Pazar Ekim 25, 2026

Kadın Komünarlar: “Kelebekler Zamanı” Bizim Hikayemiz [1]

Dominik’te 1930’da iktidara gelen faşist Trujillo 1960’lara geldiğimizde hala iktidardadır. Ve faşist diktatörlüğün en büyük destekçisi ABD emperyalizmidir. deta bir toplama kampıdır. Ama baskının, zorun olduğu her yerde isyan da filizlenir, ama yavaş ama hızlı. Kimi zEn küçük itirazı, baskı ve şiddetle, ağır işkencelerle, ölüm timleriyle karşılar faşist diktatör. Küçücük ülke aaman işaret fişeği yakabilecek öncüler çıkar, işte isyana yol veren, ön açan çıkışlardır bunlar. Faşist baskı ve zorun en ağırı da bu işaret fişeğini yakanların payına düşer. Tıpkı Patria, Minerva, Maria Teresa kardeşlerin payına düşen gibi…

25 Kasım 1960 bir haykırışın, bir başkaldırının tarihidir. Orada salt öldürülen üç kadın yok. Faşist diktatöre karşı çıkan, itaat etmeyen ve özgür bir gelecek için mücadele eden üç kadın var. Onları salt mağdur olarak göstermek ve mücadeleleriyle birlikte anmamak, bir kavganın tarafı olarak görmemek belki burjuva hümanizmi açısından daha kullanışlı olabilir. Ancak biz tarihle bağ kurmak istiyorsak Mirabel Kardeşler’i politik duruş ve kimlikleri ile birlikte almak durumundayız. Ülkesinin ve kadınların özgürlüğü için kanat çırpan kelebeklerdi onlar. Faşist diktatörlüğe boyun eğmezliğin simgesidir. Kadına dönük şiddetle mücadelenin simge isimleridir Mirabel kardeşler. Onların şahsında, 25 Kasım, bugün, burjuvasından faşistine tüm erkek egemen devletlere ve kadın düşmanı uygulamalarına karşı mücadele günü olduğu gibi aynı zamanda “küçük Trujillo’ların her evin içinde uyguladıkları diktatörlüğe karşıtlık günü”[2]dür.

Her şey ailenin, özel mülkiyetin ve (kapitalist) devletin bekası için!

Bugün kapitalist sistemin kendisini yeniden üretmesinin bir ayağı da toplumsal cinsiyet rollerinin yeniden üretimidir. Adeta bir cins kırımı biçiminde yaşanmakta olan kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri en başta kapitalist sistemin beka sorununa gelip dayanmaktadır. Faşist devletin şiddeti en sakınmasızca kullandığı kesimdir kadınlar. “Önce kadınları vurun”da somutlanan tam da budur. Kadına dönük şiddetin kökenine inmek, kapitalist sistemin gelişimiyle atbaşı giden tabloyu da görmemizi sağlar.

Yine tarihe bakalım. Kapitalist sistemin ilk evrelerinde, kapitalist sistemin bir mülksüzleştirme stratejisi temelinde ilerlediği süreçlerde kadınlar ilk hedefti. Çünkü ilksel birikim rejimine geçiş sözkonusuydu. Veya kriz süreçlerine bakalım, tüm kriz süreçleri aslında kadının topun ağzına sürüldüğü süreçlerdir. Çünkü kriz süreçleri, aynı zamanda, yeniden yapılandırma stratejilerine geçiş süreçleridir. Ve bunun engelleyicisi olan herkes, herşey hedefe oturtulmuştur. Neoliberal sermaye birikim rejiminde yaşanan tıkanma (bugün Türkiye’de bunun ekonomik kriz haliyle daha da derinleşecek olmasını not edelim) aynı zamanda kar oranlarındaki düşme eğilimi ve azami artıdeğer sömürüsü için azami egemenlik arayışı, toplumun tüm hücrelerinde azami egemenliğin tesisi anlamına geliyor. Tikel-tümel ilişkisi… En küçük hücre: Aile! Burada yaşanacak herhangi bir otorite boşluğunun gelip varacağı yer kapitalist sistemin ve devletinin sorgulanmasıdır. Özgürlük çığlığının tüm topluma sirayet edeceğinden hareketle o çığlıkların hane içinde boğulmasına dayanan patriyarkal kapitalist sistemi en küçük hücresinden, sermaye bağları ve ağlarının geliştirilmesi ve korunmasından sorumlu olan devletine kadar her yönüyle hedefe koymaksızın bu kavga verilemez. Salt reformlarla ve protestoculukla malul bir kadın hareketi bugün çığlaşan cins sorunlarının çözüm gücü olamaz, kadın özgürlük mücadelesini yükseltemez.

Kadın sorunu kapitalist sistemin tarihsel olarak da bugün de beka sorunudur. Dün ilksel sermaye birikiminin ilk hedefi kadınlar olmuş ve bu bağlamda çizgi dışı olan, kapitalist çitlemeye gelmeyen tüm kadınlar cadı ilan edilip yakılmış veya ataerkiyi sarsan tüm kadınlar kırbaçla, recmle cezalandırılmıştı. Her şey ailenin, özel mülkiyetin ve (kapitalist) devletin bekası için! Patriyarkal kapitalist sistemde her şey gelip bu üçüne dayanmaktadır. O halde biz de öz savunma stratejimizi bu üç kurum ve yapıyı hedefler tarzda örgütlemeliyiz. Patriyarkaya karşı mücadelemiz kuşkusuz özel mülkiyet ve devleti de hedefleyecektir, ancak asıl sivri ucunu aile kurumuna ve onun ilişkiler sistematiğine yöneltecektir. Bu kaçınılmazdır. Ancak şunu atlamamalıyız, biz ailenin, özel mülkiyetin ve (kapitalist) devletin birbiri ile kopmaz bağını görmezsek sadece semptomlarla uğraşırız, sorunun kaynağına inemeyiz. Savaşımın diyalektik bütünlüğünü kavradığımızda ise her kadını bir özsavunma direnişçisi, gerillası haline getirebiliriz. Her ev aynı zamanda bir iç savaş alanıdır. Ve yine her ev erkek şiddetine karşı şiddetin, öz savunma eylemlerinin örgütleneceği mevzilerdir. Yeter ki kadınların kendi güçlerini görmelerini sağlayalım.

Kadına dönük şiddet örgütlü bir şiddettir

Kadın cinayetleri neden bugün zirve yaptı? Çünkü kadınlar, erkek egemen sistemi sorgular hale geldi ve içine sokulduğu cendereyi parçalamak istiyor. Bunun arayışı, bunun kavgası içinde. Artan kadın cinayetleri ve kadına dönük şiddeti salt mağduriyet üzerinden okursak gelişen bu dinamiği es geçeriz. Kadınlar cinsiyet ayrımcılığına karşı itiraz ediyorlar. Henüz, ikinci sınıf vatandaş olma durumuna karşı örgütlü olarak evde, sokakta, işyerinde ayağa kalkmamış olsalar da eski ilişkiler sistemini sorguluyor ve reddediyorlar. Bu yüzden aynı zamanda her evde bir “iç savaş” yaşanıyor.

Devrim-karşı devrim ilişkisinde olduğu gibi erkek şiddetinin artmasının da direnişle bir ilişkisi var. Kadınlar artık kendilerine çizilmiş sınır çizgilerini aşıyorlar, toplumsal cinsiyetçi rolleri sorgular pozisyondalar. Bedenlerine de yaşamlarına da sahip çıkmak, onlar üzerinde başka bir gücün baskı ve otorite kurmasını engellemek istiyorlar. Bu salt evdeki düzeni değil erkek egemenlikçi kapitalist sistemi ve devleti de sarsmaktadır. Kadına yönelen şiddet tam da bu nedenle sınıfsaldır. Bugün faşist devlet ezilen cinsin tahakküm altına alınmasını, tıpkı ezilen ulusta olduğu gibi kendi varoluş sorunu olarak okuyor ve buna göre konumlanıyor. Tekçi egemenlik biçimlerinin en rafine halidir faşizm. Ve bu tekçilik aynı zamanda erkek egemenliğine dayanır. Onda kendisini cisimleştirir. Kadın özgürlük hareketine karşı azgınca saldırıların nedeni budur.

Bugün kadınların haykırışları, çığlıkları görünür olduysa bu verilen mücadele ve elde edilen kazanımların bir sonucudur. Düne kadar emeğimiz görünmez olduğu gibi hane içinde uğradığımız şiddet de, cinayetler de görünmezdi. Artık kadın cinayetleri görünmez kılınamıyor. Kadına dönük şiddet, henüz karşı şiddet örnekleri cılız da olsa isyan çığlıkları ile bastırılamaz durumdadır. Bir eşik aşılmıştır. Şimdi özsavunma eylemlerinin örgütlenmesindedir sıra. Kadına dönük şiddet, ‘kol kırılır yen içinde kalır’da ifadesini bulan “aile içi” mesele olmaktan çıkmış, erkek egemenliğine ve bu bağlamda erkek şiddetine yol veren kapitalist devlete karşı toplumsal-siyasal bir mücadele dinamiği haline gelmiştir.

Sorunu doğru tanımlayalım, kadına uygulanan şiddet bu anlamda, örgütlü bir şiddettir. Erkek egemen sistemin yasasıyla, toplumsal cinsiyet rolleriyle, medyasıyla, mahkemesiyle örgütlediği bir şiddettir. Bu yüzden mücadeleyi de topyekün yürütmemiz gerekiyor. Evde, kamusal alanda bu mücadeleyi yürütmeliyiz. Yürüteceğimiz mücadele kesinlikle şiddet tekelini elinde bulunduran devlete karşı mücadeleden kopartılamaz.

Özsavunma mücadelesinden ne anlıyoruz?

Kendi yaşamımızın öznesi olduğumuzda tarihin de öznesi olacağız. Kendi kaderimizi belirlemek için özsavunma mücadelesini yükselteceğiz. Ataerkil dünyayı yıkamazsak ne tarih yazıcısı olabilir ne de yaşamımız hakkında söz sahibi olabiliriz. Bırakalım yaşamımızı belirlemeyi yaşam hakkımız bile erkek egemen sistemin karanlık dünyasında tehdit altındadır. Biz erk tarafından belirlenmeyen bir yaşam için yola çıktık. Tarihi ikinci sınıf sayılanlar yazmaz, ikinci sınıf olmayı kabul edenler tarihi yapamaz. Biz savaşmazsak bin yıllardır değişmeyen makus talihimizi yaşayacağız. Hesap sorma bilinci yön versin mücadelemize. Hayatlarımızın tüm gözeneklerine sinmiş olan erkek egemen sisteme ve onun tüm mekanizmalarına, ilişkilerine karşı mücadele ancak hesap sorma bilinci ile olur. Erkler dünyası ancak bu erklerin altına dinamit koyularak yokedilebilir.

Kendi yaşamını/kaderini belirleme iradesi ile özsavunma mücadelesi içiçe gelişmektedir. Bugün cins bilincinin kavranışı ile olmasa da cinsiyet ayrımcılığı yapılmasına ve bu düzeneğin baskı, şiddet yoluyla sürdürülme çabasına karşı bir özgürlük çığlığıdır kadınların başkaldırısı. Bedeni, emeği ve bir bütün olarak yaşamı üzerinde söz sahibi olma isteği yön veriyor bu ölümüne kavgaya. Nevin Yıldırımlar uzağımızda değil. Bu anlamda toplumda nice devrimci eylemci var, yeter ki akacak bir kanalları, buluşacak bir denizleri olsun.

Bizim kadına dönük şiddeti tanımlamaya ihtiyacımız yok. Bizim teşhire ihtiyacımız yok. Bizim bu şiddeti durduracak pratiği örgütlemeye ihtiyacımız var. Ve bu öyle sofistike eylem planları ve örgütlenmelerle yapacağımız bir şey değil. Her mutfak, her ev, her sokak, yaşamın aktığı her alan bizim öz savunma mevzimizdir, cephemizdir. Yeter ki biz kadınlar özgücümüzün farkında olalım. Biz devrimci öncü kadınların rolü kadınların cins kırımını engelleyecek özsavunma mücadelesinin önünü açmaktır. Politik hedefleri belirlemek ve siyasal-toplumsal öfkeyi bu politik hedefler doğrultusunda örgütlemek, devrimci şiddeti bu hedefler doğrultusunda icra etmektir.

Kuşkusuz, direnişimiz, mücadelemiz kadın cinayetlerine karşı yaşam hakkı mücadelesinin sınırlarına hapsedilemez. Evet biz yaşam hakkımızı savunacağız, ama biz aynı zamanda toplumsal cinsiyet rollerinin aşıldığı, bedenimiz, emeğimiz ve geleceğimiz üzerindeki tüm baskı, tahakküm ilişkilerinin yok edildiği, insanlığın sınırsız gelişimini sağlayacak, sınıfsal-cinsel-ulusal hiçbir ezme ve sömürü ilişkisinin olmayacağı bir gelecek için, komünizm için -zira sadece böyle bir dünyada biz kendi geleceğimizi özgürce belirleyebiliriz-, mücadele edeceğiz. Ne bir erkeğin, ne bir kurumun (ailenin), ne faşist devletin, ne de sermaye sınıfının yaşamlarımızı tahakküm altına almasını istiyoruz. Bedenimiz ve emeğimiz üzerinde dışımızda ve üstümüzde bir gücün söz sahibi olmasını istemiyor, kendi kararlarımızı kendimiz vermek istiyoruz. Bedenimize, emeğimize, ulusal kimliğimize yönelen her bir saldırıya karşı özsavunma mücadelesi geliştireceğiz. Biz cins kırımına karşı başkaldırıyı seçen kadınlarız. Biz özgürlük çığlığıyla evlerin sınırlarını parçalayan, sokaklara taşan, sokaklardaki (ve tüm kamusal alandaki) erkek egemen düzeneği sorgulayan ve reddeden kadınlarız. Gecelerimizi de gündüzlerimizi de özgürleştirmek için direniş, isyan, özgürlük sloganlarını atacağız. Ve bu sloganların hakkını verecek şekilde örgütlenecek, savaşacağız. Özsavunma mücadelesini, kapitalist sistemin en küçük hücresi aileden faşist devlete, tüm erkek egemen yapıya karşı yükselteceğiz. Toplumsal-siyasal olarak hapsedilmek istendiğimiz cendereyi kırarak tam hak eşitliği için mücadele edeceğiz.

Cins bilinci: Kendi bedenimize, irademize, emeğimize, geleceğimize sahip çıkma mücadelesi

Nasıl ki sömürülüyor olmak otomatik olarak işçi sınıfını kütle olmaktan çıkarıp kendi davası için savaşan bir sınıf haline getiremezse, nasıl ki ezilen ulus salt eziliyor olmaktan kaynaklı kimlik kazanmaz ise (zira ona kimlik kazandıran ezilmişliği, yoksayılmışlığı ortadan kaldırmak için yürüttüğü mücadeledir) ezilen cins de salt öldürülmekle, salt şiddete uğramışlıkla, salt ezilmişlikle kütle olmaktan çıkıp kimlik kazanamaz. Kimlik ancak mücadele içerisinde kazanılır. Ezilen cins mücadelesi, cins bilincini geliştirir. Kimlik inşasına yol açar. Bu aynı zamanda bizi, burjuva-faşist devlet nezdinde olağan şüphelilerden olağan tehdite dönüştüren bir süreçtir. Çünkü artık verdiğimiz mücadele, kendi geleceğimizi ele geçirme mücadelesidir. Kendi bedenimize, irademize, kimliğimize sahip olma mücadelesidir.

Öfkemizi isyana dönüştürüp erkek egemen sisteme yönelterek gerici faşist iktidarı yıkabilir; en inceltilmişinden en kabasına maruz kaldığımız cinsiyet ayrımcılığını, ikinci sınıf olma konumunu ortadan kaldırabiliriz. Böyle gitmez bu devran diyorsak herbirimiz birer “kelebek” olalım. Tıpkı Mirabel kardeşler gibi, faşist diktatörlüğe karşı mücadeleyi örgütleyen, yaşamlarının her anında ve alanında özne ve öncü olan, birer kelebek!..

Özgürlük haykırışlarımız ve savaş zılgıtlarımız erkek egemen sistemin en rafine devlet biçimi olan faşist devlete ve onun uzantısı tüm kurum ve kişilere karşı, birbirine karışsın. Göğün yarısıysak biz, o göğün tüm maviliğini kuşanarak yürüyeceğiz.

Yaşamlarını eline almak ve özneleşmek için, özgürlük için, gelecek idealleri için gözünü kırpmadan kendisini ateşe atan hemcinslerimizin, Mirabel Kardeşler’in, kadın özgürlük savaşçılarının açtığı yoldan ilerleyeceğiz.

Kadın Komünarlar

[1]Kelebekler Zamanı, Mirabel Kardeşler’in direnişini anlatan kitap ve filmin adıdır.

[2]Eduardo Galeano, Kadınlar

30219

’’Yüce Türk ulusu adına' Tecavüz:Leyla Poyraz

Türkiye Cumhuriyeti  Devleti’nin mahkemelerinde kararlar açıklanırken, ”YÜCE TÜRK ULUSU ADINA…’’ başlığını kullanılır, ’’Yüce Türk adaletinin savunucusu’’ yargıçlarca… Onlar bu kararları alırken, ’’yüce Türk ulusu adaletinin’’ onlara verdiği yetkilere dayanarak bazı indirimler yaparlar. İşte bu ’’yüce Türk ulusu adına’’ yapılan bazı indirimler şunlardır:

Kadın programında ’’babam bana tecavüz etti’’ diyen kızını öldürenin, ’’babasını kamuoyunda mahcup etti’’ indirimi.

 Eşini katledenin , ’’kot giyiyordu, piercing takıyordu, çantasında doğum kontrol hapı buldum’’ indirimi.

Burjuvazi insanlığı pazarda tüketmiş

 

Her gün bir kadın öldürülüyor. Sokak ortasında. Gözlerimizin önünde.

Gülüşleri karatılıyor insanlığımızın.

Bir işçi katlediliyor, sömürü atölyelerinde

Bir ulus, egemen ulus tarafından yok sayılıyor. Üzerine bombalar yağdırılıyor.

Dilinden ve ulusal kimliğinden dolayı insanlar öldürülüyor.

Dininden dolayı insanlar boğazlanıyor. Yok ediliyor, soykırım yapılıyor.

Etrafı 8 metre yüksekliğinde duvarların içine hapsediliyor.

Yoksullar, denizin ortalarında boğuluyor. Çalınan aşlarına ulaşabilmek için.

Ülkeler yağmalanıyor.

Hrant, “nefret suçları” ve “zehirli kan” üzerine [1]

“Bizi gömmeye çalıştılar, tohum olduğumuzu bilmeden…”[2]

Biraz şu mahut “zehirli kan” meselesinden bahsedelim mi?

Ahparik Hrant katledileli sekiz yıl oldu… Onu Agos’un önünden Balıklı Ermeni Mezarlığı’na uzanan son yolculuğunda yüzbinlerle uğurlayalı sekiz yıl geçti…

Hangi Sınıftan Yanasınız?

Sinfli Toplumlar Tarihi Sinifli Toplumlar Tarihidir-1

SSCP ve CKP tarihini Amerikan Horror hikayelerinden, Trockist efsanelerden ogrenmeye kalktiginizda, bulacaginiz tek sey Gulyabani masallaridir.

Tarih de ideolojinin bir konusudur; ona nerden, hangi sinifin penceresinden baktiginiza gore elinizde bir tarih algisi olusur...

Sinifli toplumlarda sinifsiz gercek yoktur!

Tarihi incelerken tarihin hep iki boyutu oldugunu gorursunuz. Bu sinifli toplumlar icin tipik bir durumdur. Ve ayni zamanda yasamin dialektigi karsitlarin birligidir.

Ermeni soykırımını tarihçiler belirlesin yalanı :Furkan Çay

Soykırım konusu Türkiye’de tabu haline gelmişken devletlü takımının bu konu hakkındaki açıklamaları, soykırımı inkarını kemikleştirmekten başka bir işe yaramıyor. Son olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan yine soykırımı konusunu tarihçilere bırakmak gerektiğinden bahsetti ve soykırımı konusunda TC devletinin resmi soykırımı tezinden bir adım öteye gidemedi. Sanki yaşamımızı belirleyen bütün gerçeklikleri bugüne kadar hep tarihçilerden öğrenmişiz gibi.
Cumhurbaşkanı’nın arşivleri tarihçilere açmaya hazırız sözleri hiç inandırıcı değildir.

Seçim sonuçları: şantajlara rağmen halk sistemin bekçilerine sırt çevirdi*

 

Siyaset temsilcilerinin yeniden biçimlenmesi nasıl olursa olsun, 25 Ocak seçimlerinde ortaya çıkan olgu şudur: Jean-Claude Juncker'in (AB Komisyonu başkanı çn.) ülkemizde ki temsilcileri, bütün çabalarına rağmen halkımız tarafından seçilmeyerek, köşeye sıkışmasalar bile ağır bir yenilgi yaşamışlardır.

"Türkiye 2015'i en az hasarla atlatmaya çalışıyor" Taner Akçam

Taner Akçam'la Ankara'nın 2015 yaklaşırken izlediği politikaları, Türkiye'de soykırımın tanınmasının nasıl anlaşıldığını ve bu konuda izlenebilecek modelleri konuştuk. Akçam'a göre Türkiye'de adaletsizliğin giderilmesi, suçun kabul edilerek tazminat ödenmesi gibi konulardan kasıtlı ve bilinçli olarak bir kaçma söz konusu.

REPAIR: Ermeni soykırımıyla ilgili çalısmaya sizi ne yöneltti ? Bir adaletsizlik olarak mı gördünüz ?

Egemenlerin halifesi olmaktansa ezilenlerin sahabesi olmak devrimcidir

Özellikle Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde İslami direniş hareketlerinin yükselişiyle birlikte, İslam’ın ideolojisi bölgelerde giderek yayılıyor. Bu yükseliş hâkim sınıf sözcülerince terör faaliyeti olarak ilan edilip dar anlamda İslam ideolojisinin karşısında önlem almak arayışının politikasıdır. Bu aynı zamanda orta sınıfa da yansıyan ve onlarda dile “İslam’ın aşırı ucu” ya da “radikalizm” şeklinde tanımlanıyor. Bu tanımlamalar özellikle ılımlı İslam’ın reformist anlayışını Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinde egemen dil anlayışının yaygınlığını oluşturuyor.

Kobanê’de Partizanca Direnişin İzinden…

 

Ortadoğu’da, emperyalistler ve onların işbirlikçi, uşağı hükümetler ile onların güdümündeki çeteler tarafından işgal edilen, özgürlük ve geleceği tutsak alınmaya çalışılan Kobanê, 134 günlük kahramanca bir direniş sonucunda özgürlüğüne kavuştu.

Kobanê, Rojava’da Kürt halkının kendi yönetimlerini inşa etmesi, öz örgütlülüklerini kurmasıyla birlikte ortaya çıkarmaya başladığı, filizlenerek büyümeye başlayan kazanımlarına yönelik kuşatma ve saldırıların kilitlendiği noktaydı.

Ah.. Cancağızım Kürtler ah..

Kürtler yüzde on barajı asacaklarmış.

Toplumun ilerici demokrat kesimlerin desteğini de alarak.

Ah.. cancağızım Kürtler ah...

Bari ilerici demokrat kesimlerin desteğini de alarak manipülasyonlarla da insanların zihinlerine kazınmış yenilmez görüken sisteme olan inancı taru duman edeceğinize inanıyorsunuz bu inancınızın doğru olup olmadığını belediye seçimlerini kaybeden Ferhat Tunç' a sorsaydınız.

Ah cancağızım Kürtler ah..

Kürtler yüzde onluk barajı aşamasalar da her şeye hazırlarmış.

Ya... akp' nin 310' nu aşamamasına hazırlar mı ?

Soykırımın 100. Yılında Bir Özür Borcumuz! Fusun Erdoğan

 

Ermeni meselesinde tutarlı bir tavır ortaya koyamamak, Türkiye devrimci hareketinin önemli zaaflarından biri olagelmiştir.

Bu zaaf devrimci ve sosyalistlerin değişik zamanlarda Ermeni halkına yapılan soykırım ya da tarihsel adaletsizlikler, haksızlıklar karşısında da, doğru tutum almasını önlemiştir.

Soykırımın 100. yıldönümü yaklaşırken, geçmişle yüzleşme ve hesaplaşmanın tartışıldığı bu süreçte, Türkiye ilerici, devrimci, sosyalist hareketinin bu zaafıyla yüzleşmesi önemli bir görev olarak varlığını sürdürüyor.

Sayfalar