket olsun, kitlelerden tecrit olacağı bir noktaya ulaşmış bulunuyor.” (İbrahim Kaypakkaya,  7-8 Şubat 1972 DABK Kararı, Bütün Eserleri, Umut Yay. S. 447, bold bn.)

103216

Devrimci iktidar hedefiyle çalışmalarımıza yüklenelim!

Türkiye; sokaklarıyla, meydanlarıyla, doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine son 1,5 yıldır sürekli “hareketli” durumda.

Gezi İsyanı, 17-25 Aralık yolsuzluk karşıtı eylemler, Soma katliamına tepkiler ve Kobane serhıldanıyla; gencinden yaşlısına, her mezhepten ve milliyetten kadın-erkek halkımız milyonları bulan sayılarla sokaklara döküldü.

Kürtler savaş istemiyor

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Sayın Cemil Bayık: “Biz Türkiye halklarına duyduğumuz saygıdan dolayı yeniden silahlı mücadele başlatmak istemiyoruz”, diyor ve ekliyor; “ ama bu süreç de, Türkiye için son bir şanstır.”

Dikkat edilirse burada saygı halklara, şans ise devlete oluyor.

Dêrsim Dağlarının beklentisi---Ergin Doğru

Dêrsimliler ve dostları, Dêrsim Soykırımı ve Dêrsim kimliğinin geleceği açısından yeni bir sıçrama yapmak zorundadır. Öncelikle yüreği Dêrsim'le atan herkes, "Ne yapmalı” sorusunu kendisine sormalıdır.

”SAF TÜRK OLMAYANIN HAKKI, HİZMETÇİLİK VE KÖLELİKTİR” (M.E.B.) Sait Çetinoğlu

Resmi İdeoloji’nin Seyir Defteri Resmi Tarih ve “Azınlıklar”

Tarihin hiçbir safhası eğilmeyen, dönmeyen ve daima yüksek duran Türkün başı bu badirede de yine yüksek ve vakur kaldı. Tanrı istemiş ki bütün eğilen başlar, solan tarihler içinde Türkün başı eğilmesin, tarihi solmasın. İnsanlık, vicdan,şeref ve haysiyet örneğini Türk denilen abideden alsın… Türkiye Türklerindir.

Mahmut Esat Bozkurt (Saday-ı Hak,25 Mayıs 1924)

MAHÇUPYAN , BİZİ MAHÇUP ETTİ

Henüz 301 kişiye mezar olan Soma maden ocağının yaralarını sarmadan,bu sefer acı haber Ermenek maden ocağından geldi.Yine aşırı kar ve işgüvenliğinden mahrum çalışan 18 işçinin hayatını kaybettiği maden ocağından 20 gün olmasına rağmen katledilen madencilere ulaşılamadı.İlkel ve kaba yöntemlerle yürütülen kurtarma çalışmalarında maalesef bu gidişle ulaşılamayacağı kaygısını taşıyorum.Dileğim bunda yanılmış olurum.

ABD, Türkiye’yi kurtardı!

Otuz dokuzuncu gününe giren Kobanê direnişi, YPG/YPJ ve halkın büyük direnişiyle devam ediyor. Bu süre zarfında Hegemon güçlerin verdiği destek ile IŞİD’in üstün teknikli yoğun saldırıları karşısında direnişe geçen Kürt halkı hem bölge de ve hem de Türkiye metropollerinde serhıldana kalktı. Kuzey Kürdistan halkının bu tepkisi hapsedilmiş atom moleküllerin tepkimeleri gibi kabuğunu kırıyordu. Türkiye metropolleri ve Kuzey Kürdistan birkaç gün içerisinde yangın yerine döndü. Yaşanan olaylarda elliye yakın yurttaş yaşamını yitirdi. Gidişat bir iç savaşın provası gibiydi.

Seyit Rıza Onurumuzdur, cesaretimizdir, geleceğimizi aydınlatan geçmişimizdir…

Yazmak bireysel olduğu kadar evrensel bir eylemdir aynı zamanda, bu kaygıyı taşıyanlar ise bir satır yazmadan önce bin kere düşünmelidirler. Üzerinde çalıştığım bir dosyaya kendimi kaptırınca gündelik yapay polemiklerden ister istemez uzaklaşıyorum. Ama öyle bir an geliyor ki köşe başlarını tutmuş pespaye kalemşörler bilinçli dezanformasyonlarını uygulamaya koyuluyorlar, geçmişlerindeki kanı gelecekleriyle yıkamaya çalışan geleneklerin temsilcileri kutsallarımıza dil uzatma cüreti gösteriyor, o zaman onlara hiç değilse ferdi bir cevap verme gereği hissediyorum.

Hazan Mevsimi – Ulm`lü Piro`yu Kaybettik :Cihan Erdoğan

 İlk defa böylesine büyük, kalabalık ve düzenli bir tren garı görüyordu.
İri yarı sarışın kadın ve erkeklerin arasında bir cüceden farksız görünmesinin komikliğinden ziyade, yitip gitme korkularına kaptırmıştı kendini.
Dilini bilmediği, yağmurunu tanımadığı bu ülkede, birbirine karışmış insan renklerinin, renk tonlarının ortasında kaybolup gitmişti sanki.
Tren garını altüst eden gürültülü müziğin tınılarından başka hiçbir şeyin anlamını, derinliğini çözemiyordu.
Gök gürültüleriyle birlikte boşalan yağmurun bile yabancısıydı.

Karadeniz'in utanç tablosu;Ünye'nin soytarı çocukları:Tamer Çilingir

52 soytarı, üzerinde ilkokul önlükleri ellerinde bayraklarla Mustafa Kemal’in türbesini ziyaret etmişler 10 Kasım’da. Kendilerine ’’Ünye’nin Dünkü Çocukları’’ adını vermişler. Aralarında 40 ila 60 yaşlar arasında esnaf, emekli, siyasi parti temsilcileri ve öğretim üyelerinden kişiler bulunuyormuş. Grubun başkanı olduğunu söyleyen Ordu Üniversitesi Matematik Bölümü Öğretim Görevlisi Ahmet Erkan Birben, beyaz yakalı önlüğü ve bayraklarıyla muhabirlere poz verirken, bağıra çağıra bir marş söylüyor aynı zamanda.

“ÇÖZÜM SÜRECİ”: Kitlelerin Devrimci Gücünün Denklem Dışında Tutulması Mı?

Çözüm süreci bir kez daha devletin kıskacına girmiş durumda. Devletin çözüm sürecinden anladığının PKK’nin silahlı mücadelesinin öncelikle tasfiye edilmesi, buna paralel olarak ideolojik ve politik olarak da bir tasfiye gerçekleştirerek Kürt meselesini kendi siyasi egemenliği içinde uzun süre uykuya yatırmak ve Ortadoğu politikasında bir sıçrama tahtası olarak kullanmaktı.

“Mahsus mahâl”(ler)in hâl-i pür melâli[1]

“Duvarda kaldı gözlerim Dalmışım.”[2]
‘Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi’nin, “Mahsus mahâl”lerin hâl-i pür melâlini gündemleştiren “Hasta Mahpuslar Sorunu ve Çözüm Önerileri” Sempozyumu’nun “Çözüm Önerileri”ne yönelik “Üçüncü Oturumu”nun moderatörlüğünü Hasan Gülbahar arkadaşım yönetecekti.
30 yıl zindanda yatan Gülbahar arkadaşım şimdi burada değil, “5.5 yıl daha yatacaksın!” diyen zalimler tarafından tekrar Mersin zindanına kapatıldı…[3]

Sayfalar