Kadın Komünarlar: “Kelebekler Zamanı” Bizim Hikayemiz [1]
Dominik’te 1930’da iktidara gelen faşist Trujillo 1960’lara geldiğimizde hala iktidardadır. Ve faşist diktatörlüğün en büyük destekçisi ABD emperyalizmidir. deta bir toplama kampıdır. Ama baskının, zorun olduğu her yerde isyan da filizlenir, ama yavaş ama hızlı. Kimi zEn küçük itirazı, baskı ve şiddetle, ağır işkencelerle, ölüm timleriyle karşılar faşist diktatör. Küçücük ülke aaman işaret fişeği yakabilecek öncüler çıkar, işte isyana yol veren, ön açan çıkışlardır bunlar. Faşist baskı ve zorun en ağırı da bu işaret fişeğini yakanların payına düşer. Tıpkı Patria, Minerva, Maria Teresa kardeşlerin payına düşen gibi…
25 Kasım 1960 bir haykırışın, bir başkaldırının tarihidir. Orada salt öldürülen üç kadın yok. Faşist diktatöre karşı çıkan, itaat etmeyen ve özgür bir gelecek için mücadele eden üç kadın var. Onları salt mağdur olarak göstermek ve mücadeleleriyle birlikte anmamak, bir kavganın tarafı olarak görmemek belki burjuva hümanizmi açısından daha kullanışlı olabilir. Ancak biz tarihle bağ kurmak istiyorsak Mirabel Kardeşler’i politik duruş ve kimlikleri ile birlikte almak durumundayız. Ülkesinin ve kadınların özgürlüğü için kanat çırpan kelebeklerdi onlar. Faşist diktatörlüğe boyun eğmezliğin simgesidir. Kadına dönük şiddetle mücadelenin simge isimleridir Mirabel kardeşler. Onların şahsında, 25 Kasım, bugün, burjuvasından faşistine tüm erkek egemen devletlere ve kadın düşmanı uygulamalarına karşı mücadele günü olduğu gibi aynı zamanda “küçük Trujillo’ların her evin içinde uyguladıkları diktatörlüğe karşıtlık günü”[2]dür.
Her şey ailenin, özel mülkiyetin ve (kapitalist) devletin bekası için!
Bugün kapitalist sistemin kendisini yeniden üretmesinin bir ayağı da toplumsal cinsiyet rollerinin yeniden üretimidir. Adeta bir cins kırımı biçiminde yaşanmakta olan kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri en başta kapitalist sistemin beka sorununa gelip dayanmaktadır. Faşist devletin şiddeti en sakınmasızca kullandığı kesimdir kadınlar. “Önce kadınları vurun”da somutlanan tam da budur. Kadına dönük şiddetin kökenine inmek, kapitalist sistemin gelişimiyle atbaşı giden tabloyu da görmemizi sağlar.
Yine tarihe bakalım. Kapitalist sistemin ilk evrelerinde, kapitalist sistemin bir mülksüzleştirme stratejisi temelinde ilerlediği süreçlerde kadınlar ilk hedefti. Çünkü ilksel birikim rejimine geçiş sözkonusuydu. Veya kriz süreçlerine bakalım, tüm kriz süreçleri aslında kadının topun ağzına sürüldüğü süreçlerdir. Çünkü kriz süreçleri, aynı zamanda, yeniden yapılandırma stratejilerine geçiş süreçleridir. Ve bunun engelleyicisi olan herkes, herşey hedefe oturtulmuştur. Neoliberal sermaye birikim rejiminde yaşanan tıkanma (bugün Türkiye’de bunun ekonomik kriz haliyle daha da derinleşecek olmasını not edelim) aynı zamanda kar oranlarındaki düşme eğilimi ve azami artıdeğer sömürüsü için azami egemenlik arayışı, toplumun tüm hücrelerinde azami egemenliğin tesisi anlamına geliyor. Tikel-tümel ilişkisi… En küçük hücre: Aile! Burada yaşanacak herhangi bir otorite boşluğunun gelip varacağı yer kapitalist sistemin ve devletinin sorgulanmasıdır. Özgürlük çığlığının tüm topluma sirayet edeceğinden hareketle o çığlıkların hane içinde boğulmasına dayanan patriyarkal kapitalist sistemi en küçük hücresinden, sermaye bağları ve ağlarının geliştirilmesi ve korunmasından sorumlu olan devletine kadar her yönüyle hedefe koymaksızın bu kavga verilemez. Salt reformlarla ve protestoculukla malul bir kadın hareketi bugün çığlaşan cins sorunlarının çözüm gücü olamaz, kadın özgürlük mücadelesini yükseltemez.
Kadın sorunu kapitalist sistemin tarihsel olarak da bugün de beka sorunudur. Dün ilksel sermaye birikiminin ilk hedefi kadınlar olmuş ve bu bağlamda çizgi dışı olan, kapitalist çitlemeye gelmeyen tüm kadınlar cadı ilan edilip yakılmış veya ataerkiyi sarsan tüm kadınlar kırbaçla, recmle cezalandırılmıştı. Her şey ailenin, özel mülkiyetin ve (kapitalist) devletin bekası için! Patriyarkal kapitalist sistemde her şey gelip bu üçüne dayanmaktadır. O halde biz de öz savunma stratejimizi bu üç kurum ve yapıyı hedefler tarzda örgütlemeliyiz. Patriyarkaya karşı mücadelemiz kuşkusuz özel mülkiyet ve devleti de hedefleyecektir, ancak asıl sivri ucunu aile kurumuna ve onun ilişkiler sistematiğine yöneltecektir. Bu kaçınılmazdır. Ancak şunu atlamamalıyız, biz ailenin, özel mülkiyetin ve (kapitalist) devletin birbiri ile kopmaz bağını görmezsek sadece semptomlarla uğraşırız, sorunun kaynağına inemeyiz. Savaşımın diyalektik bütünlüğünü kavradığımızda ise her kadını bir özsavunma direnişçisi, gerillası haline getirebiliriz. Her ev aynı zamanda bir iç savaş alanıdır. Ve yine her ev erkek şiddetine karşı şiddetin, öz savunma eylemlerinin örgütleneceği mevzilerdir. Yeter ki kadınların kendi güçlerini görmelerini sağlayalım.
Kadına dönük şiddet örgütlü bir şiddettir
Kadın cinayetleri neden bugün zirve yaptı? Çünkü kadınlar, erkek egemen sistemi sorgular hale geldi ve içine sokulduğu cendereyi parçalamak istiyor. Bunun arayışı, bunun kavgası içinde. Artan kadın cinayetleri ve kadına dönük şiddeti salt mağduriyet üzerinden okursak gelişen bu dinamiği es geçeriz. Kadınlar cinsiyet ayrımcılığına karşı itiraz ediyorlar. Henüz, ikinci sınıf vatandaş olma durumuna karşı örgütlü olarak evde, sokakta, işyerinde ayağa kalkmamış olsalar da eski ilişkiler sistemini sorguluyor ve reddediyorlar. Bu yüzden aynı zamanda her evde bir “iç savaş” yaşanıyor.
Devrim-karşı devrim ilişkisinde olduğu gibi erkek şiddetinin artmasının da direnişle bir ilişkisi var. Kadınlar artık kendilerine çizilmiş sınır çizgilerini aşıyorlar, toplumsal cinsiyetçi rolleri sorgular pozisyondalar. Bedenlerine de yaşamlarına da sahip çıkmak, onlar üzerinde başka bir gücün baskı ve otorite kurmasını engellemek istiyorlar. Bu salt evdeki düzeni değil erkek egemenlikçi kapitalist sistemi ve devleti de sarsmaktadır. Kadına yönelen şiddet tam da bu nedenle sınıfsaldır. Bugün faşist devlet ezilen cinsin tahakküm altına alınmasını, tıpkı ezilen ulusta olduğu gibi kendi varoluş sorunu olarak okuyor ve buna göre konumlanıyor. Tekçi egemenlik biçimlerinin en rafine halidir faşizm. Ve bu tekçilik aynı zamanda erkek egemenliğine dayanır. Onda kendisini cisimleştirir. Kadın özgürlük hareketine karşı azgınca saldırıların nedeni budur.
Bugün kadınların haykırışları, çığlıkları görünür olduysa bu verilen mücadele ve elde edilen kazanımların bir sonucudur. Düne kadar emeğimiz görünmez olduğu gibi hane içinde uğradığımız şiddet de, cinayetler de görünmezdi. Artık kadın cinayetleri görünmez kılınamıyor. Kadına dönük şiddet, henüz karşı şiddet örnekleri cılız da olsa isyan çığlıkları ile bastırılamaz durumdadır. Bir eşik aşılmıştır. Şimdi özsavunma eylemlerinin örgütlenmesindedir sıra. Kadına dönük şiddet, ‘kol kırılır yen içinde kalır’da ifadesini bulan “aile içi” mesele olmaktan çıkmış, erkek egemenliğine ve bu bağlamda erkek şiddetine yol veren kapitalist devlete karşı toplumsal-siyasal bir mücadele dinamiği haline gelmiştir.
Sorunu doğru tanımlayalım, kadına uygulanan şiddet bu anlamda, örgütlü bir şiddettir. Erkek egemen sistemin yasasıyla, toplumsal cinsiyet rolleriyle, medyasıyla, mahkemesiyle örgütlediği bir şiddettir. Bu yüzden mücadeleyi de topyekün yürütmemiz gerekiyor. Evde, kamusal alanda bu mücadeleyi yürütmeliyiz. Yürüteceğimiz mücadele kesinlikle şiddet tekelini elinde bulunduran devlete karşı mücadeleden kopartılamaz.
Özsavunma mücadelesinden ne anlıyoruz?
Kendi yaşamımızın öznesi olduğumuzda tarihin de öznesi olacağız. Kendi kaderimizi belirlemek için özsavunma mücadelesini yükselteceğiz. Ataerkil dünyayı yıkamazsak ne tarih yazıcısı olabilir ne de yaşamımız hakkında söz sahibi olabiliriz. Bırakalım yaşamımızı belirlemeyi yaşam hakkımız bile erkek egemen sistemin karanlık dünyasında tehdit altındadır. Biz erk tarafından belirlenmeyen bir yaşam için yola çıktık. Tarihi ikinci sınıf sayılanlar yazmaz, ikinci sınıf olmayı kabul edenler tarihi yapamaz. Biz savaşmazsak bin yıllardır değişmeyen makus talihimizi yaşayacağız. Hesap sorma bilinci yön versin mücadelemize. Hayatlarımızın tüm gözeneklerine sinmiş olan erkek egemen sisteme ve onun tüm mekanizmalarına, ilişkilerine karşı mücadele ancak hesap sorma bilinci ile olur. Erkler dünyası ancak bu erklerin altına dinamit koyularak yokedilebilir.
Kendi yaşamını/kaderini belirleme iradesi ile özsavunma mücadelesi içiçe gelişmektedir. Bugün cins bilincinin kavranışı ile olmasa da cinsiyet ayrımcılığı yapılmasına ve bu düzeneğin baskı, şiddet yoluyla sürdürülme çabasına karşı bir özgürlük çığlığıdır kadınların başkaldırısı. Bedeni, emeği ve bir bütün olarak yaşamı üzerinde söz sahibi olma isteği yön veriyor bu ölümüne kavgaya. Nevin Yıldırımlar uzağımızda değil. Bu anlamda toplumda nice devrimci eylemci var, yeter ki akacak bir kanalları, buluşacak bir denizleri olsun.
Bizim kadına dönük şiddeti tanımlamaya ihtiyacımız yok. Bizim teşhire ihtiyacımız yok. Bizim bu şiddeti durduracak pratiği örgütlemeye ihtiyacımız var. Ve bu öyle sofistike eylem planları ve örgütlenmelerle yapacağımız bir şey değil. Her mutfak, her ev, her sokak, yaşamın aktığı her alan bizim öz savunma mevzimizdir, cephemizdir. Yeter ki biz kadınlar özgücümüzün farkında olalım. Biz devrimci öncü kadınların rolü kadınların cins kırımını engelleyecek özsavunma mücadelesinin önünü açmaktır. Politik hedefleri belirlemek ve siyasal-toplumsal öfkeyi bu politik hedefler doğrultusunda örgütlemek, devrimci şiddeti bu hedefler doğrultusunda icra etmektir.
Kuşkusuz, direnişimiz, mücadelemiz kadın cinayetlerine karşı yaşam hakkı mücadelesinin sınırlarına hapsedilemez. Evet biz yaşam hakkımızı savunacağız, ama biz aynı zamanda toplumsal cinsiyet rollerinin aşıldığı, bedenimiz, emeğimiz ve geleceğimiz üzerindeki tüm baskı, tahakküm ilişkilerinin yok edildiği, insanlığın sınırsız gelişimini sağlayacak, sınıfsal-cinsel-ulusal hiçbir ezme ve sömürü ilişkisinin olmayacağı bir gelecek için, komünizm için -zira sadece böyle bir dünyada biz kendi geleceğimizi özgürce belirleyebiliriz-, mücadele edeceğiz. Ne bir erkeğin, ne bir kurumun (ailenin), ne faşist devletin, ne de sermaye sınıfının yaşamlarımızı tahakküm altına almasını istiyoruz. Bedenimiz ve emeğimiz üzerinde dışımızda ve üstümüzde bir gücün söz sahibi olmasını istemiyor, kendi kararlarımızı kendimiz vermek istiyoruz. Bedenimize, emeğimize, ulusal kimliğimize yönelen her bir saldırıya karşı özsavunma mücadelesi geliştireceğiz. Biz cins kırımına karşı başkaldırıyı seçen kadınlarız. Biz özgürlük çığlığıyla evlerin sınırlarını parçalayan, sokaklara taşan, sokaklardaki (ve tüm kamusal alandaki) erkek egemen düzeneği sorgulayan ve reddeden kadınlarız. Gecelerimizi de gündüzlerimizi de özgürleştirmek için direniş, isyan, özgürlük sloganlarını atacağız. Ve bu sloganların hakkını verecek şekilde örgütlenecek, savaşacağız. Özsavunma mücadelesini, kapitalist sistemin en küçük hücresi aileden faşist devlete, tüm erkek egemen yapıya karşı yükselteceğiz. Toplumsal-siyasal olarak hapsedilmek istendiğimiz cendereyi kırarak tam hak eşitliği için mücadele edeceğiz.
Cins bilinci: Kendi bedenimize, irademize, emeğimize, geleceğimize sahip çıkma mücadelesi
Nasıl ki sömürülüyor olmak otomatik olarak işçi sınıfını kütle olmaktan çıkarıp kendi davası için savaşan bir sınıf haline getiremezse, nasıl ki ezilen ulus salt eziliyor olmaktan kaynaklı kimlik kazanmaz ise (zira ona kimlik kazandıran ezilmişliği, yoksayılmışlığı ortadan kaldırmak için yürüttüğü mücadeledir) ezilen cins de salt öldürülmekle, salt şiddete uğramışlıkla, salt ezilmişlikle kütle olmaktan çıkıp kimlik kazanamaz. Kimlik ancak mücadele içerisinde kazanılır. Ezilen cins mücadelesi, cins bilincini geliştirir. Kimlik inşasına yol açar. Bu aynı zamanda bizi, burjuva-faşist devlet nezdinde olağan şüphelilerden olağan tehdite dönüştüren bir süreçtir. Çünkü artık verdiğimiz mücadele, kendi geleceğimizi ele geçirme mücadelesidir. Kendi bedenimize, irademize, kimliğimize sahip olma mücadelesidir.
Öfkemizi isyana dönüştürüp erkek egemen sisteme yönelterek gerici faşist iktidarı yıkabilir; en inceltilmişinden en kabasına maruz kaldığımız cinsiyet ayrımcılığını, ikinci sınıf olma konumunu ortadan kaldırabiliriz. Böyle gitmez bu devran diyorsak herbirimiz birer “kelebek” olalım. Tıpkı Mirabel kardeşler gibi, faşist diktatörlüğe karşı mücadeleyi örgütleyen, yaşamlarının her anında ve alanında özne ve öncü olan, birer kelebek!..
Özgürlük haykırışlarımız ve savaş zılgıtlarımız erkek egemen sistemin en rafine devlet biçimi olan faşist devlete ve onun uzantısı tüm kurum ve kişilere karşı, birbirine karışsın. Göğün yarısıysak biz, o göğün tüm maviliğini kuşanarak yürüyeceğiz.
Yaşamlarını eline almak ve özneleşmek için, özgürlük için, gelecek idealleri için gözünü kırpmadan kendisini ateşe atan hemcinslerimizin, Mirabel Kardeşler’in, kadın özgürlük savaşçılarının açtığı yoldan ilerleyeceğiz.
Kadın Komünarlar
[1]Kelebekler Zamanı, Mirabel Kardeşler’in direnişini anlatan kitap ve filmin adıdır.
[2]Eduardo Galeano, Kadınlar
Son Haberler
Sayfalar
Bitip Tükenmeyen İçten Sesleniş: Orhan Velİ Kanık.
“Deli eder insanı bu dünya; Bu gece, bu yıldızlar, bu koku, Bu tepeden tırnağa çiçek açmış ağaç.”[1]
Şiirin en kendine has şairlerinden, yaramaz çocuğuydu. Şiirleri gibi hep genç kaldı; ölmedi.
Ve 14 Nisan 2014’de 100’üncü kez doğdu Orhan Veli Kanık.
Onu hep 36 yaşında biliyoruz bilmesine de, meğer O, 100 yaşına gelivermiş.
Ama hâlâ öyle genç, öyle yeni, öyle sıcak, öyle yaratıcı ki...
* * * * *
TKP/ML TİKKO DERSİM BÖLGE KOMUTANLIĞI
TKP/ML TİKKO'ya bağlı gerilla grubu tarafından 13 Ekim tarihinde Dersim-Merkez’de bulunan Deşt (Geyiksuyu) Köyü’ndeki asker taburuna yönelik Kobanê için yapılan eyleme ilişkin bir açıklama yayınladı.Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist (TKP/ML) Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu (TİKKO) tarafından yapılan açıklamanın tam metni şöyledir:
Halkımıza,
Giderken...
Hayat yolculuğu bugün beni alıp tekrar cezaevine götürürken, ümitlerini yalan üzerine kurulmuş Ankara siyasetine bağlayanlarla bir veda sohbeti etmek ve kardeşçe bir uyarıda bulunmak istiyorum.
Belkide kendi kendimi tekrarlamış olacağım, ancak gönül yine de bir şeyler söyle diyor bana. Söyleyeceğim ilk şey: Ey ezilenler, dil, din, millet, mezhep ve cinsiyet ayrımı yapmadan ezenlere karşı birleşiniz. Kurtuluşunuzun tek yolu budur.
Seçimler
Partinin mi Halkın mı İnsanı
Sen hangisi olacaksın
Ben sevdim Dadaistçe yazmayı
Evet ...
Uluslararası alanda meşrulaşmak işid karşısında kazanılabilecek bir zaferden daha önemli bir zaferdi.
Tüm dünyadaki sınıfsal içerikli insanlar bir daha bu dünyada emperyalistlerin halklarca kurtarıcı olarak alkışlandığını görerek meşrulaşmaların gerçekleştiğini görmek istemiyorsa;
Sınıfsal içerikli partilerin sınırları aşamayışını aşıp toplumlarımızın ortak mücadelesinin harcı olabilecek üslubu bulmak zorunda
De.... artık darısı da.....
Rojava’dan Şengal’e, Filistin’den Ukranya’ya; İşgal, Katliam ve Direniş
Bugün Ortadoğu yine kan gölüne çevrilmiş durumda. Yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynaklarının yoğun olduğu bu bölgeye akbabalar gibi gözlerini diken uluslararası para babaları, insanlığın tepesinde taklalar atmaya devam ediyorlar. Milyonlar, mevcut sistemim kâr hırsı uğruna gerici savaşlar, işgal ve talanlar sonucunda en vahşi yöntemlerle katledilerek yaşam hakları ellerinden alınmakta, evlerinden, yaşadıkları yerlerden göçe mecbur bırakılmaktalar.
Peki ya Erkekler? Ganime Gülmez
“Görüntü yetseydi, bilime gerek olmazdı. Geçmişe göre, herşey daha fazla gözümüzün önünde dönüyor…Burada kavrayabildiğimiz oranda, geçmişten-günümüze Ortadoğu düzenini kavramamız gerekiyor öncelikle…. Milliyetçilik ve dinin çürütücü-bozucu, insanın ortak özelliklerini ayırıcı-bozucu-yabancılaştırıcı tarihsel rolü açıktır…” ve daha bir dizi ufkumuzu aydınlatabilecek bilgiler verdi Haluk Gerger, önceki gün Frankfurt’ta gerçekleşen toplantıda.
Kobanê direnişi görmezden geliniyor
Denilebilir ki bugün Kobanê’de yaşananlar hem bütün Kürdistan tarihinde görülen işgale ve hem de işgalcilere yönelik olan Kürt isyanlarının destansı özetine denk düşüyor. Adeta tarih günümüzde her iki hali de yaşıyor. Bir tarafta direkt olarak işgal kuvvetleri diğer tarafta da isyanlar vardı. Şimdi de dünya bir taraftan IŞİD şahsında Emperyalizmin hortlamış ve Kürdistan’ı tekrar baştanbaşa işgal etmek istemesini izliyorken, diğer taraftan da yüzyılın destansı direnişine şahitlik ediyor.
Kobanê'de Kürt ulusal hareketi emperyalizm'in siyasal gericiligi ile kusatiliyor!
(IŞ)İD’in Kobanê kuşatması, Kürt siyasi hareketleri arasındaki ve Kürtlerle emperyalizm ve bölge egemen güçleri arasındaki ilişkilere yeni bir siyasi zemin sunmaktadır. Bu gelişmeler; bir yandan Rojava’da oluşan Kürt kazanımlarının meşruiyet alanını genişletirken, diğer yandan Kürt ulusal birliğine olanak sunmaktadır. Ancak bu gelişmelere eklenmesi gereken bir nokta daha vardır. O da Kürt ulusal kazanımlarına yönelik emperyalizmin kendi siyasi hesaplarıyla müdahale etmede büyük olanaklar bulmasıdır.
Kürtler utanılacak bir tarihle övünmemelidir :Tamer Çilingir
Kürt ulusunun, cumhuriyetle birlikte egemenler tarafından maruz kaldığı uygulama inkar ve imhadır. Her fırsatta iktidarın ’’barış sürecine’’ denk düşmeyen uygulamalarını eleştirirken,’’Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı’nda birlikte savaştık’’ vurgusu yapılarak, uğradıkları büyük haksızlık dile getirilirken yapılan hesaplaşma yanlış ve eksiklikler içeriyor.
Kobanê bizimdir, biz Kobanê'yiz
Gözümüzdeki kıymık
en iyi büyüteçtir.”[1]
Kobanê, sokak sokak çatışıyor.
Müthiş bir hâl bu; belki de mitolojideki kahramanları kıskandıran türden cüretkâr ve çocuksu içtenlik yüklü...
Dövüşenler, düşenler insan(lık) tarihine yeni(lenen) bir direniş destanı armağan ediyorlar.
14 Eylül 2013’de Serêkaniyê’de düşen Yılmaz (Serkan Tosun) ile 5 Ekim 2014’de Kobanê yitirdiğimiz Paramaz Kızılbaş’ın (Suphi Nejat Ağırnaslı) ölümsüzleşmesi gibi…
Karanlığa karşı büyük bir yangın bu; hepimizi, herkesi, her yeri aydınlatan!
“İyi de ne olacak” mı?
Sol Gösterip Sağ Vurma Ve Şekere Bulanmış “Çözüm”(!)
Son haftalarda TC devletini yönetenler birbirinden ilginç açıklamaları yapar oldular. Bakanlar Kurulu Başkanı Ahmet Davutoğlu rüyalarında Hegel ve Gazali ile hasbıhal ettiğini ileriye sürerken; Tayyip Erdoğan’da din dersleriyle ilgili AİHM'in kararını yorumlarken, "Mademki fizik dersi, matematik dersi zorunlu olarak okutuluyor, niye din dersi de zorunlu olarak okutulmasın” diye sormakta ve "Din dersi okutulursa toplumda terörizm, ırkçılık, şiddet, antisemitizm, uyuşturucu bağımlılığı da olmaz" fetvasını vermektedir.