Cumartesi Ekim 10, 2026

Kaypakkaya ve 71 devrimcilerinden kopuş

TDH içerisindeki ’71 devrimci kopuşunun Türkiye açısından ve bir bütün devrimci hareket açısından önemi büyüktür. Artık yalnızca kalemler değil, silahlar konuşmaya başlamıştır. Deniz Gezmiş ve THKO ile başlayan sürecin takipçisi Mahir ve THKPC olmuştur. Devrimin bir şamar gibi patlamasını ve bozkırın tamamen kurumasını bekleyenlere karşı da komünist önder İbrahim Kaypakkaya ve kurucusu olduğu Proletarya Partisi doğmuştur. O dönemlerde Kaypakkaya’nın içerisinde olduğu PDA ve diğer devrimci çevreler halkın henüz silahlı mücadeleye hazır olmadığını, “bozkırın henüz kurumadığını” ileri sürerek, silahlı mücadeleyi sürekli ertelemişlerdir. Bu yaklaşımların yanında devrimci hamleyi faşist katliamcı TC ordusundan bekleyenler vardır. Mihri Belli, Hikmet Kıvılcımlı, Doğu Perinçek gibi öne çıkan isimlerin beklentilerinin bu yönde olduğunu söyleyebiliriz. Bu isimler ordunun ilerici bir nitelik taşıdığını savunarak, devrimci güçler orduya ve onun yapacağı darbeye yedeklemişlerdir.  Kaypakkaya yoldaş bütün bu çıkmazların, uzlaşıların içerisinde Marksizm’in, TDH içerisindeki kurucusu olmuştur. Hâkim ideolojinin sınıfsal niteliğini ortaya koyarak, bu “devrimci” çevrelere rağmen Kemalizm’i mahkûm etmiştir. Sorgulayıcı olmayı, eleştirmeyi hiçbir zaman ikinci plana atmayan tam tersine körü körüne inanmayan, sorgulamadan kabul etmeyen bir Kaypakkaya gerçekliği var önümüzde. Eleştirmekten hiçbir koşulda geri durmayan Kaypakkaya sorgulamanın önemini şu sözlerle ifade ediyor bir konuşmasında; “… Önder hata yapmaz anlayışından bir sefer kurtulmalıyız, sorgulayıcı olmalıyız, irdeleyici olmalıyız.” TİİKP revizyonizminden koptuğu dönemde bütün putlaştırmalara sorgusuz sualsiz itaate rağmen, gördüğü yanlışları eleştirmeyi bilmiştir. Ve bu sözler o dönemde TİİKP önderliğini ve hatalarını eleştirmekten geri duranlara söylemiştir.

Kaypakkaya yoldaşın Marksist devrimciliğinin temel yapı taşlarından birisi de silahlı mücadeleye bakış açısıdır. “Legalizmin ve burjuvazinin demokrasi aşkına” inanmak yerine illegal mücadelenin esas olduğunu savunmuştur. Demokrasi maskesi altındaki faşizm koşullarında ancak illegal mücadele ile bir karşı koyuş gerçekleşebileceğini belirtmiştir. Demokratik alana legal parti ve kurumlara sıkışmışlığın bir çözüm olmayacağın söyleyen Kaypakkaya illegal mücadelenin de esasının silahlı mücadele olduğunu söylemiştir. Kaypakkaya’nın silahlı mücadeledeki ısrarı elbette koşulların silahlı mücadele yürütmeye uygun olması, 15-16 Haziran işçi direnişlerinin gösterdiği gibi artık devrimin silahlı mücadele olmaksızın başarıya ulaşamayacağı üzerinden gelişmiştir. Kaypakkaya yoldaşın silahlı mücadeleyi ele alırken bir bütün mücadelenin esasına oturtması, silahı bir amaç olarak ele aldığı için değildir. Aksine silahlı mücadeleyi bir “amaca” değil, yani proletarya diktatörlüğüne giden yolda bir araç olarak ele aldığı içindir. Çokça düşülen yanlışlardan birisi de budur, silahın kutsanması ve devrimci mücadelenin yalnızca silahlı mücadele alanlarında şekillendirilmeye çalışılması. Esas olan bütün iradeyi silaha teslim etmek değil, bütün irade ve bilinçle o mücadeleyi yürütmektir. Silahlı mücadele, ideolojik mücadelenin rehberliğinde gelişmedikçe bilinçsiz bir amaca dönüşür. Kaypakkaya yoldaş, komünist bir devrimci olmanın gerekliliklerini yerine getirerek, teoriyi pratiğe dökmenin, yalnızca pratik veya yalnızca teori ile sınırlı kalmamanın, komünist bir devrimci olmak açısından önemini gözler önüne sermiştir. Yalnızca silahlı mücadelenin gerekliliğini savunmakla kalmamış, silahlı mücadeleyi kırlarda başlatmıştır.

TDH’de Kemalizm’den kopuş

‘71 devrimci kopuşu dediğimiz süreçte silahlı mücadeleye atılan devrimcilerin Kemalizm’den tam bir kopuşu sağlayamadığı aşikârdır. Kemalist ideolojinin niteliğini göz ardı eden TDH hâkim sınıfların ideolojisi olan Kemalizm ile uzlaşmayı ona karşı savaşmaya tercih etmiştir. TDH bunun sonucunda devletin niteliğini de çözümleyememiş MLM’den uzak bir ideolojik perspektif ile devrimcilik iddiasında bulunmuştur. Kemalizm’in o dönemdeki hâkimiyeti göz ardı edilemeyecek niteliktedir. Kaypakkaya yoldaş, sol içerisinde dahi bu denli hâkim olan Kemalizm’in eleştirisini bu koşullarda yapmıştır. Kemalizm tahlili ile Kaypakkaya yoldaş burjuvazi ile uzlaşının önüne daha en başından set çekmiştir. Yani yalnızca pratikte değil aynı zaman da ideolojik olarak da diğer devrimci hareketlere nazaran bir kopuş sağlamıştır. “Kemalizm soldur, milli kurtuluşçuluktur!” diyen devrimci önderlerin düştüğü yanlışa düşmemiş devletin ve Kemalizm’in sınıfsal niteliğini ortaya koymuştur. Kemalizm ile hesaplaşmayı hala başaramamış ve hala uzlaşı içerisinde olan çevreler mevcuttur. Şimdi içerisinden geçtiğimiz süreçte Kemalizm’in “sol” içerisindeki var olan etkileri daha fazla belirginleşmeye başlamış ve daha çok açığa çıkartılmıştır. Erken seçim tarihinin açıklanması ile birlikte CHP ile ittifak tartışmaları da gün yüzüne çıkmıştır. AKP karşıtlığı üzerinden politikalarını yönlendiren sözde devrimciler tam da Kaypakkaya’nın savaş açtığı dönemin devrimcileri gibi Kemalizm ve esasta devletin sınıfsal niteliğini göz ardı etmektedirler. Ve iki gerici klikten birini tercih etme yanlışına düşmektedirler, aynı zaman da çıkar yolu parlamentarizm de arayan bu anlayış ile Kaypakkaya’nın eleştirdiği legalizm bataklığına düşmektedirler.

Bu yaklaşımlar elbette ki Kaypakkaya’yı anlamaktan ve onun komünist önderliğini kabullenmemekten ileri gelmektedir.  Buradan çıkaracağımız sonuç şudur ki; Kaypakkaya’nın dönemin devrimcilerine sunduğu eleştiriler hala kavranamamış ve bir hesaplaşmaya gidilmemiştir. Sözünü ettiğimiz önderlik elbette ki bir kitleye liderlik anlamında değildir. Tam tersine şefçilik anlayışından uzak, komünist bir önderliktir. Kaypakkaya yoldaşın belirlemelerinin tahlillerinin kavranarak en doğru şekilde uygulanmasıdır. Aynı zamanda hiç eleştirilemez geliştirilemez gözüyle, kutsanarak, dogmatikleştirilerek bakılmamasıdır. Kaypakkaya’yı ve onu ve onun kopuşunu hiçe sayarak, politika üretmek, komünist önderliğini göz ardı etmek TDH açısından şu anda da karşılaştığımız sonuçları doğuracaktır.

Ulusal Sorun ve Kaypakkaya

Sınıfsal kopuşu sağlayamayan, burjuvazi ile uzlaşan tarihsel ilerlemeci çizgiyi mahkum ederek, burjuvaziye devrimci bir misyon biçen, bunun sonucunda siyasal alanda da ideolojik alanda da birçok yanlışa düşen devrimcileri hakim ideolojiye yedeklenmekle eleştirmiştir. Bunun en belirgin örneği ulusal sorundur. TDH içerisinde ulusal soruna dair kısıtlı çözümlemeler vardır. Devrimci önderler dahi tam olarak MLM çizgisinde bir ele alışa bir düşünceye sahip değillerdir. Kemalizm’in hâkimiyeti altında bu elbette ki mümkün değildir. Faşist Kemalist diktatörlüğün politikaları –özellikle T. Kürdistanı’ndaki- ele alındığında bu kopuşu sağlayamadan MLM bakış açısını yakalamak imkânsızdır. Ki bu kopuşu sağlamak yalnızca MLM bakış açısı ile mümkündür. TDH içerisinde var olan bu uzlaşının sonucunda şoven bir bakış açısı ile ulusal soruna yaklaşılmış ve devrimciliğin tarihsel görevi yerine getirilmemiştir. Kaypakkaya yoldaş bu yanlış yaklaşımların varlığında Lenin ve Stalin’in ulusal soruna dair çözümlemelerini referans alarak coğrafyamızda “milli meselenin esasını oluşturan” Kürt sorunu üzerine incelemeler yapmıştır. Kürt sorunu MLM ideolojisi doğrultusunda ele alan Kaypakkaya, Kürtlerin bir ulus teşkil ettiği belirlemesini yapmış ve Kürt ulusunun -başta Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı (UKKTH) olmak üzere- haklarının savunusunu yapmıştır. Ulusal meseleyi de sınıfsal bakış açısı ile ele alan Kaypakkaya, halk ve ulus kavramlarının birbirine karıştırılmasının yalnızca burjuvazinin işine yarayacağını ve Kürt halkına uygulanan katmerli baskının göz ardı edileceğini belirtmiştir. UKKTH savunulmaksızın komünist bir örgüt/devrimci olunamayacağını savunmuş ve şoven yaklaşımlarla mücadele etmiştir.

Ulusal sorunun günümüzde elbette ki daha keskin bir hal almış ve daha yakıcı bir yerde durmaktadır. Ne yazık ki o günden bugüne hala devrimci (demokrat çevreler içerisinde) şoven bir yaklaşım mevcuttur. Ve hala bu yaklaşımlar yalnızca hâkim ulusun burjuvazisinin işine yaramaktadır. Yalnızca T. Kürdistanı’nda değil bir bütün 4 parça Kürdistan’da bu sorun –farklılıkları olmakla birlikte- yakıcılığını korumaktadır. Geçtiğimiz dönemde yaşanan Êfrîn işgali ve hala devam eden Rojava’daki saldırı ve katliamlar buna en önemli örneklerdendir.

Kürt ulusunun ve devrimcilerin işgale, sömürüye, talana karşı mücadelesi sürmektedir. Ancak bazı “devrimci çevreler” emperyalizm ile işbirliği safsatalarıyla Kürt ulusunun haklı mücadelelerine “komünist devrimcilik” adı altında boşa düşürmeye çalışmaktadırlar. Bu safsataların dışında hiç çekinmeden devlete “Êfrîn’e nasıl gidilir” perspektifleri sunan “demokrat” kurumlarda mevcuttur. Bu yaklaşımlar ancak güçlü olandan taraf olma tavrı ile açıklanabilir ve Kaypakkaya yoldaşın dediği gibi hâkim ulus milliyetçiliğidir. Türk ve Kürt halkının birliğine karar vermektedir. Hâkim sınıfların şovenizm zehrini yaymaya çalıştığı Türk halkı içerisinde Kürt ulusuna düşmanlığı beslemektedir. Devrimci/demokrat çevrelerin şovenizm ile hesaplaşması elbette ki parçalanmak istenen birliği güçlendirecektir. Kaypakkaya’nın ardılları ve onun düşüncelerinin savunucuları olduğunu söyleyen bizlerin önünde duran görev onun tahlillerini, fikirlerini daha ileriye taşımak, geliştirmek ve günümüze uygun hale getirmektir. Kaypakkaya yoldaşın da tayin ettiği gibi ulusal mücadele demokratik bir muhteva taşır ve bu muhteva desteklenmelidir. Devrimci mücadele içerisindeki yakıcılığı göz ardı edilmemelidir. Mevcut durumda HBDH gibi bir gerçeklik vardır. Bu birleşik mücadelenin önemini ve gerek kitleler gerekse devlet nezdindeki etkisini görmedikçe Kaypakkaya yoldaşın, bizlere rehber olan görüşlerini anlamaktan o kadar uzak kalacağız.

Kaypakkaya yoldaşın katledilişinin 45. yılındayız. Aynı zamanda ulusal hareketin şehitlerinden, Haki Karer ve Dörtler’in de şehit düştüğü Mayıs ayı bizler için büyük önem taşımaktadır. Şehit düşen yoldaşlarımızın mirasına sahip çıkmak, birleşik devrimci mücadelemizin şehitlerine aynı bilinçle sahiplenmek, Kaypakkaya yoldaşın bizlere bıraktıklarına sahip çıkmakla eşdeğerdir. Onları anarken de bu şekilde ele almamız gerekmektedir. Faşizmin saldırılarının hat safhaya ulaştığı bu süreçten devrimci dayanışma ile sıyrılacağımızın ve bu saldırıları boşa çıkaracağımızın güvencesini bizlere, omuz omuza savaşarak, direnerek, şehit düşen ve hala bu mücadeleyi farklı alanlarda sürdüren yoldaşlarımız vermektedir.

(Bir Tutsak Partizan)

51118

Partizan'dan

Partizan'dan; Gündem ve güncel gelişmelere ilişkin politik açıklama ve yazılar. 

Son Haberler

Sayfalar

Partizan'dan

Hayallerimizi Emziren Yazmak Eylemi[*]

“Derin ıstıraplar güçlü karakterler doğurur...

Karakterlerin heybetine baktığında...
baştan aşağı yara izi doludur...”[1]
 

Kiminin Düşü, Ötekinin Karabasanıdır…[1]

“Gelecek; güçsüzler için ulaşılmaz,

korkaklar için bilinmezlik,
cesurlar için ise şanstır.”[2]
 
“Özel bir şirket uzaya adam yolladı diye heyecanlanıp insanlık ve gelecek adına umutlanmayı anlamıyorum. O uzay, o gelecek bizim değil. Sen ben, hepimiz o şirketler yaşasın diye salgın sırası işe yollanan kalabalıklarız. Sokakta gırtlağına basılanlarız. Cop, kurşun yiyenleriz.”
Ümit Ünal’ın 31 Mayıs (2020) tarihli twit’i böyleydi…

Münih Mahkemesi’nde Yargılayanlar Yargılandı!

15 Nisan 2015 tarihinde   gerçekleştirilen uluslararası bir operasyonla tutuklanan 10 devrimci hakkında açılan “dava”, 28 Temmuz 2020 tarihinde sonuçlandı. Alman Mahkemesi tarafından Müslüm Elma 6 yıl 6 ay, Erhan Aktürk 4 yıl 6 ay, Sinan Aydın 3 yıl 6 ay, Haydar Bern 3 yıl 4 ay, Banu Büyükavcı 3 yıl 6 ay, Musa Demir 3 yıl 4 ay, Deniz Pektaş 5 yıl, Sami Solmaz 3 yıl, Seyit Ali Uğur 4 yıl 6 ay, Mehmet Yeşilçalı 2 yıl 9 ay “hüküm” verilmiştir.

14 Ağustos’u Unutma!

14 Ağustos 2017 tarihinde Rojava’da kaybettiğimiz, enternasyonal devrimci, geleneğimizin önder savaşçılarından, alçak gönüllü-mütevazi, kimliksiz, sınır tanımayan, mazlumların cephesinde yer edinmiş, yaşantısını devrim ve sosyalizm uğruna adamış, Kaypakkaya sevdalısı Nubar Ozanyan’ı ölümsüzlüğünün 3. yılında saygıyla anıyoruz.

Nubar Ozanyan’ı Anıyoruz…

Gericiliğin her türüne karşı devrimci-yurtsever mevzilerde savaşan komünist savaşçılardan biriydi… 1956 yılında Yozgat’ta fakir bir Ermeni ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Genç yaşta annesini kaybetti.

İlköğretiminden sonra İstanbul’da İbrahim Kaypakkaya’nın düşünceleriyle tanıştı ve TKP-ML’de örgütlendi.

12 Eylül 1980 Askeri Faşist Cuntası’ndan sonra Fransa’da yaşamaya başladı. Burada başta Yılmaz Güney’in savunulması olmak üzere saflarında yer aldığı örgütlenmenin pratik tüm faaliyetlerine katıldı ve örgütledi.

Rojava’da Özerk Yönetimin petrolünü sahiplenmesi ve tepkiler

Uzun bir süredir SDG'nin denetiminde olan topraklarda bulunan petrolün çıkarılması, işlenmesi ve ticaretinin yapılması için Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin (KvDSÖY) Amerikalı Delta Crescent Energy LLC adlı şirketle bir anlaşma yaptığı/imzaladığı basına yansıdı. Anlaşma petrolün pazarlanması, mevcut sahalarının geliştirilmesi ve modernize edilmesini öngörüyor.

“Alt”, “Üst” Emperyalizm Tartışmaları Bağlamında Emperyalist Türkiye

Son günlerde Türk devletinin ne olduğu üzerine sol kesimde tartışmalar yapılmaktadır. Bu tartışma elbette kendiliğinden ortaya çıkmadı. Türk devletinin askeri, politik ve sermaye olarak saldırganlığının artışı ile paralel yürütülüyor.[1]

Laiklik Zarurettir

“Sekülerizmde gizem, maskaralık,

rahipler, seremoniler, sahtelik,

mucize ve cezalandırma yoktur.”[1]

 

Laikliği yeniden konuşmak zorundayız. “Olmazsa olmaz” bir kaçınılmazlık olarak acil gündem maddesidir laiklik meselesi…

Kimileri “olmayan” ya da “olduğu kadar”ıyla “Laikliğe ‘El Fatiha’…”[2] derken; “Türkiye laik değil”[3] saptamasına mündemiç realiteyle yüz yüzeyiz…

İktidarın “Kayıkçı Dövüşü”: İstanbul Sözleşmesi[*]

“burada daha ne kadar öleceğim?

yeryüzüyle gökyüzün aracısı olarak

bulutu haraca kestiğiniz yerde?”[1]

 

AKP’nin ayağı İstanbul Sözleşmesi’ne fena dolandı. İktidarının henüz “demokrasiyle barışık”, “AB hedefinden kopmamış”, seçmen desteğinin yüzde 50’lerde seyrettiği günlerde hazırlanmasına nezaret edip Türkiye’nin ilk imzacısı olmasını sağladığı “İstanbul Sözleşmesi”ne karşı parti çeperlerinden kopan “Kabakçı Mustafa İsyanı” ile karşı karşıya.

15-16 Haziran İşçi Sınıfınındır; Öğreten Tarihimizdir[*]

“düş değil bu hayal değil he hey be hey

yetmişbin dev işçim kalktı yürüdü.

kokuşmuş düzene sahip çıkanın

alnın çatına baktı yürüdü yürüdü yürüdü.”[1]

 

Karl Marx ile Friedrich Engels’in, “Gerçek hareketin her adımı, bir düzine programdan daha önemlidir,”[2] saptamasıyla betimlenen 15-16 Haziran 1970 işçi sınıfınındır; öğreten tarihimizdir hâlâ ve her zaman.

Ayasofya’nın Camiye Çevrilmesi Üzerine… Hakikat Değişmeyecektir!

Bazı kararlar, insanlığın gelişim evresinde aradan yüzyıllar geçmiş olsa dahi her zaman minnetle, saygıyla anılırken bazı kararlar ise ibretle insanlığın tarih sayfasında yer alırlar.

Son aylarda Ayasofya [HagiaSofia] Kilisesi üzerinde yürütülen ve gündem oluşturan tartışmalarda, insanlığın hizmetinde bir miras olan mabedin “kılıç hakkı” gerekçe gösterilerek camiye dönüştürülmesiyle tarihe kara bir leke olarak not düşülmüştür.

Sayfalar