Salı Ekim 27, 2026

Kadın Komünarlar: “Kelebekler Zamanı” Bizim Hikayemiz [1]

Dominik’te 1930’da iktidara gelen faşist Trujillo 1960’lara geldiğimizde hala iktidardadır. Ve faşist diktatörlüğün en büyük destekçisi ABD emperyalizmidir. deta bir toplama kampıdır. Ama baskının, zorun olduğu her yerde isyan da filizlenir, ama yavaş ama hızlı. Kimi zEn küçük itirazı, baskı ve şiddetle, ağır işkencelerle, ölüm timleriyle karşılar faşist diktatör. Küçücük ülke aaman işaret fişeği yakabilecek öncüler çıkar, işte isyana yol veren, ön açan çıkışlardır bunlar. Faşist baskı ve zorun en ağırı da bu işaret fişeğini yakanların payına düşer. Tıpkı Patria, Minerva, Maria Teresa kardeşlerin payına düşen gibi…

25 Kasım 1960 bir haykırışın, bir başkaldırının tarihidir. Orada salt öldürülen üç kadın yok. Faşist diktatöre karşı çıkan, itaat etmeyen ve özgür bir gelecek için mücadele eden üç kadın var. Onları salt mağdur olarak göstermek ve mücadeleleriyle birlikte anmamak, bir kavganın tarafı olarak görmemek belki burjuva hümanizmi açısından daha kullanışlı olabilir. Ancak biz tarihle bağ kurmak istiyorsak Mirabel Kardeşler’i politik duruş ve kimlikleri ile birlikte almak durumundayız. Ülkesinin ve kadınların özgürlüğü için kanat çırpan kelebeklerdi onlar. Faşist diktatörlüğe boyun eğmezliğin simgesidir. Kadına dönük şiddetle mücadelenin simge isimleridir Mirabel kardeşler. Onların şahsında, 25 Kasım, bugün, burjuvasından faşistine tüm erkek egemen devletlere ve kadın düşmanı uygulamalarına karşı mücadele günü olduğu gibi aynı zamanda “küçük Trujillo’ların her evin içinde uyguladıkları diktatörlüğe karşıtlık günü”[2]dür.

Her şey ailenin, özel mülkiyetin ve (kapitalist) devletin bekası için!

Bugün kapitalist sistemin kendisini yeniden üretmesinin bir ayağı da toplumsal cinsiyet rollerinin yeniden üretimidir. Adeta bir cins kırımı biçiminde yaşanmakta olan kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri en başta kapitalist sistemin beka sorununa gelip dayanmaktadır. Faşist devletin şiddeti en sakınmasızca kullandığı kesimdir kadınlar. “Önce kadınları vurun”da somutlanan tam da budur. Kadına dönük şiddetin kökenine inmek, kapitalist sistemin gelişimiyle atbaşı giden tabloyu da görmemizi sağlar.

Yine tarihe bakalım. Kapitalist sistemin ilk evrelerinde, kapitalist sistemin bir mülksüzleştirme stratejisi temelinde ilerlediği süreçlerde kadınlar ilk hedefti. Çünkü ilksel birikim rejimine geçiş sözkonusuydu. Veya kriz süreçlerine bakalım, tüm kriz süreçleri aslında kadının topun ağzına sürüldüğü süreçlerdir. Çünkü kriz süreçleri, aynı zamanda, yeniden yapılandırma stratejilerine geçiş süreçleridir. Ve bunun engelleyicisi olan herkes, herşey hedefe oturtulmuştur. Neoliberal sermaye birikim rejiminde yaşanan tıkanma (bugün Türkiye’de bunun ekonomik kriz haliyle daha da derinleşecek olmasını not edelim) aynı zamanda kar oranlarındaki düşme eğilimi ve azami artıdeğer sömürüsü için azami egemenlik arayışı, toplumun tüm hücrelerinde azami egemenliğin tesisi anlamına geliyor. Tikel-tümel ilişkisi… En küçük hücre: Aile! Burada yaşanacak herhangi bir otorite boşluğunun gelip varacağı yer kapitalist sistemin ve devletinin sorgulanmasıdır. Özgürlük çığlığının tüm topluma sirayet edeceğinden hareketle o çığlıkların hane içinde boğulmasına dayanan patriyarkal kapitalist sistemi en küçük hücresinden, sermaye bağları ve ağlarının geliştirilmesi ve korunmasından sorumlu olan devletine kadar her yönüyle hedefe koymaksızın bu kavga verilemez. Salt reformlarla ve protestoculukla malul bir kadın hareketi bugün çığlaşan cins sorunlarının çözüm gücü olamaz, kadın özgürlük mücadelesini yükseltemez.

Kadın sorunu kapitalist sistemin tarihsel olarak da bugün de beka sorunudur. Dün ilksel sermaye birikiminin ilk hedefi kadınlar olmuş ve bu bağlamda çizgi dışı olan, kapitalist çitlemeye gelmeyen tüm kadınlar cadı ilan edilip yakılmış veya ataerkiyi sarsan tüm kadınlar kırbaçla, recmle cezalandırılmıştı. Her şey ailenin, özel mülkiyetin ve (kapitalist) devletin bekası için! Patriyarkal kapitalist sistemde her şey gelip bu üçüne dayanmaktadır. O halde biz de öz savunma stratejimizi bu üç kurum ve yapıyı hedefler tarzda örgütlemeliyiz. Patriyarkaya karşı mücadelemiz kuşkusuz özel mülkiyet ve devleti de hedefleyecektir, ancak asıl sivri ucunu aile kurumuna ve onun ilişkiler sistematiğine yöneltecektir. Bu kaçınılmazdır. Ancak şunu atlamamalıyız, biz ailenin, özel mülkiyetin ve (kapitalist) devletin birbiri ile kopmaz bağını görmezsek sadece semptomlarla uğraşırız, sorunun kaynağına inemeyiz. Savaşımın diyalektik bütünlüğünü kavradığımızda ise her kadını bir özsavunma direnişçisi, gerillası haline getirebiliriz. Her ev aynı zamanda bir iç savaş alanıdır. Ve yine her ev erkek şiddetine karşı şiddetin, öz savunma eylemlerinin örgütleneceği mevzilerdir. Yeter ki kadınların kendi güçlerini görmelerini sağlayalım.

Kadına dönük şiddet örgütlü bir şiddettir

Kadın cinayetleri neden bugün zirve yaptı? Çünkü kadınlar, erkek egemen sistemi sorgular hale geldi ve içine sokulduğu cendereyi parçalamak istiyor. Bunun arayışı, bunun kavgası içinde. Artan kadın cinayetleri ve kadına dönük şiddeti salt mağduriyet üzerinden okursak gelişen bu dinamiği es geçeriz. Kadınlar cinsiyet ayrımcılığına karşı itiraz ediyorlar. Henüz, ikinci sınıf vatandaş olma durumuna karşı örgütlü olarak evde, sokakta, işyerinde ayağa kalkmamış olsalar da eski ilişkiler sistemini sorguluyor ve reddediyorlar. Bu yüzden aynı zamanda her evde bir “iç savaş” yaşanıyor.

Devrim-karşı devrim ilişkisinde olduğu gibi erkek şiddetinin artmasının da direnişle bir ilişkisi var. Kadınlar artık kendilerine çizilmiş sınır çizgilerini aşıyorlar, toplumsal cinsiyetçi rolleri sorgular pozisyondalar. Bedenlerine de yaşamlarına da sahip çıkmak, onlar üzerinde başka bir gücün baskı ve otorite kurmasını engellemek istiyorlar. Bu salt evdeki düzeni değil erkek egemenlikçi kapitalist sistemi ve devleti de sarsmaktadır. Kadına yönelen şiddet tam da bu nedenle sınıfsaldır. Bugün faşist devlet ezilen cinsin tahakküm altına alınmasını, tıpkı ezilen ulusta olduğu gibi kendi varoluş sorunu olarak okuyor ve buna göre konumlanıyor. Tekçi egemenlik biçimlerinin en rafine halidir faşizm. Ve bu tekçilik aynı zamanda erkek egemenliğine dayanır. Onda kendisini cisimleştirir. Kadın özgürlük hareketine karşı azgınca saldırıların nedeni budur.

Bugün kadınların haykırışları, çığlıkları görünür olduysa bu verilen mücadele ve elde edilen kazanımların bir sonucudur. Düne kadar emeğimiz görünmez olduğu gibi hane içinde uğradığımız şiddet de, cinayetler de görünmezdi. Artık kadın cinayetleri görünmez kılınamıyor. Kadına dönük şiddet, henüz karşı şiddet örnekleri cılız da olsa isyan çığlıkları ile bastırılamaz durumdadır. Bir eşik aşılmıştır. Şimdi özsavunma eylemlerinin örgütlenmesindedir sıra. Kadına dönük şiddet, ‘kol kırılır yen içinde kalır’da ifadesini bulan “aile içi” mesele olmaktan çıkmış, erkek egemenliğine ve bu bağlamda erkek şiddetine yol veren kapitalist devlete karşı toplumsal-siyasal bir mücadele dinamiği haline gelmiştir.

Sorunu doğru tanımlayalım, kadına uygulanan şiddet bu anlamda, örgütlü bir şiddettir. Erkek egemen sistemin yasasıyla, toplumsal cinsiyet rolleriyle, medyasıyla, mahkemesiyle örgütlediği bir şiddettir. Bu yüzden mücadeleyi de topyekün yürütmemiz gerekiyor. Evde, kamusal alanda bu mücadeleyi yürütmeliyiz. Yürüteceğimiz mücadele kesinlikle şiddet tekelini elinde bulunduran devlete karşı mücadeleden kopartılamaz.

Özsavunma mücadelesinden ne anlıyoruz?

Kendi yaşamımızın öznesi olduğumuzda tarihin de öznesi olacağız. Kendi kaderimizi belirlemek için özsavunma mücadelesini yükselteceğiz. Ataerkil dünyayı yıkamazsak ne tarih yazıcısı olabilir ne de yaşamımız hakkında söz sahibi olabiliriz. Bırakalım yaşamımızı belirlemeyi yaşam hakkımız bile erkek egemen sistemin karanlık dünyasında tehdit altındadır. Biz erk tarafından belirlenmeyen bir yaşam için yola çıktık. Tarihi ikinci sınıf sayılanlar yazmaz, ikinci sınıf olmayı kabul edenler tarihi yapamaz. Biz savaşmazsak bin yıllardır değişmeyen makus talihimizi yaşayacağız. Hesap sorma bilinci yön versin mücadelemize. Hayatlarımızın tüm gözeneklerine sinmiş olan erkek egemen sisteme ve onun tüm mekanizmalarına, ilişkilerine karşı mücadele ancak hesap sorma bilinci ile olur. Erkler dünyası ancak bu erklerin altına dinamit koyularak yokedilebilir.

Kendi yaşamını/kaderini belirleme iradesi ile özsavunma mücadelesi içiçe gelişmektedir. Bugün cins bilincinin kavranışı ile olmasa da cinsiyet ayrımcılığı yapılmasına ve bu düzeneğin baskı, şiddet yoluyla sürdürülme çabasına karşı bir özgürlük çığlığıdır kadınların başkaldırısı. Bedeni, emeği ve bir bütün olarak yaşamı üzerinde söz sahibi olma isteği yön veriyor bu ölümüne kavgaya. Nevin Yıldırımlar uzağımızda değil. Bu anlamda toplumda nice devrimci eylemci var, yeter ki akacak bir kanalları, buluşacak bir denizleri olsun.

Bizim kadına dönük şiddeti tanımlamaya ihtiyacımız yok. Bizim teşhire ihtiyacımız yok. Bizim bu şiddeti durduracak pratiği örgütlemeye ihtiyacımız var. Ve bu öyle sofistike eylem planları ve örgütlenmelerle yapacağımız bir şey değil. Her mutfak, her ev, her sokak, yaşamın aktığı her alan bizim öz savunma mevzimizdir, cephemizdir. Yeter ki biz kadınlar özgücümüzün farkında olalım. Biz devrimci öncü kadınların rolü kadınların cins kırımını engelleyecek özsavunma mücadelesinin önünü açmaktır. Politik hedefleri belirlemek ve siyasal-toplumsal öfkeyi bu politik hedefler doğrultusunda örgütlemek, devrimci şiddeti bu hedefler doğrultusunda icra etmektir.

Kuşkusuz, direnişimiz, mücadelemiz kadın cinayetlerine karşı yaşam hakkı mücadelesinin sınırlarına hapsedilemez. Evet biz yaşam hakkımızı savunacağız, ama biz aynı zamanda toplumsal cinsiyet rollerinin aşıldığı, bedenimiz, emeğimiz ve geleceğimiz üzerindeki tüm baskı, tahakküm ilişkilerinin yok edildiği, insanlığın sınırsız gelişimini sağlayacak, sınıfsal-cinsel-ulusal hiçbir ezme ve sömürü ilişkisinin olmayacağı bir gelecek için, komünizm için -zira sadece böyle bir dünyada biz kendi geleceğimizi özgürce belirleyebiliriz-, mücadele edeceğiz. Ne bir erkeğin, ne bir kurumun (ailenin), ne faşist devletin, ne de sermaye sınıfının yaşamlarımızı tahakküm altına almasını istiyoruz. Bedenimiz ve emeğimiz üzerinde dışımızda ve üstümüzde bir gücün söz sahibi olmasını istemiyor, kendi kararlarımızı kendimiz vermek istiyoruz. Bedenimize, emeğimize, ulusal kimliğimize yönelen her bir saldırıya karşı özsavunma mücadelesi geliştireceğiz. Biz cins kırımına karşı başkaldırıyı seçen kadınlarız. Biz özgürlük çığlığıyla evlerin sınırlarını parçalayan, sokaklara taşan, sokaklardaki (ve tüm kamusal alandaki) erkek egemen düzeneği sorgulayan ve reddeden kadınlarız. Gecelerimizi de gündüzlerimizi de özgürleştirmek için direniş, isyan, özgürlük sloganlarını atacağız. Ve bu sloganların hakkını verecek şekilde örgütlenecek, savaşacağız. Özsavunma mücadelesini, kapitalist sistemin en küçük hücresi aileden faşist devlete, tüm erkek egemen yapıya karşı yükselteceğiz. Toplumsal-siyasal olarak hapsedilmek istendiğimiz cendereyi kırarak tam hak eşitliği için mücadele edeceğiz.

Cins bilinci: Kendi bedenimize, irademize, emeğimize, geleceğimize sahip çıkma mücadelesi

Nasıl ki sömürülüyor olmak otomatik olarak işçi sınıfını kütle olmaktan çıkarıp kendi davası için savaşan bir sınıf haline getiremezse, nasıl ki ezilen ulus salt eziliyor olmaktan kaynaklı kimlik kazanmaz ise (zira ona kimlik kazandıran ezilmişliği, yoksayılmışlığı ortadan kaldırmak için yürüttüğü mücadeledir) ezilen cins de salt öldürülmekle, salt şiddete uğramışlıkla, salt ezilmişlikle kütle olmaktan çıkıp kimlik kazanamaz. Kimlik ancak mücadele içerisinde kazanılır. Ezilen cins mücadelesi, cins bilincini geliştirir. Kimlik inşasına yol açar. Bu aynı zamanda bizi, burjuva-faşist devlet nezdinde olağan şüphelilerden olağan tehdite dönüştüren bir süreçtir. Çünkü artık verdiğimiz mücadele, kendi geleceğimizi ele geçirme mücadelesidir. Kendi bedenimize, irademize, kimliğimize sahip olma mücadelesidir.

Öfkemizi isyana dönüştürüp erkek egemen sisteme yönelterek gerici faşist iktidarı yıkabilir; en inceltilmişinden en kabasına maruz kaldığımız cinsiyet ayrımcılığını, ikinci sınıf olma konumunu ortadan kaldırabiliriz. Böyle gitmez bu devran diyorsak herbirimiz birer “kelebek” olalım. Tıpkı Mirabel kardeşler gibi, faşist diktatörlüğe karşı mücadeleyi örgütleyen, yaşamlarının her anında ve alanında özne ve öncü olan, birer kelebek!..

Özgürlük haykırışlarımız ve savaş zılgıtlarımız erkek egemen sistemin en rafine devlet biçimi olan faşist devlete ve onun uzantısı tüm kurum ve kişilere karşı, birbirine karışsın. Göğün yarısıysak biz, o göğün tüm maviliğini kuşanarak yürüyeceğiz.

Yaşamlarını eline almak ve özneleşmek için, özgürlük için, gelecek idealleri için gözünü kırpmadan kendisini ateşe atan hemcinslerimizin, Mirabel Kardeşler’in, kadın özgürlük savaşçılarının açtığı yoldan ilerleyeceğiz.

Kadın Komünarlar

[1]Kelebekler Zamanı, Mirabel Kardeşler’in direnişini anlatan kitap ve filmin adıdır.

[2]Eduardo Galeano, Kadınlar

30361

KCK Silahlı Mücadeleyi Terkediyor mu? - Dursun Ali Küçük

Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan bellidir.

KCK lideri Öcalan esir alındıktan sonra ilk geri çekilmeyle silahlı mücadeleye veda görüşleri belli düzeyde ortaya çıkmıştı.

Sonra 2003 te yeniden ve hemde kontrol altındayken, Genelkurmay-Ergenekon isteği (ki o zaman yeni gelen AKP hükümetine karşı darbe yapılacaktı, asker buna ihtiyaç duyuyordu) üzerine yeniden “silahlı mücadeleyi değerlendirin” mesajlarını göndermeye başladı.

Grup Yorum ve Kobane üzerine iki satir

Kobane'de top mermisinin açtigi delikte gunesi goren cocuklar!

Varin Kobane'nin bir Devrim olup olmadigina siz karar verin.

Ama unutmayin!, ortacag duzenini, 700 yillik Feodal despotluk ve Ruhban sinifin karanlik iktidarini sona erdiren Fransiz Ihtilalide sömürüyü ortadan kaldirmamisti, o Burjuvazinin bir devrimiydi, Kapitalizme yolu acmisti...

Devrimlerin, önderligine gore degil, toplumu nerden nereye tasidigina bakilarak Devrim olup/olmadigina karar verilir.

TKP/ML TİKKO Kobanê: Newroz'u Kuşan, İsyanı Harmanla!

"Newroz'u Kuşan, İsyanı Harmanla!

Bu yıl halkımızın direniş ve serhildanlarının günü olan Newroz bayramını karşılarken, Kobanê direnişi, 6-7 Ekim serhildanı ve bütün Rojava direnişi tüm sıcaklığıyla Newroz’a doğru akmaktadır. Direniş bayrağı diktiğimiz Kobanê sokaklarından, başta Amed, Dersim, İstanbul olmak üzere tüm şehirlere, Newroz’un isyan şiarıyla sesleniyoruz;

Halkımız,

1915 - 2015 ERMENİ SOYKIRIMINI 100.YILINDA LANETLİYORUZ

VE

YENİ SOYKIRIMLARA BİR DAHA ASLA !

ՄԵՆՔ  ԴԱՏԱՊԱՐՏՈՒՄ  ԵՆՔ  ՑԵՂԱՍՊԱՆՈՒԹՅԱՆ  100 ԱՄՅԱԿԸ

և

ԿՈՉ  ԵՆՔ  ԱՆՈՒՄ  ՈՐ  ԵՐԲևՒՑԵ  ՉԿՐԿՆՎՒ !  

Site yazarlarimizdan Agop Ekmekciyan'in Ermeni soykirimini 100.ci yilinda lanetliyoruz 13 bölümden olusan yazi dizisi 21 Mart'tan itibaren  yazarimiza ait kosesinde yayinlanacaktir.

 

1-1915 -  2015 

2-Ermeni tarhi

3-İttihat ve terakki

4-Soykırıma giden yol

5-van Direnişi

6-Tehcir kanunu

7-kanlı şafak

8-Negiste plus

9-İttihatcılar yargılanıyor

“Evet hâlâ, ısrarla, yeniden isyan”

“Hangi dağ efkârlıysa ordayız, Perişan edilen her şey bizimdir.”[2]

“Evet hâlâ, ısrarla, yeniden isyan”ı haykırmaya; “Tek yol devrim” demeye geldim buraya…

Kimileri buna “hayal” ya da “umut işte” diyebilir…

Ama unutmayın: Aristoteles, “Umut, uyanık insanın rüyasıdır,” derken; Remy de Gourmont da, “Gerçek bir hayal ve hayal bir gerçektir,” vurgusuyla yanıtlar bu kuşkucu itirazları…

Hayır kuşkuya, tereddüde yer olmamalı hayatımızda…

Özgecan'ın katlinin AKP’le ne ilgisi var ?[1]

“Omnes una manet nox.”[1]

Özgecan’ın katledilmesinin ardından patlak veren yığınsal öfkeye bakıp, medya ve sosyal medyadaki AKP kuyrukçuları soruyor: “Canım siz de ayağınız taşa takılsa, AKP’den bileceksiniz. Özgecan’ın öldürülmesinin AKP ile ilgisi ne?”

Hangisinden başlayalım ki?

ALÂEDDİN’e bir dilek ve telafinin gelecegi[1] ERIC NAZARIAN

Bugün burada olduğunuz ve beni davet ettiğiniz için teşekkür ederim. Çocukken Alâeddin masalını severdim. Hangi çocuk üç dileğini yerine getirecek şişedeki bir cini istemez ki? Okuldan eve yürürken hayalimdeki bu cinle sohbetlerimi hatırlıyorum. Gizli defterime yazdığım bir dilek listem vardı. Dileklerim çeşitliydi. “Keşke kanatlarım olsaydı ve uçabilseydim” şeklindeki çocukluk dileğim biraz büyüdüğümde Sophia Loren’i öpmek ve Charles Aznavour gibi şarkı söyleyebilmek şeklini almıştı.

TKP/ML TİKKO Kobanê Komitesi

“Erkan Altun Yoldaşı Mücadelemizde Yaşatacağız!

IŞİD’in (DAİŞ) kent merkezine yoğun saldırılarının gerçekleştiği 15 Ekim 2014 tarihinde, mevzisine gelen havan sonucu Erkan ALTUN (Komünist Nefer) yoldaş şehit düşmüştü. Erkan yoldaş Rojava’da halkımıza yönelen saldırılara karşı gövdesini siper etmiş, bu uğurda sonsuzluğa yürümüştür. Kendi inisiyatifiyle, bağımsız bir savaşçı olarak gelmiş, Kobanê direnişini kendi direnişi saymış, bu uğurda enternasyonal savaşçı olarak şehit düşmüştür.

TKP/ML: Avaşin Tekoşin Güneş onurumuzdur

TKP/ML Ortadoğu Bölge Komitesi, Rojava’da yaşamını yitiren Ivana Hoffman anısına yayınladığı açıklamada, “Ivana Hoffman tıpkı yıllar öncesinde İsviçre’nin ALP’lerinde koparak Dersim dağlarına gelerek şehit düşen enternasyonalizmin kızıl gülü Barbara Anna Kistler yoldaşın izini sürerek Rojava’da zalimlere karşı çarpışarak şehit düşmüştür” dedi.

Fırat Haber Ajansı’nda (ANF) yayınlanan habere göre Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist Ortadoğu Bölge Komitesi geçtiğimiz günlerde ölümsüzleşen enternasyonalist MLKP savaşçısı Ivana Hoffman için yazılı bir açıklama yaptı.

Bu açıklama o açıklama değil :Metin Ayçiçek

Tarihi açıklamayı” bekliyordum zaten. Her zamanki gibi, seçimlere beş kala bildik simalar sahne aldı. Bir eylem programından yoksun olan açıklamanın üstü, cafcaflı sahne dekorlarıyla örtülmüştü. Taraflar arasında kan uyuşmazlığının varlığı, baştan beri net bilinen tek bilgi idi. AKP+MHP+CHP yani Devlet Cephesi ile Kürt Özgürlük Hareketi ve ittifaklarından oluşan Barış ve Özgürlük Cephesi’ni, söz konusu on maddede ortaklaştırabilecek tek bir madde yok.

Karman Çorman

Hani mecliste akp nin geçirmeye çalıştığı şu güvenlik paketi vardı ya..

Ha... işte o.

Sahi ya.. çoktandır bu paket geçmemiş miydi ?

Öyleyse biz yoksulların yaşadığı ne ?

Sokakta, okulda....

Bizler çocuklarımızın yaşama tutunabilmesi için mücadele ettikçe hocalar kendilerinden sonra ders girdi diye çocuklarımızı yok yazıp devamsızlıktan kalmasını sağlamaları ne ?

Faşizm birileri içinde daha açık hale gelecekmiş ne yazar.

Şu İstanbul çok ilginç bir yer.

Sayfalar