İSRAİLOĞULLARI ve DARİUS I (2.Bölüm)
Yorumcuların (bunlar Zerdüşt rahipleridir, Med bölgesinde yaşayan Mager kabilesi mensubudurlar, Batı dillerindeki Magie, Magic(sihir, büyü) kavramı buradan gelmektedir) anlatımlarından kızının hükümdarlığını sona erdireceği sonucu çıkartan Astyages, kızını bir Med soylusu yerine küçümsediği, hor gördüğü Perslerin bir prensi olan Kambyses ile evlendirir. Efsane bu ya Astyages bu evliliğin gerçekleşmesinden kısa bir süre sonra bir rüya daha görür. Rüyada kızı Mandane'nin cinsel organından bir asma ağacı çıkarak tüm Asya'nın üzerine yayılır. Rüya yorumcuları (Magiler) yine devrededir, "kızından doğacak çocuğun krallığını yıkacağı" uyarısında bulunurlar. Kızının hamile olduğunu öğrendiğinde; bu rüyadan yola çıkarak Komutanı Harpagos'a çocuğun doğar doğmaz öldürülmesi emrini verir. Harpagos çoçuğa kıyamaz, rivayete göre kendi eliyle çoçuğu, daha yeni oğlu ölmüş bir çobana verir, gel zaman git zaman çobanın yanında büyüyen çocuk bir gün sokakta çocuklarla oynarken kendisine itaat etmeyen çocukları cezalandırır. Bu olay kulaktan kulağa yayılır, Astyages'in kulağına kadar gider çocuğu ve onu büyüten çoban babasını huzuruna çağırtır. Çocuğun kendisine olan benzerliğinden şüphelenerek çobanı işkence ve ölümle tehdit ederek, itiraf etmeye zorlar. Çobanın itiraf etmesi üzerine Astyages, Komutanı Harpagos'u akşam yemeğine davet ederek ona, "artık her şeyin açığa çıktığını, rüyayı yorumlayan Magilere göre çocuğun başka çocukları cezalandırarak krallığını yaşadığını, artık kendisinin tehlikede olmadığını ve o yüzden artık torununu öldürmek zorunda olmadığını ve çocuğun serbest bırakılması gerektiğini" söyler. Sofraya otururlar, Harpagos "yemeğin çok lezzetli olduğunu, etin hangi hayvana ait olduğunu" sorması üzerine Astyages, üstü kapalı bir kap göstererek açıp bakmasını ister. Kabın kapağını açtığında kendi oğlunun kesilmiş başını gören, yediği etin oğluna ait olduğunu öğrenen Harpagos büyük bir soğukkanlılıkla "yemek çok lezzetliydi" diyerek sofradan kalkar. Astyages büyük bir babacanlık örneği göstererek torununu affeder, yaşadığını bilmedikleri çocuğu karşılarında görünce Kurus'un anne babası bir çoban tarafından büyütülmenin onur kırıcı olduğunu düşünerek çocuğu bir kurtun emzirdiği ve büyüttüğünü çevreye yaymaya başlarlar ve bu efsaneye dönüşür. (Roma İmparatorluğu'nun kuruluş sürecindeki Remus ve Romus adlı kardeşlerin bir kurt tarafından emzirilerek büyütüldüğü efsanesinin kaynağı, birçok tarihçiye göre bu Medya-Aryan efsanesidir. Ayrıca Mezopotamya'nın kahramanlık hikayelerinde ayı, kurt tarafından büyütülme oldukça yaygındır) buraya kadarki efsane, Akameniş (Med-Pers) imparatorluğu ile Yunan şehir devletleri arasında şiddetli savaşların hüküm sürdüğü bir zamanda, Yunan ve Roma kaynaklarına göre çoğunlukla Media veya Aryan diyarı olarak adlandırılan bölgeye Büyük KURUS'tan (M.Ö. 590-530) 80-100 yıl sonra giderek halkın anlattığı yerel efsanelerden, hikayelerden tarih yazımına girişen Herodot'un (M.Ö. 490/480-424) sadece "Tarih" kitabında yazılı olarak geçmektedir. hikayenin bundan sonraki kısmına Asur ve Babil kaynakları yazılı olarak tanıklık etmektedir;;;;;;
Astyages tarafından, KURUS (Cyrus) Med Konfederasyonu'na bağlı Persis bölgesinin aşiretler federasyonunun Vasal Kralı ve Med Konfederasyonu birleşik ordularının önemli bir komutanı olarak atanır. Asur ve Babil kaynaklarında, halkını açlığı mahkum eden en ufak bir hak aramaya kitle katliamlarıyla cevap veren, zalimliği ile nam salmış biri olarak tarif edilen Astyages'e karşı hükmettiği kabilelerin, boyların büyük bir hoşnutsuzluğu vardır. Komutanı Harpagos da halkın bu hoşnutsuzluğunun farkında olarak Astyages'i devirmenin hesaplarını yapmaktadır. Savaşlarda cesareti, aklıyla, komutanlığıyla, önderliğiyle, hoşgörüsüyle kendini kanıtlamış, Med-Pers boyları, kabileleri nazarında büyük bir saygınlık ve destek kazanmış Kurus da bu destek ve saygınlığı arkasına alarak, Astyages'in zalimliğine son verme hesapları yapmaktadır. Harpagos ve Kurus güçlerini birleştirerek (Herodot'a göre Harpagos, oğlunu katleden Astyages'e duyduğu kinden dolayı ordusu ile birlikte KURUS'un saflarına geçer.) Med bölgesi Kyaxeres hanedanını tarihten silerler.
Herodot'un halktan dinlediği ve kayda aldığı Astyages ve Kurus efsanesi ve bu efsaneyle aralarında oluşturulan Dede-Torun ilişkisi ne Kurus'un kendi geçmişini, krallığını, savaşlarını anlattığı çivi yazılarında, ne de Babil ve Asur kaynaklarında geçmektedir. Aralarındaki akrabalık ilişkisini gösteren tek belge, Kurus'un oğlu Kambyses II'nin Mısır'da öldürülmesinden (veya intihar etmesinden) sonra başsız kalan Akameniş İmparatorluğu yönetimini, o soydan gelmediği halde hile ile ele geçiren ölümsüzler ordusunun komutanı Darius I (M.Ö. 549-486)'in kendini Kurus ile akraba göstermek ve Med kabilelerinin güvenini kazanmak için hazırlattığı, arkeoloji ve tarih biliminin sahteliğini kanıtladığı, uyduruk soyağacıdır. Bu soyağacıyla birlikte yukarıda anlatılan efsanenin ana kaynağı da Darius I'dir. (Darayavauş (eski Farsça, iyiye, iyiliğe sahip bilge, Derviş) Ki büyük devlet adamlığının, akıllı yönetiminin yanında Darius I aynı ölçüde devlet çıkarları gereği yalancılık ve yalan tarih üzerine bir ustadır. Devlet yönetiminde
Tarih çarpıtıcılığını ve yalanı sistematik hale getiren ilk imparatordur. Pers Devletini kuran KURUS ise, İmparatorluk niteliğine kavuşturan Darius I'dir.
---burada biraz günümüze dönelim---------------Bir kaç kelime dışında Medce diye bir dilin varlığını kanıtlayacak hiçbir yazılı kayıt olmadığı gibi, ne Asur, ne Babil ve ne de Pers kayıtlarında "Med devleti veya imparatorluğu" gibi nitelemeler bulunmaz. Ve üstelik bu kayıtlarda Asur ve Babil saldırılarına karşı oluşturulmuş "Med bölgesi kabilelerinin askeri birliği" gibi (bir nevi eylem birliği veya koalisyon) nitelemeler bulunurken, Med ismini bir etnik topluluğu tanımlamak için değil, aksine bünyesinde homojen olmayan birçok kabileyi barındıran bir coğrafik kavram olarak kullanmışlardır. Yunan ve Roma kaynakları dahi bu tanımlamalardan ve Akameniş devletinin hiç bir zaman kendisini sadece Perslerin devleti olarak tanımlamamasından yola çıkarak uzun yıllar ta ki Partların ve arkasından Sasaniler'in kendilerini Pers olarak tanımlamalarına kadar bölgeyi ve devletlerini hep Media olarak tanımlamışlardır. Bir devlet ve imparatorluk niteliğine sahip olmayan Astyages ve hanedanı Med bölgesinin sadece bir kabilesi ve yukarıda bahsedilen kabileler konfederasyonunun öncü kabilesidir, yani Kurusu'n ortadan kaldırdığı bir devlet veya imparatorluk olmadığı gibi sadece bu konfederasyonun yönetim değişikliğidir, yani bu konfederasyonun öncülüğünün Persis kabilelerine geçmesidir. Kurus ile birlikte bu konfederasyon devlet ve imparatorluk niteliğine kavuşmuştur (sonraki satırlarda açacağız). Hiçbir arkeolojik-tarihsel dayanağı olmadığı halde Heredot masalından ve Darius I'in uydurma tarihinden yola çıkarak kendilerine "milli" bir ata oluşturma çabasında olan, kendilerini bir ulusun öncüleri olarak gören birileri bir zamanlar birbirlerini eleştirirken "sen komutanlarına evlatlarını yediren Astyages'sin" suçlamasında bulunuyordu, yine Herodot'un "Tarih" adlı kitabında Med bölgesindeki farklı sosyolojik toplulukları (kabile, boy, aşiret) tanımlamak için genellikle Etnos yer yer de Demos kavramları kullanılıyordu. Demos antik Yunanda seçme ve bazı özel durumlarda seçilme hakkına sahip "devlet vatandaşlığını" tanımlayan bir kavramdı, bu hakka sahip olmayan kölelere, yabancılara, yoksullara, topraksız köylülere, mülkiyet sahibi olmayanlara idiotes deniyordu. Demos kavram sınıfsal bir kavram olan halk ve katmanlarını tanımlamaktan oldukça uzaktır, "Ulus" kavramını hiç karşılamaz Ulus (Nation) kavramı yaklaşık 2000 yıl sonra 1500 lü yıllarda ilk olarak Fransızca'da ortaya çıkmıştır (Ulus kavramının tarihsel gelişimine ilişkin "Milliyetçi Enternasyonalizm" başlıklı (http://www.kaypakkayahaber.com/kose-yazisi/milliyetci-enternasyonalizm)yazıma bakılabilir.M.Gül) ayrı ve birleşik olarak Demos ve Kratia (güç, kuvvet, hükmetmek) kavramı yeni yeni oluşmakta olduğu için Herodot'un kitabında bu yüzden çok kullanılmamıştır.(Büyük Kurus ve Demokrasi konu başlığında bu "oluşmakta olan" kavrama değineceğiz) Herodot'un "Tarih" kitabının Türkçe versiyonunda "Etnos" ve "Demos" kelimelerinin yanlış ve kasten "Ulus" olarak çevrilmesinden yola çıkarak 2500 yıl önceki Ulusal varlığını kanıtlamaya çalışan ezilen Ulusun "milli tarih" yazıcıları tarih ve etimoloji biliminin canına okumaktalar.---------------------------------------- konumuza dönelim;;
O dönemlerde gerek Med-Pers bölgesindeki Zerdüşt rahiplerin (Magilerin) gerek Babil bölgesindeki Marduk rahiplerin toplum üzerinde dini otoritelerinin yanında çok büyük siyasi otoriteleri vardı, bu rahiplerin veya bu dinlerin desteğini alamayan veya bu rahiplerle çelişen hiç bir kral varlığını uzun süre sürdüremezdi. Krallar bu rahiplere danışmadan adım dahi atamazlardı, örneğin Tarihçiler Babil'in hiç bir direnişle karşılaşmadan Med-Pers orduları tarafından kolayca ele geçirilmesinin ikinci nedenini Babil Kralları'nın dini otoritenin desteğini ve dolayısıyla halkın ve ordunun desteğini kaybetmiş olmasına bağlarlar. Darius I akıllı bir insandır, bu dini otoritenin toplum üzerindeki belirleyiciliğinin farkındadır, kendini Med-Pers bölgesinde Zerdüşt'ün vaadettiği "kurtarıcı kral-mesih" Babil bölgesinde de kendisini Büyük Tanrı Marduk'un görevlendirdiğini iddia etmişti. Büyük Kurus da bu dini otoritenin belirleyiciliğinin farkında olarak sadece söylencede bu "kutsal kurtarıcı" iddialarını dile getirse de Darius I, bunları kayıtlara geçirterek resmi ideoloji haline getirmişti. Sümerlerden itibaren oluşan Mezopotamya efsanelerinden kendi etrafında mistik bir hava yaratmak için yararlandığı gibi bunu işgal ettiği, ele geçirdiği topraklarda propaganda aracı olarak kullanmıştır. Esas olarak Mezopotamya efsanelerinin ve hikayelerinin ve en önemlisi inançlarının, dinlerinin Ortadoğu ve Avrupa'ya, Yunan kültürüne, oradan Yunan kültürünün birebir taklidi olan Roma'ya geçişi Darius I'in propaganda makinesi sayesinde olmuştur. (Romalıların Hiristiyanlığı resmi din olarak kabul edene kadar olan dini Mithyraizm'in kaynağı bu dönemdir) Akameniş İmparatorluğu Büyük Kurus'un kurduğu dünya tarihinin ilk posta teşkilatına sahiptir. Herodot'un deyimiyle "Aryan habercileri(postacıları) kadar hızlı koşan kimse yoktur" kitle iletişim araçlarının (medyanın) ilk örneği sayılacak ve imparatorluğun en ücra köşesine kadar örgütlenmiş olan bu posta teşkilatı o zamanın koşullarında imparatorluğun bir ucundan diğer ucuna bir bilgiyi, bir haberi çok kısa sürede ulaştırabiliyordu. Darius I'in kendi ideolojisini yayarken birinci aracı bu posta teşkilatıyken, ikincisi ise dini otoritenin desteğini sağlamlaştırmak için örgütlenmelerini, misyonerliklerini teşvik ettiği ve desteklediği, imparatorluğun nüfuz ettiği her alana gönderdiği Zerdüşt Magileridir (rahipleri), Darius I bu araçlarla tüm dünya tarihini derinden etkileyecek ve şekillendirecek bilgileri yayıyordu. Bugünün terminolojisi ile konuşursak; emperyalistler gibi "kültür" ihraç ediyordu.
Babilden sürgünden dönen Yahudilerin yeniden inşasına giriştikleri Süleyman tapınağı Kurus'un oğlu Kambyses II ölümünden sonra, Darius I zamanının valileri tarafından durdurulmuştu, bunun üzerine Darius I'e başvuran Yahudiler Büyük Kurus'un onlara verdiği resmi onayı ve desteği hatırlatırlar. Darius I bunun üzerine Büyük Kurus'un dinlere gösterdiği hoşgörüyü devam ettirmek istercesine Yahudilere tapınağı tamamlaması için büyük maddi yardımlarda bulunur. Bununla da yetinmez tapınak inşaatına ve Yahudilere hem askeri hem de Zerdüşt Magileri'nden dinsel koruma sağlar. Bu koruma aslında "hoşgörü" görüntüsü altında hem denetim hem de propaganda amaçlıydı. Darius I'in din hoşgörüsüne göre; kim Zerdüşt'lüğün en büyük Tanrısı Ahura Mazda'yı tek yaratıcı kabul ederse dinini yaşamasında bir sakınca yoktu, bu Yahudiler için de geçerliydi. Kendiler ide tek tanrıya inandıklarından tek yaratıcı Ahura Mazda'yı kabul etmelerinden bir sorun gözükmüyordu. Son derece rahat ve korunaklı çalışma koşullarında, sürgünden döndükten 20 yıl sonra Yahudiler tapınağı bitirirler. Tapınak, yıllarca sürgünde yaşayan Yahudiler için bir amacı, bir hedefi ifade ettiği için, bu hedef doğrultusunda Yahudi toplumunu bir arada tutabiliyordu, yani aynı zamanda birliği sağlıyordu, hedefe ulaşıldıktan sonra, çeşitli etnik toplulukların yaşadığı ve iktidar kavgalarının daim olduğu Ken'aan topraklarında Yahudi toplumunun birliğini devam ettirebilecek daha güçlü simgelere, daha ikna edici bir tarihe ve daha fazla uyuşturan bir ideolojiye ihtiyaçları vardı. Ellerinde Asur ve Mısır kaynaklarında sadece bir şehir prensi olarak geçen İsrail Kralı ilan ettikleri Davut ve onun oğlu Süleyman vardı (David ve Solomon) bir de belli belirsiz bir göç hikayesi vardı, ötesi, öncesi yoktu. Musa'nın adı sanı dahi ortada yoktu. (Musa ismine tarihi kayıtlarda ilk olarak M.Ö.300'lü yıllarda Hellenistik zamanlarda rastlanmıştır, aşağı yukarı tapınağın ikinci yapılışından 200 yıl sonra). Sürgünden dönüşte Mezopotomya'nın bütün efsanelerini, mitlerini de beraber getirdiklerinden dolayı ellerinde epeyce malzeme vardı, diğer yandan Darius I'in yoğun propaganda bombardımanı ve hegemonyası daha da güçlenerek imparatorluk bünyesinde bulunan etnik toplulukların dinsel, kültürel yapısını etkilemeye ve değiştirmeye devam ediyordu. Ve bu şartlar altında Yahudi resmi tarihi ve ideolojisi oluşmaya (aslında sürgün yıllarında bu ideolojinin ilk tohumları atılmaya başlanmıştı) başlıyordu; Med Kralı Astyages, rüyasında Yakupoğulları'ndan bir çocuğun saltanatını sona erdireceğini gören Mısırlı Firavun oldu (yıl 2017, Yahudiler halen hangi firavun olduğunu söyleyemiyorlar.) Astyages'in bebekken öldürtmek istediği Büyük Kurus, Musa oldu, Kurus'u büyüten çoban Mısır hanedanının bir prensesi oldu, Darius I'in uydurduğu Astyages-Kurus efsanesinin büyük olasılıkla ilk kaynağı da olan Akad kralı Sargon'un (M.Ö.2371-2316, Yahudilerin iddia ettiği Musa'nın yaşadığı yıllardan tam 1000 yıl önce) katranlanmış bir sepet içinde nehre bırakılması ve arkasından Akki denilen kişinin onu bularak büyütmesi ve sonra kral olmasını anlattığı hikayesi de Musa'nın hikayesinde arka plan olarak ortaya çıkmaktadır. Davut'larını da şişirmekten geri durmadılar, öyle ya sıradan bir şehir prensi destansı tarihlerine uymuyordu. Büyük savaşçı olduğunu göstermek için orduları, canavarları yenmesi gerekiyordu. Sümerlerin yapı ustası olan büyük savaşçısı Gılgamış Davut oldu. Gılgamış'ın yendiği yarı insan yarı hayvan büyük canavar Enkidu da kafasında tek gözü olan, Davut'un tek taşla devirdiği dev Goliath oldu. Sümer krallarının tarihsel sıralanmaları, yaşları iktidarda geçirdiği yıllar dahi sadece isimler değiştirilerek Yahudi peygamberlerine uyarlandı. Tarih biliminin de belirlediği gibi Sümerler'in Nuh Tufanı, çamurdan yaratılış hikayesi başta olmak üzere; Yahudiler'in kutsal kitaplarında geçen hikayelerin neredeyse tamamı Mezopotamya efsaneleridir. Temeli Babil'de sürgündeyken atılan, ideolojik formasyonu sürgün dönüşü oluşturulan Tevrat'ın yazımı sosyal ve politik ihtiyaçlara göre M.S. 200'lü yıllara kadar devam etmiştir. Öyle bir gecede bir ayda, bir yılda oluşmamış aksine uzunca bir süreye yani yaklaşık 700 yıla yayılmıştır, söz gelimi Musa ve Mısır'dan çıkışa ilişkin hikayesinin sürgünden yaklaşık 250 yıl sonra eklendiği tahmin edilmektedir. Musanın ve ondan önceki peygamberler İbrahim ve Yusuf'un hikayesi Mısır'da geçtiğine göre, bunların gerçekliğine ve hikayenin doğruluğuna ilişkin kanıtlar, börtü böceği, ev ve gündelik yaşamı, işçilerin verimliliği, ve buna mukabilen beslenme düzenlerini, doğa olaylarını (tanrıların cezaları olarak) savaşları, barışları kısaca tüm yaşamı tutkulu bir biçimde kayıt altına almaya özen göstermiş Mısır uygarlığında aranmalıdır. Aranmasına aranıyor ama 1800'lü yıllardan bugünlere kadar yapılan Mısır uygarlığı kazılarında neredeyse tüm krallıkların (yeni, orta, eski) ve Tüm hanedanların dönemlerine ilişkin yüzlerce kayıt ortaya çıkarılmış iken İbrahim, Yusuf ve Musa'nın izine ve isimlerine rastlanmadığı gibi Yahudiler'in Mısır'da yaşamış olduğuna dair en küçük kanıt dahi bulunamadı. Diğer yandan bu kayıtlarda Tevrat'ın en popüler-medyatik hikayesi üzerine onlarca film yapılmış Mısır'dan çıkışı (Exodus) veya kaçışı çağrıştıracak en küçük olayın izine dahi rastlanmadı. Musa ve Yahudiler'in çıkış hikayesi insan aklıyla dalga geçen birçok komedi unsuru barındırmaktadır. Etnik kimliğinden habersiz Mısır sarayında büyümüş Musa, "köle" olarak çalıştırılan Yahudiler'in uğradığı zulümden çok etkilenir. İlahi bir üfürükle Yahudi olduğu bilincine vararak sarayda Firavun'a posta koyar, halkının serbest bırakılmasını ister, mutlak otorite, itiraz edilemez. Firavun Firavunluğunu yapsa da Musa'nın talebini reddeder. Aynı Zalim, acımasız Astyages gibi birdenbire babacanlığı tutarak Musa'nın bu meydan okuyuşuna ses çıkarmaz ve Musa'yı serbest bırakır. Musa'nın Firavun ve Mısırlıların başına 10 büyük felaket getirmesinden sonra, bu sefer Firavun, Musa ve halkını Mısır'dan kovar. Musa halkını toplayarak birlikte sürgün yollarına düşerler, Firavun'un yine birdenbire ne hikmetse "kötü adamlığı" aklına gelerek kendi eliyle serbest bıraktığı Yahudilerin peşine düşer. Musa ve Yahudiler denizi yararak kurtulurken, Firavun ve ordusu denizde boğulurlar, (Mısır hanedanlık kayıtlarında bırakın denizde boğulmayı nefes borusu tıkanması dahil firavunların herhangi bir boğulma vakası tespit edilememiştir.) Yahudiler 40 yıl çöllerde gezdikten sonra Tanrıları en sonunda akıl ederek onlara bir yer vaadeder. Tanrıları Mısırdan başka bir yer bilmediğinden çaresizlikten "ne yapayım ancak bu kadarını bulabildim, idare edin" diyerek yine Firavun'un kucağına yani Mısır'ın bir parçası olan Filistin'e gitmelerini söyler. İnsan aklıyla dalga geçmenin zirve yaptığı bu "vaadedilmiş" toprak iddiasını kabul etsek, zalimden kaçarak kurtuluşa gidilen yerin yine zalimin kolları olduğunu görmezden gelmemiz gerekmektedir. Hangi akıl kaçtığı "cehenneme" geri döner. Hadi varsayalım ki Yahudi ideologların Mısır arkeolojik kazılarından sonra iddia ettiği gibi Mısır Krallığı ve Hanedanlık böylesine büyük bir olayı, Musa'nın onların başına getirdiği felaketleri ve Firavun'un madara olmasını gizlemek, tarihten silmek için kayıt tutmadılar. Peki böylesine büyük bir olayı ve Mısır'ın başına gelen felaketleri duyduğunda, bundan yararlanmak isteyecek baş düşmanları olan Hititler'in tuttuğu kayıtlarda niye hikayeye ilişkin en küçük bir iz yok. Hititler'in başkenti Hattuşa'da ve önemli şehirlerinden biri olan Alacahöyük'te( İbrahim Kaypakkaya yoldaşın köyü Karakaya'ya Hattuşa yaklaşık 40, Alacahöyük de yaklaşık 10 kilometre uzaklığındadır) yapılan kazılarda Mısırlılarla olan ilişkilere dair onlarca kayıt bulunurken, hatta tarihin ilk Barış Antlaşması sayılan, (Hattuşa'da bulunmuştur) Hititler ile Mısırlıların uzun süren savaşlardan sonra yenişemeyerek uzlaşmaya vardığı Kadeş Barış Antlaşması'nın (M.Ö. 1280) ve bu barıştan önceki savaş sürecinin anlatıldığı tabletler bulunmuşken; niye Musa ve Yahudilere ilişkin en küçük bir kanıt yok.
Aslında doğru yerden bakabilenler için vardı."mutlak otorite, itiraz edilemez Firavun Firavunluğunu yapsa efsane hemen orada bitecek ama efsane devam etmesi lazım, neyse Musanın talebini reddeder" devam edecek.........
Son Haberler
Sayfalar
Şehrin Işıkları
Şehrin gri havasından akşamın karanlığına yürüyorken, herkes, bir telaşla kaçan trenin arkasından koşar gibi, tempoyla, koşturuyor. Şehir o kadar hızlı akıyor ki; insanlar zamanın ve süreçlerinde aynı hızda aktığını zannediyor. Elleriyle dokundukları, gördükleri ve duydukları her şey bir sonraki gün biçim değiştiriyor, aldıkları kokular değişiyor. Gazeteler bir gün önce yazdıklarını ertesi gün hatırlatamıyorlar bile.
Kimliksizlik kimlik olmuş! Tahir Canan
Star Gazetesi İnternete yönelik baskıları savunmak için basın ahlak kurallarını hiçe sayarak basın yasasını hiç görmeyerek dilde kemik yok misali İnternet sansürüne karşı çıkanları porno savunmakla suçlamış. Kendi ilkesizliğini de ilke olarak lansa etmiş. Deyim yerinde ise ilkesizlik ilke olmuş, kimliksizlik de kimlik yerine geçmiş. Yalan dolanla hükümeti” yalama “ yalakalığı erdeme dönüşmüş! Halkı kandırmayı da meslek etmişler. Bunun adına da Gazetecilik denmiş! Gazeteciliğin kamusal görevini hükumetin, devletin ululuğu altına gömmeyi” meslek ilkesi” kabul etmişler.
Yüce bir ölüm!/Agop Ekmekciyan
24 Ocak 1988 yılında İstanbul Emniyet Müdürlüğü I.Şube polisleri tarafından boş bir arsada kurşuna dizilerek öldürüldüğü vakit Manuel Demir henüz 25 yaşındaydı. Genç yaşında ,inandığı dava uğruna düşüncelerinden taviz vermeyen,onurlu duruşu ile cellatları çılgına çeviren Manuel Demir hunharca öldürüldü. Faşizmin azgınca terör estirdiği yıllarda tüm hak ve özgürlüklerin rafa kaldırıldığı,yurtsever,devrimci,komünistlerin hapishanelere atıldığı 12 Eylül faşizminin kol gezdiği şartlarda devrimci mücadeleye ara vermeden,,çekinmeden devam etti.
Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu (vd’leri) için 11 not/ Temel Demirer
normal tarihsel koşuldur.”[1]
i) Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu (vd’leri) güzergâhı, “devrimin güncelliği” fikrine veda etmeyenler için şaşırtıcı olmadığı gibi, “beklenilmeyen” de değildi…
Bu bağlamda Kaan Arslanoğlu’nun, “Bu memleket adam olmaz”, “insanların üzerinde ölü toprağı var”, “insan doğuştan/genetik olarak itaatkârdır,”[2] türünden zırvalarını yerle yeksan eden Haziran Başkaldırısı, tarihsel bir yanıt oldu.
Akademisyen sorumlulugu /Sibel Özbudun
“En büyük bilgelik kendine egemen olabilmektir.”[2]
1. Entelektüel üretimin akademiye ve belli şablonlara sığdırılmaya çalışıldığı günümüzde, sizce akademi dışında entelektüel bir üretim zeminin oluşturulma imkânları nelerdir? Bu bağlamda Özgür Üniversite deneyimini nasıl değerlendirirsiniz?
Benzeşen Toplumları Talilde Unutulanlar / Ergün Aslan
Teori proletarya köylünün yaşamsal mücadelesinin devrimcide akademik olarak dile gelişidir.
Konuya girmeden önce,
Kapitalizmin.., işverenin.. karşısında proletarya köylü olmanın nasıl bir şey demek olduğunu unuttuysan ...
Bu tuzsuz baharatsız sosyo - ekonomik yapı neymiş ya.
Her şeye deva.
Ülkenin sosyo-ekonomik yapısını, inşasını mı talil edecen; Katma işin içine sömürgeciliği..., sosyo - ekonomik yapının sınıflar yüzerinde yol açtığı karekterliği.... tamam.
Umreye Giden Düşkünler/ Erdal Yıldırım
Gündemde AKP iktidarı Kültür Bakanlığınca organize edilen 100 Alevi kökenli ‘dede’nin önce Necef’e, Kerbelâ’ya ve sonra da umreye götürülmesi olayı var. Ve (ben de dahil) bir çok yazar çizer, kanaat önderi, kurum yöneticisi günlerdir bu konuda, konuşuyor, yazıp çiziyor ve ülkenin başkaca bunca önemli yaşamsal sorunuları varken, bu konu gündemde önemli bir yer tutuyor.
On yıl mı beş yıl mı bu ne demektir?
AKP’nin başı Başbakan mahpusların uzun yargılama süresini kısaltacağını açıkladı! Herhalde bravo dememizi bekliyorlar. Ne diyelim ülkemizin kara mizahı böyle oluşmakta. Ülkeyi öyle ki yazboz tahtasına çevirdiler ki. Bu zevatlar ne yaptıklarını biliyorlar mı? Yoksa, bizlerle dalga mı geçiyorlar? Sanki on yıldır bu iktidarda olan, bu yasal düzenlemeleri yapan kendileri değilmiş de başka biri imiş gibi ortalığa çıkıp ne iyi düzenleme yapacaklarını ballandıra ballandıra anlatıp duruyorlar.
Abdullah Öcalan,Hatip Dicle ve “Kapitalist Modernite”’
Time dergisinin her yıl açıkladığı “Dünyanın En Etkili 100 Kişisi” listesinin 2013 versiyonunda Ortadoğu’dan sadece iki liderin adı vardı: Abdullah Öcalan ve Fethullah Gülen.Liderliğini esaret koşullarında sürdürmesiyse Abdullah Öcalan’ın çok özel durumuna işaret ediyor.Tam anlamıyla bıçak sırtında yapılan bir politika üretiminden bahsediyoruz.Bu politika üretimine ilişkin tartışmalar Öcalan’ın bir komployla 15 Şubat 1999’da TC’ye tesliminden ve takip eden sorgu aşamasındakı performansından itibaren hiç durmadı.Öcalan’ın özeleştiri vererek önünü kesmediği bu tartışmalar başta PKK dü
Mültecilik ve düşünce üretimi
Türkiye Devrimci Hareketi (TDH) içinde eskiden beri “mülteciliğe” bir kızgınlık ve yabancılaşma vardır. Özellikle “mülteci” devrimcilere iyi gözle bakılmaz. Bunun TDH’ne, “kötü” olarak yansıması TKP’nin mülteciliğinden kaynaklanıyor. TKP önderleri,,, ülkedeki baskı koşularından dolayı uzun bir süre yurtdışında (o zamanki adıyla Sovyet bloku ülkelerinde) yaşamak zorunda kalmaları, 1970’lerden sonraki devrimci kuşak içinde, “lanetlenen” bir durum oldu.