Pazar Ekim 4, 2026

İBRAHİM KAYPAKKAYA’DAN ÖĞRENMEK[*]

 

“İşçi sınıfının

ekmekten çok

onura ihtiyacı var.”[1]

 

Patika Dergisi (PD): İbrahim Kaypakkaya’nın katledilmesinin üzerinden 50 yıl geçti. 50. yılında Kaypakkaya’yı özgün kılan nedir?

 

Sibel Özbudun (SÖ): İbrahim Kaypakkaya’nın 68 devrimci hareketi içerisindeki, onu hem kendi bağlamı, hem de günümüz açısından “özgün” kılan, bence “süreklilik içinde kopuştan kopuş”u temsil etmesidir.

Malûm, dünyada 68 hareketi, kireçlenme emareleri gösteren, bürokratikleşmiş ve sosyalizmi bir “kalkınma/ sanayileşme” edimine çevirmiş (kuşku yok ki bunda İkinci Paylaşım Savaşı’nın ülkede yol açtığı yıkımı onarma çabalarının payı önemlidir) reel sosyalizm anlayışından bir “kopuş” özelliği taşımaktadır. Avrupa-ABD 68’ine damgasını vuran esin kaynağı Anarşizm’dir, çeper ülkelerde ise daha çok eski sömürgelerdeki (Latin Amerika, Asya, Afrika…), köylülüğün başı çektiği antiemperyalist halk savaşları, yani Mao, Che, Castro, Amilcar Cabral, Franz Fanon hattı yol gösterici olmuştur.

Bu kopuşun coğrafyamızdaki izdüşümü, Dev Genç’in reel bir sosyalizm anlayışının sürdürücüsü TKP-TİP hattından kendini ayrıştırmasıdır. Bu ayrışma görünüşte TİP’in “sosyalizme parlamentarist geçiş” konumlanışına karşı, radikal eylemlere ve silahlı mücadeleye daha yakın gözüken MDD etkilenimin ağır basması şeklinde tezahür edecektir - ama kısa bir süreliğine.

Devrimci gençlik, bir süre aynı dergi çevresinde (Aydınlık) toplandığı MDD’den de koparak her biri kendi yolunu çizmeye yönelecektir: THKPC, THKO, PDA (ve bir süre sonra PDA’dan ayrılan, Kaypakkaya’nın TİKKO/TKP-ML’si)

Devrimci gençlik MDD hattıyla yolları ayırmıştır ayırmasına, ama aşamalı devrim stratejisini benimseyen, antiemperyalizme antikapitalizm karşısında öndelik tanıyan, bununla bağlantılı olarak “millicilik” vurgusu yüksek olan MDD’nin bu yaklaşımı, bir başka deyişle Kemalizm’in “sol” versiyonu (“kalpaklı Kuvva’cılık”) ayrılan kesimler üzerinde etkisini güçlü biçimde sürdürecektir. Bu, solculuğu Şevket Süreyya Aydemir, Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk vb. okuyarak öğrenmiş bir kuşak için çok da yadırganacak bir durum değil belki…

“Herkesin gözü önünde yükseklere çektiğimiz bayrağın, proletaryanın kızıl bayrağı olup olmayacağı, işaret ettiğimiz lekelerin temizlenip temizlenmeyeceğine bağlıdır. Biz, bütün samimiyetimizle bu lekelerin temizlenmesini istiyoruz,”[2] diyen İbrahim Kaypakkaya’yı bir “kopuş kuşağı” olan kendi kuşağı içinde de istisna kılan, onun Kemalizm’le hesaplaşmayı göze alan ilk devrimci olmasıdır. Kuşağı için “tamamlanmamış bir milli demokratik devrimin önderi”, “antiemperyalist mücadele lideri”, “ulusal bağımsızlığın kurucusu” sayılan Mustafa Kemal’i “hâkim sınıf milliyetçiliği”nin kurucusu, Kemalizmi de “hâkim sınıf ideolojisi” olarak niteleyen, ilk, odur.

 

PD: 21 yıllık AKP iktidarı dönemindeki Ilımlı İslâm ve yeni Osmancılık fikri dolayısıyla Kemalizm yeniden “bir kurtuluş reçetesi” olarak halkın gündemine sokulmuş durumda. Kemalizm’in günümüzde ki durumunu Kaypakkaya’nın tespitleri doğrultusunda değerlendirir misiniz? (Bu soruyu seçimler göz önüne tutularak cevaplanabilir)

 

SÖ: Yukarıda değindiğim konumlanışı İbrahim Kaypakkaya’yı kendi dönemi için olduğu kadar, günümüz için de çok önemli kılıyor. Sizin de dediğiniz gibi, Kemalizm’e karşı bir “rövanş” hareketi olarak nitelenebilecek AKP’nin neo-Osmanlıcılığı’na, siyasal İslâm’ına ve iktidarını konsolide etmek üzere kitleleri tabir yerindeyse “de-sekülarize” etme, laiklikten uzaklaştırma teşebbüsleri, Kemalizm’i bir kez daha “kıymete bindirdi”. Oysa şunu görmek gerek, AKP’ye bu denli geniş bir manevra sahası sağlayan, bizatihi Kemalist yöntemlerdi. Nedir bunlar? Hâkim ideolojinin kaynağı ve propagandisti bir elit eliyle toplumu yukarıdan aşağıya doğru biçimlendirme teşebbüsü, çoğul(cu)luğa cevaz vermeme, bütün inisyatifleri tek bir merkezde, sınırlı bir çevrenin elinde toplama, özerk davranma taleplerini bastırma…

Kemalist bürokrat, Ankara valisi (1929-1946) Nevzat Tandoğan’ın 1944 yılında tutuklanan dönemin namlı Türkçülerinden Osman Yüksel Serdengeçti’ye söylediği kaydedilen “Sizin milliyetçilikle, komünizmle ne işiniz var? Milliyetçilik lazımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekirse onu da biz getiririz” sözleri bu bağlamda çok tipiktir. Bunu, örneğin Süleyman Soylu’nun, Kürt illerinde kayyım atanan belediyeler konusunda “Cumhurbaşkanımız ‘bu belediyelerden rahatsızım’ dedi, hepsini görevden aldık” ile yan yana getirdiğimizde, her iki yaklaşımın da tekil bir iradeyi topluma dayatma keyfiliğinden malul olduğu görülecektir.

Kanımca bugün bu coğrafyada sorun, burjuvazinin iki fraksiyonundan (“laik”, “Batıcı” Marmara sermayesi ile “muhafazakâr”, “yerli ve milli” denilen ama küreselleşme rüzgârından yararlanarak Orta Doğu’ya, Afrika’ya, hatta Latin Amerika’ya yaptığı açılımlarla palazlanan “Anadolu Kaplanları”) birini tercih etmek değil, sömürülenlerin ve ezilenlerin, yani işçi sınıfının, köylülerin, Kürtlerin, kadınların iradeleriyle yeni, her türlü baskı ve sömürüden kurtulmuş, eşitlikçi-özgürlükçü, sosyalist bir toplumu biçimlendirme uğraşına girişmektir.

Kaypakkaya ezilenlerin ve sömürülenlerin eşitlikçi kardeşliğine işaret ettiği yıllarda da, bugün de hâkim sınıfın her türlü baskı ve sömürüsüne ezilenlerin-sömürülenlerin özerk iradesini geliştirmek ve sahip çıkmak devrimcilerin, sosyalistlerin asli görevidir, böyle olmalıdır.

 

PD: Eskimiş, şablon, modası geçmiş, devrimci bir kaynak, eylem kılavuzu, yaslanmamız gereken deneyim tartışmaları içerisinde 68 kuşağını özelde de İbrahim Kaypakkaya’yı değerlendirir misiniz?

 

SÖ: “Eskimiş, şablon, modası geçmiş” vb. nitelemeler, reel sosyalizmin göçtüğü, neoliberal versiyonuyla kapitalizmin kendini “yegâne, ebedi, değişmez düzen” ilan ettiği yıllarda sosyalist görüş ve anlayışları itibarsızlaştırmak için sıkça başvurulan, deyim yerindeyse “moda” kavramlardı. Neoliberalizmle doku uyumu içindeki “Yeni sol”, “radikal demokrat” vb. görüşler, Marksizm- Leninizmi bu terimlerle damgalamaktan pek haz ederlerdi. Dikkat ederseniz, bugün burjuvazinin nitelikli temsilcileri dahi bu gibi nitelemeleri kullanmaktan kaçınıyor; kapitalizmin başını alamadığı, birbirini izleyen, birbirini tetikleyen krizler, sermayenin seçkin ideologlarını (V. İ. Lenin olmasa dahi) Karl Marx üzerine yeniden düşünmeye çağırıyor.

Bunun bir başka veçhesi de Marksizm-Leninizm’i “eskimiş, şablon, modası geçmiş”(!) vb.ilan eden “yeni sol” (radikal demokrat vb.) akımların piyasaya sürüldükleri 1990’lardan bu yana işçi sınıfı-emekçiler adına kalıcı tek bir kazanım sağlamak bir yana, o gün bugündür gemi azıya alan neoliberal kapitalizmin halklar üzerindeki tahribatını hiçbir şekilde hafıfletememiş olmasıdır. Son 20-30 yılın deneyimleri bize sömürü (dolayısıyla da) mülkiyet ilişkilerine son vermeyi, yani iktidarı hedeflemeyen hiçbir yaklaşımın (kimlikçilik, çokkültürcülük, çevrecilik, yatay dayanışma ağları, iktidar ilişkileri dışında küçük komünler yaratma girişimleri) hâl-i hazırdaki yıkıcı eşitsizlikleri gidermeye yetili olamayacağını gösterdi.

Bu durumda, özellikle 68 kuşağının kendisini yeniden donattığı kararlılık, gözüpeklik, eşitlikçi kardeşleşme, özgürlükçülük, dayanışmacılık ruhu ile Marksizm Leninizm’in güncelliği ortadadır. Uzun Yürüyüş’ü Başlatan Mao Zedung’un, Gramma yatında Küba kıyılarına doğru yol alan Fidel’in, Bolivya Cangıllarındaki Che’nin, Japon ve Fransız emperyalizmine karşı gerilla savaşı veren Ho Chi Minh’in tasarımları da budur: Emekçilerin sosyalist coğrafyasını kurmak.

Elbette bu mücadelenin araçları değişebilir. İlkçağ’daki köle ayaklanmalarından bu yana hiçbir devrimci kalkışma, kendini tekrar etmez, edemez, etmemelidir. Benim burada vurgulamaya çalıştığım, yeni, farklı, eşitlikçi, özgür bir dünya kurmak isteyenlerin, bunu ancak sömürü ve tahakküm ilişkilerini, sermaye sahiplerinin mülksüzler üzerindeki sömürü, baskı ve denetim araçlarını ilga ederek gerçekleştirebileceklerini bir kez daha vurgulamak. 68 kuşağının, ve özellikle de Kaypakkaya’nın amacı da buydu.

 

PD: Cumhuriyetin ikinci yüzyılına gireceğimiz bu günlerde “Demoktratik Cumhuriyet” güzellemeleri ve “ulusalcı-cumhuriyetçi” medeniyet paradigmaları ve resmi ideoloji konularını Kaypakkaya’nın fikirleri üzerinden nasıl değerlendirebiliriz.

 

SÖ: Yukarıda da vurgulamaya çalıştım; kapitalist üretim ilişkileri yıkılmadıkça “cumhuriyet”in önüne hangi sıfatı eklerseniz ekleyin, bir egemen sınıfın ezilen-sömürülen sınıflar üzerindeki baskı aracı olma vasfı, süre gidecektir.

Seçimlerin bir “TV şovu”na, demokrasinin bir “fars”a dönüştüğü, ABD’nin dahi Kongre’yi basan neofaşist başıbozukların gövde gösterileriyle ete kemiğe bürünen bir “darbe girişimi”ne sahne olabildiği koşullarda, öznel ya da nesnel olarak sınıflar arası uzlaşmacılığa, konsensüs’lere, ya da “kuruluş mitosları”na, “milli burjuvazi” arayışlarına yaslanan cumhuriyet tasarımları, geçersizdir. Siyasal rejimi ne olursa olsun (krallık ya da cumhuriyet) bağımsızlığa ve emekçiler, sürdürülebilir bir düzeni sağlamaya yetili bir burjuvazi kalmadı yeryüzünde. Bu nedenle, artık üzerinde kafa yorulması gereken, doğrudan demokrasinin “sosyalist cumhuriyet”tir.

 

PD: Dünya ve Türkiye-Kuzey Kürdistan devrimci hareketinin içinde bulunduğu durumu göz önüne alırsak 68 kuşağı ve özelde İbrahim Kaypakkaya bize hâlâ neyi öğütlüyor?

 

SÖ: Buna karşın, Kaypakkaya’nın özellikle PDA çevresine yönelttiği eleştirilerde ortaya çıkan, Kürtlerin bir “halk” değil bir “ulus” olduğu ve bir ulus olarak “Ulusların Kaderini Tayin Hakkı”nın öznesi oldukları vurgusu hâlen önemlidir.

Kaypakkaya sosyalistlerin, devrimcilerin “Ulusların Kaderini Tayin Hakkı” (UKTH) ilkesini desteklemesi ile ezilen ulusun bu hakkı hayata geçiriş fiiliyatının desteklenmesi arasındaki incelikli ayırımı özenle çizer. Ona göre, UKTH’nin desteklenmesi ilkeseldir; sosyalistler, devrimciler ezen ulusun ezilen ulusun ayrılma hakkı dahil kendi kaderini tayini girişimlerine yönelik her türlü bastırma girişimine amasız, fakatsız karşı durmalıdırlar. Ama bu ilke, ezilen ulusun bütün tercihlerinin kayıtsız koşulsuz desteklenmesi anlamına gelmez.

Yani bir “hak”kı desteklemek başka, o “hak”kın kullanılış biçimine tavır almak başkadır. Ya da şöyle söyleyecek olursak olursam, ezilen ulusun ayrı devlet kurma “hakkı”nın desteklenmesi başka, o ulusun egemen sınıflarının desteklenmesi başka şeylerdir.

Devrimciler, sosyalistler, bir yandan ezilen ulusların ulusal tahakkümden, boyunduruktan kurtulma mücadelelerini, yani ezilen ulusun ezen ulusa karşı mücadelesini, ama aynı zamanda (her iki ulustaki) tüm ezilenlerin, sömürülenlerin kardeşliğini ve sömürücü sınıflara karşı mücadelesini desteklerler. Ezilen ulusun kendi kaderini tayin hakkı ilkeseldir; ancak her iki ulusun komünistlerinin bu hakkın kullanılış tarzı konusundaki tutumlarını, konjonktür belirleyecektir…

İşçi sınıfı ve emekçiler açısından aslolan ise, “farklı milliyetlerden proleterlerin” şu ya da bu ulusal bayrağın değil, kendi sancağının etrafında toplanması, yani “Enternasyonal”dir. Hele ki, yukarıda da altını çizmeye çalıştığım gibi, burjuvazilerin “ulusal” niteliklerini ve halkları açısından sürdürülebilir bir düzeni sağlama yetilerini hemen tümüyle yitirdikleri bir çağda…

 

PD: Son olarak eklemek istedikleriniz var mı?

 

Ben Spartaküs’den Karmatiliğe, Şeyh Bedreddin’den Thomas Müntzer’e, Paris Komünü’nden Sovyet İhtilali’ne, Çin Devrimi’nden Küba’ya, 68’e emekçilerin sömürü ve tahakküme karşı eşitlikçi-özgürlükçü mücadelelerinin, günümüzde neoliberal kapitalizmin yalnızca emeğe değil, artık yeryüzündeki hayata da kast eder hâle gelen egemenliğine karşı bir varlık-yokluk mücadelesi verenlerin yaslanabileceği geleneği oluşturduğunu düşünüyorum.

Bu geleneğe, bu tarihe düşünce ve eylenmleriyle katkı yapan herkesten öğreneceğimiz çok şey var. Bu anlamda, İbrahim Kaypakkaya’nın öğrencisi olmaktan onur duyuyorum. Tıpkı Spartaküs’ün, Karl Marx’ın, V. İ. Lenin’in, Mustafa Suphi’nin, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın, Behice Boran’ın öğrencisi olmaktan onur duyduğum gibi.

Bana bu paylaşım olanağını verdiğiniz için sizlere teşekkür ediyorum.

 

11 Mayıs 2023 17:18:23, İstanbul.

 

N O T L A R

[*] Patika Gazetesi, Mayıs 2023… https://gazetepatika19.com/kaypakkayanin-50-olumsuzluk-yili-sibel-ozbudun-ibrahim-kaypakkayadan-ogrenmek-135315.html

[1] Karl Marx.

[2] İbrahim Kaypakkaya, Bütün Eserleri, Nisan Yay., 2016, s.350.

 

9433

Comment form

Plain text

  • Hiç bir HTML etiketine izin verilmez
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • Satırlar ve paragraflar otomatik olarak bölünür.

Sibel Özbudun

1956 yılında,İstanbul'da doğdu. Üsküdar Amerikan Kız Lisesi'nden mezun olduktan sonra, Fransa'ya giderek, üç yıl süresince Fransa'da dil ve Paris VII ve Paris X Üniversitelerinde sosyoloji öğrenimi gördü. Türkiye'ye döndükten sonra,İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Antropoloji Bölümü'ne girdi. Mezun oldu. Uzun süre yayıncılık (Havass ve Süreç Yayınları) ve çevirmenlik yapan Özbudun;

 

1993 yılında, Hacettepe Üniversitesi Antropoloji Bölümü'nde yüksek lisans eğitimi görmeye başladı. 1995 yılında,aynı bölümde araştırma görevlisi oldu. Doktorasınıda aynı üniversitede verdi. İngilizce, Fransızca ve İspanyolca bilen Özbudun'un çok sayıda çevirive telif eseri bulunmaktadır.

     Blog

 

sozbudun@hotmail.com

Sibel Özbudun

Manipilasyonun Merkezinde Bu Kez MHP mi Var-Fehim IŞIK

Zorlu bir seçimi geride bıraktık. Gün boyu izlediğimiz seçim mahallerinde, özellikle Urfa’nın Suruç ilçesinde ciddi seçim ihlalleri yaşandığına birçok muhabir arkadaşımız, birçok seçmen tanık oldu. Bu ihlalleri görmeyen bir tek AKP medyasıydı ki bu medya da Türkiye’deki medyanın neredeyse yüzde 95’ini oluşturuyor.

Tüm bu saldırılara karşın diğer seçimlerden farklı olarak gözlenen şuydu denebilir: Muhalefet sandık başında iyi örgütlenmişti. İhlalleri engelleme noktasında olmasa bile en azından ihlalleri teşhir etme noktasında tek bir köşeyi açık bırakmamıştı.

Burjuvazinin Seçimi

Türk tekelci burjuvazisi, AKP ile 16 yıl dikensiz bir gül bahçesi yaşadı. Ekonomi büyüdü. Sermaye palazlandı ve daha fazla merkezileşti. Büyük holdinglerin bir çoğu artık uluslararası çok uluslu tekeller haline geldi. Ancak, gelinen aşamada, “pembe büyüme”nin sonuna gelindi ve burjuvazinin önemli bir kesimi at değiştirmek istiyor.

24 Haziran’da sandığı markaja almak!

AKP iktidarının, panik havasında, baskın bir şekilde tasarlayıp gündeme getirdiği 24 Haziran seçimlerinde son viraja giriyoruz.

Geride kalan birkaç gün, yoğun bir saha- kitle çalışmasından öte, 24 Haziran’ın örgütlenmesine odaklı geçirilecek gibi görünüyor. Ekonomik göstergelerin verdiği mesajın, emekçilerin her gün daha fazla düşen alım gücünün, yaşanan büyük yoksullaşma ve yoksunlaşmanın basıncıyla AKP iktidarı, büyük bir fırtına kopmadan önce kendini güvenli bir limana atmanın telaşına düşerek 24 Haziran’da seçim kararı aldı.

Bir asalak Türk burjuvazisinin palazlanması hikayesi: Erdoğan Demirören!

1923 yılında kurulan Cumhuriyet Türkiye’sinde 100. yıla beş kala, halen konuşulamayan, yazılamayan, inkar edilen, tutsaklık ile cezalandırılan konuların başında Ermeni sorunu gelmektedir. 1915 ile başlayan Ermeni, Rum ve Hristiyan azınlıkların yerlerinden, yurtlarından tehcir edilmelerinden sonra taşınmaz mal varlılarının akıbeti, kimlerin bu zenginliklere el koyduğu, ölüm ile yaşam arasında Müslüman olan Hristiyanlar, sermayeye el koyan yeni Türk burjuvazisinin kimler olduğu gibi konular toplumda tabu olarak görülmeye devam etmektedir.

Boykotçuların taktik yanlışlıkları ve halktan kopuk faliyetleri! Sidar Hanoğlu

24 Haziran baskın seçimi kararının açıklanmasından sonra tüm toplumsal kesimler nasıl davranacaklarını, kiminle hareket edeceklerini açıklayarak duruş aldılar. Buna göre, AKP-MHP ''cumhur ittifakı''nda, CHP, SP, İyi Parti ''Millet ittifakı''nda, birleşirken, devrimci, demokrat ve Kürt yurtsever kesimi HDP etrafında birleşerek seçime dahil oldu. Bunların karşısına az sayıda devrimci yapılar ise ''Boykot'' kararı alarak, seçime katılmayacaklarını açıkladılar.

Mutlak yöntemin kendini yeniden üretme biçimi ve Diyalektik Tarihsel Materyalist Yöntemi Anlamayan dairesel kafaların teğetinde Doğru’lar

İçinde bulunduğumuz hazır bulduğumuz ve sürekli hareketle var olan dış dünyanın nesnel varlığının en yüksek ürünü olan bilinçli maddenin üretimi -düşüncenin üretimi- ve yeniden üretimi sadece yeni koşulların üretimi ile var olmazlar. Çünkü her yeni hareket ve koşul bir önceki hareketin ürünü olmakla kalmaz onu içerir, onu ret eder yani yadsırda.

Seçimler ve Oy Verme-Recep Maraşlı

Seçime yurt dışı katılım oranı şu ana kadar çok düşük. En çok % 32 oldu... 2 gün sonra yurtdışı oy verme işi bitiyor. Böyle kalırsa HDP'ye kurulan baraj tuzağını önlemek çok zor.

Erdoğan rejimine muhalif olanlar eğer sandığa gitmezlerse iktidarın istikrarına altın tepsi ile katkıda bulunmuş olurlar.

Her gün her an sistemin üretim ilişkileri içinde, sosyal-siyasal ağları içinde yaşayıp da sıra oy vermeye gelince bunu "sistemi meşrulaştıracağı" gerekçesiyle boykot edenleri anlamak mümkün değil

Çöktürme Planı Uygulayan Cumhur İttifakı’nı Cezalandırmalıyız!-Dursun Ali Küçük

*Bu seçimlerde Türk usulü cumhurbaşlığınının yanı diktatörlüğün yerleşmesine, Kürtlere karşı yürütülen savaşa tamam mı?

Devam mı?

Tamam deniliyorsa Cumhur İttifakı postalanmalı ve cezalandırılmalıdır.

 

*Bu seçimler; bir mevzi elde etmek, Kürtlerin fiiili kazanımlarını korumak ve halkın örgütlenmesi ve ayakta kalması vb vb için bir basamak olarak değerlendirilmelidir.

Hedefi budur. Kimseyi kandırmıyoruz.

Kurtuluşu getirmeyecek.

Ama Kürtlere karşı savaş hükümeti olan Cumhur ittifakını tepelemek çok önemlidir.

 

Müslüm Elma : “ Ey şehit kahramanlar kavganız sürüyor, sürecektir.“

"Sayın mahkeme heyeti,

Özgeçmişime ilişkin bazı bilgiler sunmak istiyorum:

Ben 09.02.1960 Türkiye Kürdistanı’nın Dersim şehrinde doğdum. Dersim, Kürt-Alevi mezhebine mensup halkımızın yoğunluklu olarak yaşadığı bir şehirdir. Benim ailemde bunlardan biridir. Bu şehrin tarihi hem acılı hem de onurludur. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Kürt coğrafyasındaki egemenliğini en son olarak bu şehirde yaptığı katliamla pekiştirmiştir. 1937-1938 yıllarında binlerce Dersimli köylerde, dağ başlarında ve idam sehpalarında can vermiştir.

Kaypakkaya'nın direniş geleneğini onurla sürdüren Partizanlardan M. Usta, sürece dair görüşlerini yazdı.

1980 AFC'si sırasında zulmün saraylarından Amed zindanında; Cafer Cangöz ve birçok yoldaşıyla birlikte işkencecilere kök söktüren, Kaypakkaya'nın direniş geleneğini onurla sürdüren Partizanlardan M. Usta, sürece dair görüşlerini yazdı.

Bugün hem zorluklara karşı direnip teslim olmayan bir kuşağın yaratılmasına hem de bölgede bir kara bulut gibi çöken gericiliğe karşı ezilen halkların ortak yürüyüşüne ihtiyaç vardır. Bu ortak yürüyüş yıldızların, ortak parıltısı görevini görecektir.

AKP/MHP Ordu kliği 24 haziran seçimi ile 20 Temmuz 2016 darbesini pekiştirmek istiyor

24 Haziran cumhurbaşkanı seçim tarihi yaklaştıkça politik atmosfer daha üst düzeylere tırmanıyor. Başını Recep Tayip Erdoğan’ın çektiği AKP/MHP/Ordu kliği devlet aygıtını kendi lehlerinde daha sağlam temeller üzerine oturtmak istiyor. Bünyesinde yer aldıkları iktidar mekanizmalarını iyice kendi güdümlerine almayı amaçlıyorlar. Cumhurbaşkalığı kisvesiyle Kürtler, ezilen sınıflar ve devrimci, demokrat kesimler üzerindeki faşist baskı ve katliamları çok daha katmerli boyutlara tırmandırmayı hedefliyorlar.

Sayfalar