Kendini Aldatma Sanatı ( Emre Erdal)
Sanat gibi incelik ve üstün yaratıcılık gerektiren saygın bir etkinliğin, aldanma/aldatılma ve kendini kandırma gibi hiç de güzel şeyler çağrıştırmayan zihni tasarım ve edimlerle ne ilgisi var denilse yeridir. Öyle ya, toplumsal yaşamın, insan ruhunun bütün labirentlerine destursuz dalan, sorgulayan sanatın kendini ya da dışındakileri aldatma gibi misyonlarla ne işi olabilirdi?
Hani sıklıkla duyarız ya, “insan düşünen hayvandır”, “alet yapan hayvandır”, “ sosyal hayvandır”… diye. Bu listeye bir de ‘insan kendini aldatan hayvandır’ şeklinde bir ek yapsak çok da haksızlık yapmış sayılmayız…
Diğer canlılarda rastlanmayan kendini aldatma hali, en genel manada birey ve toplulukların kendilerini gerçek dışı, olgularla bağdaşmayan şeylere inandırması olarak tanımlanabilir. Türümüzün tarihi kadar köklü bir geçmişe sahiptir bu zihinsel yanılsama kusuru. İnsanın sonsuzluk algısı ve ölümsüzlük arzusu, onun kendini aldatmasının da sosyopsikolojik ilk nedenidir muhtemelen.
Eldeki veriler ebeveynlerimizin büyü ve totem ile başlayan evrensel yolculuğunun politeist ve monoteist dinlere, oradan da günümüzün modern/postmodern fetişlerine ulaşan bir seyir izlediğini gösteriyor bizlere.
İlk totemci toplulukların tanrılarına/cansız nesnelere atfettikleri ruhlar için ödedikleri türlü kefaret, günümüzde “devletin bekası, vatanın milletin bölünmez bütünlüğü uğruna” gençlerin davul-zurnalı ritüeller eşliğinde ölüme sürülmesi formunda yoluna devam etmektedir örneğin. Olmayan cennet ödülüne kavuşmak ya da hayal mahsulü tanrı(lar) için “şehit” (kurban) vermek, özünde binlerce yıllık izlekleri takip etmek değil de nedir?
Kanma, kandırılma ve kendini aldatma ilişki ve eylemlerinin yaratıcısı olan insan, bu ilişkileri kurumlaştırmanın, üzerini ise teolojiden sanata, ahlaktan inanç temelli edebi/kültürel ürünlere varan bin bir örtüyle örtmenin mimarıdır aynı zamanda.
Hayalindekini gerçeğin yerine koymanın, üzerinde bir kültür ve yaşam tarzı inşa etmemin “kime ne zararı var ki” denilebilir belki. Başkasına empoze edilmediği, ferdi inanç dünyası içinde kaldığı sürece isteyenin kendini istediği dozda kandırmasının pek de sakıncası olamaz elbette.
Ne var ki kendini aldatma/kandırma edimi her daim şahsi sınırlar içinde kalmıyor maalesef. Kutsama-tapınma gibi zararsız görünümlü ritüeller muktedir azınlıklarca manipüle edildiğinde pekâlâ büyük suç ve cinayetleri mayalayabiliyor. Hele de mülkiyet, iktidar, namus-ahlâk ve “mala çökme” alanlarında.
Kendini Aldatma Türleri
Kendini aldatma biçimlerinin kişiden kişiye, bir sosyal/sınıfsal kategoriden diğerine değişen binbir versiyonu olduğuna kuşku olmasa gerek. Bunun en bilinen türü hiç kuşkusuz, aklın nüfuz etmekte zorlandığı din/inanç aleminde oluşanıdır. Doğal afetlerin, acımasız sınıflı toplum gerçeklerinin çaresizliğe ittiği yoksul yığınlardaki ölüm sonrası hayat, tanrı kültü, büyü, dua ve bedduanın yaptırım gücüne duyulan inanç, “bu divanda olmazsa, ulu divanda…” nihai adaletin tecelli edeceğini sanması şeklindeki öz aldanıştır.
Virüsleri “Allah’ın insanlığa bir cezası” gibi gören/gösteren mukadderatçı zat ile, bayrak, şehitlik ve devlet makamının “kutsal”lığı masalını pazarlayan resmî milliyetçi zevat, barikatın aynı tarafında buluşur. Buna “kutsal aile”cilik oyununda başrol oynayarak naif kalabalıkları hiyerarşik bir toplumsal düzenin ebediliği mitosuna inandıran arkaik ve modern ruhbanlar da dahildir tabi. Tüm bu güruhun elbirliğiyle oluşturduğu kültürün tarihe bahşettiği ise şudur: Aklın felce uğrama durumu olan inanç ve onun ürettiği rıza, tevekkül ve biat…
Kendini ve başkasını kandırmanın, kollektif yalan ve riyakârlığın bir diğer alanı da Namus-ahlak bataklığıdır. Burası, aldanmanın/aldatmanın, toplumsal çaplı yağma ve tecavüz suçlarının gizlendiği, mazur ve meşru gösterildiği bir çirkef çukurudur. Dr. Cemal Dindar’ın, “Ahlakçılık eninde sonunda içerdeki ahlaksızlığın, vicdansızlığın perdesidir” sözü bu alanda yaşananların çarpıcı bir özeti gibidir.
Montesquieu, “Ayrı ayrı birer ahlaksız yaratık olan insanlar, toplu oldukları zaman namuslu kişiler olurlar” derken de asırlık bir toplumsal gerçeğe ayna tutmaktadır.
Okur-yazar elit alemde görülen kendini kandırma biçimi tabii ki hacı emmi ve hacı teyzelerin günah sildirmeye/cenneti hakketmeye yönelik arzularından farklıdır. İnsanlığın küçük bir kesiminin açgözlülüğünü azdırdıkça azdıran, büyük çoğunluğunu ise sefaletin ve cehaletin çukuruna iten mevcut uygarlık modelinin temelden aşılması için eylemli çabaya yanaşmayan bu entelektüel yığın, çoğunlukla yakınarak, ara sıra da iyi dileklerde bulunarak aydın sorumluluğunu yerine getirmiş olmaktadır. Dahası, düşünür edaları eşliğinde taşıyıcılığını yaptıkları ikinci-üçüncü el fikirlerle de insanlığın geleceğine büyük izler bıraktıklarına kanidirler.
Mülksüzlüğün dervişane faziletlerine şiir yazan ama aynı zamanda mülk edinmek için soluksuz koşturan şairin, bir ilahiyatçıdan geri kalmayan “ilerici” filozofun, herbiri birer mehmetçik edasıyla konuşan sosyal bilimcinin tezatına da kolaylıkla mazeret bulunabiliyor bu cenahta. Ne de olsa‘insan istediğine yol bulur, istemediğine bahane” …
Egemen güçlere hafiyelik, büyük çıkarlara misyonerlik gibi kötü ünlü meslekler de kendini aldatmanın klasik hallerindendir. Bu kategorinin mensupları, çok küçük çıkarlar karşılığında ortak oldukları suçların ilelebet gizli kalacağını sanırlar. Bir son kullanım tarihleri bulunduğunu çoğunlukla anlayamazlar.
Sosyal medya ağlarının, başka şeylerin yanı sıra- kendini aldatma hususunda da çevrimiçine alınan 4,5 milyar insanın önüne yepyeni ufuklar ve tuzaklar açtığı aşikâr. Özellikle de reklam, pazarlama, tüketim, magazin kirlilik, bilginin ve de bizatihi insanın kendisinin deformasyonu gibi sahalarda.
Bu ağlar, içinde fikir bulunmayan birbirinden “güzel yazılar”dan, herkesin kendini doğruladığına inandığı veciz sözlerden, özlü aforizmalardan adeta geçilmez haldedir.
Sanı ve sanrıların kol gezdiği bu alem, çoğunluk kullanıcının (ölçülü, bilinçli kullanan çok küçük bir azınlık dışında) birkaç bin kişilik sanal cemaatlere sahip olduğuna inandığı, gönderilen ruhsuz emojilerin büyüsüyle düşünce, sanat ve siyaset öznesi olduğu yanılsamasına kapıldığı ibretlik bir laboratuvar gibidir.
“Sayıları 3,8 milyarı bulan sosyal medya kullanıcıları” arasında neredeyse gün boyu fotoğraf/video yayını, giyim-kuşam defilesi yapan yüz binlercesi altı boş bir narsizmin anaforuna çekilmektedir. Neoliberal kapitalizmin ve onun ideolojik varyantlarından biri olan postmodernizmin son otuz yıl boyunca “seçmen özgürdür”, “tüketici haklıdır”, “her bireyin kendi doğrusu vardır” cinsinden vaazlarının kollektif eyleme karşı bireyi nasıl pohpohladığı; üstelik bunu yaparken aynı özneyi nasıl bir yanılsamanın tutsağı haline getirip değersizleştirdiği hakikati gelinen aşamada çok daha berrak halde görülebiliyor.
Son otuz yıl, özellikle de sosyal medyalı yıllar boyunca yüksek dozda yuttuğumuz postmodernizmin, “büyük anlatılar bitti, evrensel çözümler bitti, ideoloji bitiyor, temsil ve öncülük bitiyor, tarih bitiyor” … ‘Yürüyün ya bireyler ve mikro cemaatler! herbiriniz birer özne ve özgür kişiliksiniz! Biz’e, büyük birliklere ve kollektif harekete ne hacet! Ortak/evrensel doğru da ne oluyor, herkesin kendi doğrusu var!’ … mealindeki ufuksuzluk masallarının yüzgeri edilmesi gerekiyor artık.
Kendini Aldatmanın Sol Versiyonu
Devlet bilinci bulanmış, sosyalizm ufku kararmış, tutarlı anti kapitalist olma takati dahi kalmamış, parlamenter reformlarla örgütlü sermayenin despotik/faşist hükümranlığıyla baş edeceği hülyasına kapılan solun kendini aldatışından söz etmiyoruz. Dört nala yaklaşan ölümcül tehlike karşısında, “yok canım, gelenler kurt değildir”, “inşallah kurt değildir”, “hem kurt olsalar bile bizimle ne alıp veremedikleri olabilir ki” diyerek kendini avutan eşeklerin durumundaki aydınların dramından da…
Burada söz konusu edilen, son yarım yüzyıl boyunca eşsiz fedakarlıklarla dünyanın en gaddar, hilekâr ve soykırımcı egemenlerine, onların egemenlik aracı olan militarist/faşist cumhuriyet devletine karşı canı pahasına mücadele eden, ama bugün olması gereken yerin hayli uzağında bulunan komünizm ufuklu radikal solun öz aldanış dramıdır. Sosyal medya camlarından etrafa yayılan başat görüntü pek de iç açıcı değil ne acı ki.
İsim ve sembollerden ibaret partiler, bir tane derneğe dahi sahip olmayan sanal federasyonlar, seri üretim hızıyla “yaratılan” kurum ve “kurtuluş” hareketleri, geleceğe iz bıraktığına inanılan “tarihi içerikte!” polemik ve manifestolar, sonuçta aynı işi yapıp da “farklı” olduğunu iddia eden, grupçuluğun içinden grupçuluğu, bürokratizmin içinden diğerlerinin bürokratizmini, sosyal medya şirketlerinin icazeti dahilinde ötekilerin “yasalcı”lığını kıyasıya “eleştiren”, egoya egoyla karşı koyan, “ölüm haktır ama komşuya” diyen, devrimci ilerleyişin araç-gereçleri olması gereken örgütleri küçük mülk niyetine kutsayan, yetmedi üzerine kavgaya tutuşan, teoriye ve konjonktürel siyasi tespitlere bekçilik yapmayı devrimci misyon addeden ve karşılaştığı ilk fırsatta da tam aksi yöndeki makamlara talip olan ve neticede ne yapıp edip kendini kendi haklılığına inandıran düzinelerce “öncü” ve “özne”…
Azamet yüklü iddia ve hedefler ile hazin bir tezat ve dar döngü yan yana, iç içe…
Güney Kürtlerinin bir atasözüne göre, insan kafalarını pazara çıkarmışlar, ama sonuçta herkes gidip yine kendi kafasını satın alıp yerine takmış.
Sosyal ilişkilerimizde olduğu gibi siyasal yaşamımızda da pek çok davranışımıza yön veren değişik türden korku, kompleks, haset, yabancılaştırıcı iktidar hırsı, yetmezliklerini gizleme çabası gibi duygu, endişe ve kişilik zaaflarımızı genellikle ifade edemeyiz. Kendimize dahi itiraf etmekte zorlandığımız söz konusu ruhsal gerçekliği saklamayan veya ona dışsal gerekçeler icat ederek kendini kandırmayan (deliler haricinde) kaç normal insan bulunur acaba?
Belki kendimize de bir pay çıkarırız umuduyla, 1928 yılında Churchill’in bir silahsızlanma tartışması bağlamında, her bir devletin kendi şiddet kullanımını meşru kabul etmesinin korkunç sonuçlarını anlatan bir hikayesini aktarmakta yarar var:
“Bir gün, hayvanat bahçesindeki tüm hayvanlar silahsızlanmaya ve şiddetten vazgeçmeye karar verir. Gergedan, diş kullanımının barbarca olduğunu ve yasaklanması gerektiğini, ancak boynuz kullanımının aslen savunma amaçlı olduğunu ve serbest bırakılması gerektiğini belirtir. Geyik ve kirpi onaylar. Ancak kaplan boynuz kullanımına karşı çıkar ve dişlerin, hatta pençelerin bile onurlu ve barışçı olduğunu savunur. Nihayet ayı söz alır ve dişleri, pençeleri ve boynuzları reddeder. Ayıya göre, hayvanlar arasındaki anlaşmazlıkları çözmek için en iyisi güzelce kucaklaşmaktır.”
***
Kendini aldatma hüneri, ister sanat, ister bir evrensel insan hakkı olsun ve isterse de ruh sağlığına kimi faydaları dokunsun, böyle bir sanatsal yetenek ve hak kullanımından feragat etmek herkesin hayrına bir ileri adım olur…
Başka nedenlerin yanısıra zamana tezat teşkil eden önderlik paradigmalarının, her durumda kendine hak verme açmazının da katkısıyla oluşan kopma/koparılma ve dizginsiz saçılmalar, bu saçılmaların katladığı grupçuk enflasyonu bir kader değildir…
Sosyalist/komünist safların kendini toptan bir hiçleşmeye doğru sürükleyen bu zaman ve enerji kaybına samimiyet, liyakat ve uygulamayla dur deme ihtiyacı acildir.
Son Haberler
Dört Duvar Arasında Direnenler Dışarıdakiler İçin İnat Etme Manifestosudur
Yıllardır Sosyal medyada zindanları gündemde tutmak için güncel zindan haberlerini dışarıya ulaştırıp tutsak aileleri ve zindan arasında köprü olma misyonu ile tanınan bir hesapsınız. “Rojevazindanan” ismi ile dikkatleri üzerinize çekiyorsunuz. Twitter, instagram ve Facebook gibi geniş kesimlerin kullandığı bu mecraların hepsinde aynı anda aynı haberleri paylaşmanız da ayrıca emek isteyen bir çalışma. Biz Kaypakkayahaber sitesi olarak kitlesel refleks ve duyarlılık yaratmaya çalışan bu hesapları daha da iyi tanımak babında bir röportajı gerçekleştirmek istiyoruz.
Zafer ve yenilgilerle dolu bir tarih! Yarım Asırlık Mücadele Yolumuzu Aydınlatıyor
Proletarya partisinin kuruluşunun ve mücadeleye atılışının 50. yılındayız. Bu süre içinde mücadelesini kesintisiz sürdüren proletarya partisi, onu var eden koşullar devam ettikçe kuşkusuz varlığını devam ettirecektir.
Sınıf bilinçli proletaryanın öncü müfrezesinin ülkemizdeki varlık nedenleri, sistemin çöküntü içine girdiği günümüz koşullarında kendisini çok daha yakıcı dayatır duruma gelmiştir. Ve elbette ki proletarya partisi üstlendiği tarihsel rolü yerine getirecektir. Çünkü onun mücadelesine yol gösteren sağlam temellere dayalı ideolojik-politik pusulası vardır.
Eski sloganlar bugüne hitap etmiyor…(İsmail Cem Özkan )
Eski sloganlar atılıyor, eskisi gibi heyecanlı değil, çünkü ortam ve zaman değişmişti, eski sloganların ruhu da çoktan bizi terk etmişti... İnat ile eskiden kalan sloganlar atılıyordu ama o sloganlar bugünün sorununa yanıt vermiyor, sadece eski arkadaşlara "biz ayaktayız, yok olmadık, gelin bir arada olalım!" çağrısıydı. Fakat çoktan ayrılmıştık, ruhen bir arada ama eskinin yaratılmış öyküleri de abartılarak anlatılırken gerçeklikten uzaklaşmış ve eskinin yeniden yaşayacağı iyimserlik dışında bir arada olacağımıza dair her hangi bir şey söz konusu değildi...
Siyaset Yapma Tarzımız ve Verili Koşulların Önemi Üzerine
Son dönemlerde kurumlarımızın yaptığı konferanslarda, basın açıklamalarında `Verili koşullar` dan bahsediliyor. Verili koşullardan kasıt, somut koşulların somut tahlili.
Ölümsüz(ümüz)dür NÂZIM HİKMET[1]
“Pişman değilim yaşadıklarımdan,
öfkem belki de yaşayamadıklarımdan.”[2]
“Ew çend giringî pê bide jiyana xwe ku di/ heftêyem de jî wek mînak çandina darzeytûnê bibe// Öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,/ yetmişinde bile mesela zeytin dikeceksin,” dizelerinin hakkını bir komünist gibi yaşayarak verdi. Eylül 1961’in Doğu Berlin’indeki, “sözün kısası yoldaşlar/ bugün Berlin’de kederden gebermekte olsam da/ insanca yaşadım diyebilirim,” demeyi de sonuna kadar hak etti…
Türkiye’de Durum: Çürüme ve “Çökme!”
Açıklama: Aşağıdaki makale Türkiye Komünist Partisi-Marksist Leninist Merkezi Yayın Organı Komünist’in Mayıs/2022 tarihli 76. sayısından alınmıştır.
İnsanî Mecburiyet(İmiz)dir Aşk[*]
“Güzelliğin beş para etmez,
bu bendeki aşk olmazsa.”[1]
Lev Tolstoy’un “Gerçekten aşk var mı?” sorusu bana hep itici gelmiştir; William Faulkner’in, “Aşkı kitaplara soktukları iyi oldu, yoksa belki de başka yerde yaşayamayacaktı,” tespiti gibi.
“Neden” mi?
Var olmayan şey soru(n) da ol(a)maz, ders kitaplarına da gir(e)mez…
SADAT
Son günlerde gündem olan SADAT ve Özel Savaş Şirketleri'ni, yeni yayınlanan “EMPERYALİST TÜRKİYE” (El Yayınları) kitabımda ele almıştım. Oradan kısa bir bölümü yayınlıyorum
Türk Tekelci Devleti’nin Paramiliter Gücü[1]
Yusuf Köse
TKP-ML -MKP: Cesaretimizin Sönmeyen Meşalesi Komünist Önder İbrahim KAYPAKKAYA Ölümsüzdür!
Dostlar, Yoldaşlar;
Bugün burada, ülkemiz devriminin önderini, kökleri asla sökülmemecesine toprağın derinliklerine işlemiş bir geleneğin yaratıcısı İbrahim Kaypakkaya yoldaşı anıyoruz.
Bugün burada, Marksizm-Leninizm-Maoizm’in usta bir öğrencisi olan komünist önderimizi anıyoruz.
İbrahim Kaypakkaya, Diyarbakır zindanlarında işkenceyle katledilmesinden bugüne kadar geçen 49 yıl içinde gerek mücadele yaşamı gerekse de ileriye sürmüş olduğu tezler nedeniyle güncelliğini korumaktadır.
Anlamak, Hatırlamak Zamanıdır Şimdi[*]
“-Prometheus: Ölüm kaygısından kurtardım ölümlüleri.
- Koro: Nasıl bir deva buldun bu derde karşı?
- Prometheus: Kör umutlar saldım içlerine.”[1]
O sadece kasketli değil; kasketin en çok yakıştığı insandı.
Benjamin Franklin’in, “Bazıları 25’inde ölür ama 75’ine kadar gömülmezler,” saptamasını tekzip eden bir mücadelenin, direncin, tarihin -ve elbette acının- adıydı.