İKTİDARIN BÜYÜK YALANI: “HİÇ KİMSENİN YAŞAM TARZINA KARIŞMIYORUZ.”
Genel olarak tüm siyasal İslamcıların, ama özel olarak da İslamo-faşist Erdoğan ve iktidarının, başvurduğu en kullanışlı “idare etme” araçlarının ilk sırasında hiç kuşkusuz ki dinlerince de serbest sayılan takiyedir. Yani amaçlananı gerçekleştirebilmek için, gözünü dahi kırpmadan YALAN SÖYLEMEKTİR.
“İslam dininde bir Müslümanın zor bir durumdan kurtulmak için İslam’ı inkâr ederek Müslüman değilmiş gibi davranmasıdır” şeklinde bir tanımlanması vardır takiyenin. Yani bir Müslüman için bu, herhalde ki söylenebilecek en büyük yalanların başında geliyor olsa gerek. Keza “Vikipedi” de aktarıldığına göre: Kur’an’ın Nahl suresinde de takiye yapmaya izin verildiği yazmaktadır.
Öncesini dışta tutarsak, şu 22 yıllık iktidarları döneminin herhalde ki her önemli kavşaklarında, her önemli hamleleri esnasında ve ihtiyaçlarını duydukları her önemli yeni atak pozisyonlarında mütemadiyen kullandıkları yöntem hep şu olmuştur: Yapmak istedikleri esas şeyleri paravanlayarak gündeme getirip nabız yoklamak ve gerekiyorsa geri basmak ve bir süre sonra daha inceltilmiş sinsiliklerle, hedeflenene varana dek tekrar tekrar gündeme getirmek…
Yani denilebilir ki takiyenin bu tarzı, İslamo-faşist “Reis”in siyaset yapış tarzının, iktidar olma ve iktidarını sürdürebilmesinin en gözde baş enstrümanıdır da.
İdeolojik “gizli” ajandalarında hedeflenen, “bugüne uyarlı” yani bir şekilde “modernize” edilmiş bir şeriat sistemine adım adım geçebilme stratejik hedefi doğrultusunda, şu 22 yıllık iktidarları dönemi boyunca en sıklıkla ve ama en itina ve sinsilikle baş vurdukları yalan; hiç kuşkusuz ki “hiç kimsenin yaşam tarzına asla karışılmayacaktır.” ve “herkesin yaşam tercihinin teminatı bizzat bizim iktidarımızdır.” şeklinde ki bu yalanıdır.
“Evet, son durak beyler bayanlar!” diyebilecekleri bu final sahnesine ulaşana kadar, dozajı düşmekle birlikte, bu yalanı tekrarlamaya devam edeceklerinden emin olabiliriz. Çünkü yaşam tarzı, insanların en hassas olabildikleri ve keza çok sert ve çok kolay bir şekilde tepki koyabilecekleri bir mesele olduğundan; günün muktedirleri, bunun son derece bilincinde olarak hareket etmeleri gerektiğinin idrakindeler.
Bundandır ki diğer birçok şeyde artık kullanma gereksinimi duymadıkları o ihtiyatlı söylem ve paravanları önemli oranda terk etmişken; ama “yaşam tarzına karışılmayacağı” yalanını hâlâ itinayla sürdürmeye devam ediyorlar.
Oysa biliyoruz ki “bu toplumun yüzde doksan dokuzu Müslümandır.” ve “Şeriat demek İslam demektir. Şeriata karşı çıkmak İslam’a karşı çıkmaktır!” çıkış ve tehdidiyle; Erdoğan ve Cumhur İttifakı artık çok aleni ve dobra bir şekilde toplumu, toplumun yüzde doksan dokuzunun dini olan İslam’ın hukukunca (yani bir diğer ifadeyle şeriat esaslarına göre) yaşama özlemine kavuşturmak istediklerini, zaten yarı örtük bir şekilde beyan etmiş olmuyorlar mı sizce de?
Kafasını kuma gömerek yaşamın gerçeklerinden kaçabileceğini sanan saftirik iyi niyet budalaları dışında, normal zekâ ve mukayese düzeyine sahip herkesin kabul edeceği olgusal bir durumdur bu.
Peki bu durumda, yani bir taraftan toplumu, İslami hukuk ve değerler esasına dayalı bir yaşam tarzına göre şekillendirme ulvi görev ve sorumluluğuyla hareket etmek ve ama öte taraftan da toplumun azımsanmayacak büyüklükte bir kesiminin tercihi olan seküler yaşam tarzına dokunulmayacağını, tam aksine bunun korunacağının teminatının kendileri olacağını söylemek, nasıl olacak da koskoca bir yalan ve iki yüzlü bir sahtekârlık olmayacak?
Bu yalan ve iki yüzlü sahtekârlığın muhatabı kendi cenahları olmayacağına göre; geriye, en başta kadınlar olmak üzere, LGBTİ+’lar, Aleviler ve diğer azınlık inanç ve inançsızlar olmak üzere toplumun seküler yaşam tarzına sahip kesimleri kalmış oluyor ki yalan da zaten bunları erkenden ürkütmeyip, son kapıyı da üzerlerine usulca kapatabilme ihtiyacının bir gereği olarak kullanılıyor. Mesele işte bu kadar aleni ve net.
Özetle; bir arkadaşın oldukça isabetli bir şekilde ifade ettiği gibi: “Tehlike müthiş örgütlü.”!
Evet, tehlike ve tehdit gerçekten de müthiş örgütlüyken; ilginçtir, onlardan çok daha güçlü olan biz karşı cephedekiler ise hâlâ, “dur bakalım ne olacak?” aymazlığı içinde, adeta seyre koyulmuşuz başımıza örülmekte olan felaketi.
Halil Gündoğan
Halil Gündoğan sitemizin köşe yazarıdır. Teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır.
Son Haberler
Sayfalar
Devrimci iktidar hedefiyle çalışmalarımıza yüklenelim!
Türkiye; sokaklarıyla, meydanlarıyla, doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine son 1,5 yıldır sürekli “hareketli” durumda.
Gezi İsyanı, 17-25 Aralık yolsuzluk karşıtı eylemler, Soma katliamına tepkiler ve Kobane serhıldanıyla; gencinden yaşlısına, her mezhepten ve milliyetten kadın-erkek halkımız milyonları bulan sayılarla sokaklara döküldü.
Kürtler savaş istemiyor
KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Sayın Cemil Bayık: “Biz Türkiye halklarına duyduğumuz saygıdan dolayı yeniden silahlı mücadele başlatmak istemiyoruz”, diyor ve ekliyor; “ ama bu süreç de, Türkiye için son bir şanstır.”
Dikkat edilirse burada saygı halklara, şans ise devlete oluyor.
Dêrsim Dağlarının beklentisi---Ergin Doğru
Dêrsimliler ve dostları, Dêrsim Soykırımı ve Dêrsim kimliğinin geleceği açısından yeni bir sıçrama yapmak zorundadır. Öncelikle yüreği Dêrsim'le atan herkes, "Ne yapmalı” sorusunu kendisine sormalıdır.
”SAF TÜRK OLMAYANIN HAKKI, HİZMETÇİLİK VE KÖLELİKTİR” (M.E.B.) Sait Çetinoğlu
Resmi İdeoloji’nin Seyir Defteri Resmi Tarih ve “Azınlıklar”
Tarihin hiçbir safhası eğilmeyen, dönmeyen ve daima yüksek duran Türkün başı bu badirede de yine yüksek ve vakur kaldı. Tanrı istemiş ki bütün eğilen başlar, solan tarihler içinde Türkün başı eğilmesin, tarihi solmasın. İnsanlık, vicdan,şeref ve haysiyet örneğini Türk denilen abideden alsın… Türkiye Türklerindir.
Mahmut Esat Bozkurt (Saday-ı Hak,25 Mayıs 1924)
MAHÇUPYAN , BİZİ MAHÇUP ETTİ
Henüz 301 kişiye mezar olan Soma maden ocağının yaralarını sarmadan,bu sefer acı haber Ermenek maden ocağından geldi.Yine aşırı kar ve işgüvenliğinden mahrum çalışan 18 işçinin hayatını kaybettiği maden ocağından 20 gün olmasına rağmen katledilen madencilere ulaşılamadı.İlkel ve kaba yöntemlerle yürütülen kurtarma çalışmalarında maalesef bu gidişle ulaşılamayacağı kaygısını taşıyorum.Dileğim bunda yanılmış olurum.
ABD, Türkiye’yi kurtardı!
Otuz dokuzuncu gününe giren Kobanê direnişi, YPG/YPJ ve halkın büyük direnişiyle devam ediyor. Bu süre zarfında Hegemon güçlerin verdiği destek ile IŞİD’in üstün teknikli yoğun saldırıları karşısında direnişe geçen Kürt halkı hem bölge de ve hem de Türkiye metropollerinde serhıldana kalktı. Kuzey Kürdistan halkının bu tepkisi hapsedilmiş atom moleküllerin tepkimeleri gibi kabuğunu kırıyordu. Türkiye metropolleri ve Kuzey Kürdistan birkaç gün içerisinde yangın yerine döndü. Yaşanan olaylarda elliye yakın yurttaş yaşamını yitirdi. Gidişat bir iç savaşın provası gibiydi.
Seyit Rıza Onurumuzdur, cesaretimizdir, geleceğimizi aydınlatan geçmişimizdir…
Yazmak bireysel olduğu kadar evrensel bir eylemdir aynı zamanda, bu kaygıyı taşıyanlar ise bir satır yazmadan önce bin kere düşünmelidirler. Üzerinde çalıştığım bir dosyaya kendimi kaptırınca gündelik yapay polemiklerden ister istemez uzaklaşıyorum. Ama öyle bir an geliyor ki köşe başlarını tutmuş pespaye kalemşörler bilinçli dezanformasyonlarını uygulamaya koyuluyorlar, geçmişlerindeki kanı gelecekleriyle yıkamaya çalışan geleneklerin temsilcileri kutsallarımıza dil uzatma cüreti gösteriyor, o zaman onlara hiç değilse ferdi bir cevap verme gereği hissediyorum.
Hazan Mevsimi – Ulm`lü Piro`yu Kaybettik :Cihan Erdoğan
İlk defa böylesine büyük, kalabalık ve düzenli bir tren garı görüyordu.
İri yarı sarışın kadın ve erkeklerin arasında bir cüceden farksız görünmesinin komikliğinden ziyade, yitip gitme korkularına kaptırmıştı kendini.
Dilini bilmediği, yağmurunu tanımadığı bu ülkede, birbirine karışmış insan renklerinin, renk tonlarının ortasında kaybolup gitmişti sanki.
Tren garını altüst eden gürültülü müziğin tınılarından başka hiçbir şeyin anlamını, derinliğini çözemiyordu.
Gök gürültüleriyle birlikte boşalan yağmurun bile yabancısıydı.
Karadeniz'in utanç tablosu;Ünye'nin soytarı çocukları:Tamer Çilingir
52 soytarı, üzerinde ilkokul önlükleri ellerinde bayraklarla Mustafa Kemal’in türbesini ziyaret etmişler 10 Kasım’da. Kendilerine ’’Ünye’nin Dünkü Çocukları’’ adını vermişler. Aralarında 40 ila 60 yaşlar arasında esnaf, emekli, siyasi parti temsilcileri ve öğretim üyelerinden kişiler bulunuyormuş. Grubun başkanı olduğunu söyleyen Ordu Üniversitesi Matematik Bölümü Öğretim Görevlisi Ahmet Erkan Birben, beyaz yakalı önlüğü ve bayraklarıyla muhabirlere poz verirken, bağıra çağıra bir marş söylüyor aynı zamanda.
“ÇÖZÜM SÜRECİ”: Kitlelerin Devrimci Gücünün Denklem Dışında Tutulması Mı?
Çözüm süreci bir kez daha devletin kıskacına girmiş durumda. Devletin çözüm sürecinden anladığının PKK’nin silahlı mücadelesinin öncelikle tasfiye edilmesi, buna paralel olarak ideolojik ve politik olarak da bir tasfiye gerçekleştirerek Kürt meselesini kendi siyasi egemenliği içinde uzun süre uykuya yatırmak ve Ortadoğu politikasında bir sıçrama tahtası olarak kullanmaktı.
“Mahsus mahâl”(ler)in hâl-i pür melâli[1]
“Duvarda kaldı gözlerim Dalmışım.”[2]
‘Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi’nin, “Mahsus mahâl”lerin hâl-i pür melâlini gündemleştiren “Hasta Mahpuslar Sorunu ve Çözüm Önerileri” Sempozyumu’nun “Çözüm Önerileri”ne yönelik “Üçüncü Oturumu”nun moderatörlüğünü Hasan Gülbahar arkadaşım yönetecekti.
30 yıl zindanda yatan Gülbahar arkadaşım şimdi burada değil, “5.5 yıl daha yatacaksın!” diyen zalimler tarafından tekrar Mersin zindanına kapatıldı…[3]