Hizip safsatası ile üzeri örtülen gerçekler
Kolektifimizin uzun bir süredir gündeminde olan bir dizi tartışma kamuoyuna yansımıştır. Bu tartışmaların taraftar ve kamuoyuna sızdırılmasına başından beri karşı çıktık. Tartışmaların zamanında ve yerinde yürütülmesini esas aldık. Elbette burada temel kaygımız kolektifimiz içinde ortaya çıkan ideolojik-politik-örgütsel tartışmaların bizi güçlendirecek bir içerik ve misyonla ele alınmasıdır. Kolektifimiz içinde ideolojik mücadelenin sağlıklı bir biçimde yürütülmesinin koşullarını yaratmaya çalıştık.
Bu yüzden ilkelerimize sadık bir biçimde kolektifimizin platformlarında görüş ve düşüncelerimizi savunduk. Bu süreci çok uzun bir süredir biriken ve kangrene dönüşmüş bir dizi sorunumuzu çözmenin olanağı olarak gördük. Hatta kolektifimizin çizgisinin netleşmesi, teorik berraklığının sağlanması, sınıf mücadelesinin açığa çıkardığı ihtiyaçlara cevap olamama halimizi ortadan kaldırmak için önemli bir olumluluk olarak gördük. Savaşımızın çelişkilerini çözemeyişimizin bizi zorladığı bu ideolojik mücadeleye girmekten korkmadık-çekinmedik. Ancak kolektifimizi kendi dogmatizmlerinin bataklığına çakılı bırakmak isteyen bir anlayışla ideolojik mücadeleyi bu düzlemde yürütmenin zemini ortadan kalkmıştır. Bu yüzden hizip nedir, ne değildir tartışmalarına bir kez daha yönelmek zorunluluk olarak karşımıza çıkmıştır.
Yaşayan bir organizma olarak komünist parti değişir, büyür, gelişir, yenilenir, mücadelenin ihtiyaçlarına göre kendini donatır. Bunlar KP’nin hedeflerine ulaşabilmesi için zorunluluktur. Elbette bunun olabilmesi için parti içinde canlı, dinamik bir tartışma ortamının yaratılması gerekir. Bu canlılığın olduğu ortamda farklı görüşler de olabilir. Bu farklı görüşleri bir araya getiren, aynı örgütün çatısı altında tutan tek sarsılmaz gereklilik söz konusu partinin tüzüğüdür. Bütün birey ya da hücreler bu tüzüğün emirlerine itaat etmekle yükümlüdür. Politikayı yorumlayış, taktik meselelere yaklaşım ne kadar farklılık gösterirse göstersin tüzük yoruma kapalı tek olgudur. Unutulmamalıdır ki, tüzük tek tek bireylerin fikirlerine göre değişkenlik göstermez. Bireyler tüzüğün kabulü ile örgütte var olur. Bu kabul koşulsuz uygulamayı da beraberinde getirir. Bu gerçeğe aykırı hareket eden her unsur, partinin köklerini çürütme yönlü hareket ediyor demektir.
Böyle unsurların varlığı iç meseleleri “basit” görüş ayrılıkları olarak tartışmanın, tanımlamanın zeminini ortadan kaldırır. Basit görüş ayrılıkları olarak değerlendirilen ancak temelinde bir dizi ideolojik-politik-örgütsel ayrımı barındıran meseleler taktiksel farklılık olarak da ele alınma noktasından oldukça uzaklaşıldığını gösterir. Pratikte yan yana durmanın olanaksızlaştığı, güncel pratik meseleleri algılayışta bile bir dizi farkın açığa çıktığı noktada, çizgilerin netleştirilmesi, farkların daha açık ortaya konması meselenin yüzeysel görüş ayrılığı olmanın tersine çizgi farkı olarak açığa çıkmasına kaynaklık eden ideolojik-politik-örgütsel temellerin doğru tanımlanması zorunluluğu ile karşı karşıya kalınır.
Kolektif içinde ideolojik mücadelenin koşulları yaratılmalı, her dönem olabilecek fikir ayrılıklarının açığa çıkardığı tartışmalar parti çizgisinin netleşmesi açısından sağlıklı bir şekilde yürütülmelidir. Parti birliğinin güçlenmesi temelinde açığa çıkan tartışmaların önü tıkanmadan sürdürülmesi ve sonuçlanması gerekir. Önü tıkanan tartışmalar, üstü örtülen eleştiriler, sonuçlandırılmayan ideolojik tartışmalar kolektifi güçsüz düşürür. Bugün yeri ve zamanı değil diyerek ötelenen her mesele, kolektifin ideolojik berraklığının üstüne bir sis perdesi gibi çöker. İdeolojik mücadele ile araya çekilen bu sis perdesi kolektifin gelişiminin önüne kurulan bir barikattır aynı zamanda.
Önderlikten ve yönlendirmeden yoksun biçimde ötelenen her tartışma/hesaplaşma kolektif içinde kendi dinamiklerini, canlılığını koruyarak varlığını sürdürür. Bu dinamikler güçlü, ideolojik olarak kendine güvenen, iç meseleleri birlik temelinde sürdürme-yönlendirme kapasitesine sahip önderliği olan kolektif açısından bakıldığında onu güçlendirecek potansiyel anlamını taşır. Ancak kurum içi mücadelede açılan tartışmaları yersiz bulan, eleştirilerin üstünü örtmeye çalışan, eleştirenle eleştirilen arasında kamplaşma yaratan bir anlayışla hareket eden toplamda kolektife güvensizliğinin arkasında gizlemeye çalıştığı kendine güvensizliğiyle ön plana çıkan bir önderlik anlayışıyla meseleler ele alındığında iki çizgi mücadelesi yok sayılmış, eleştiri hakkı gasp edilmiş demektir.
Bu gerçekliğin açığa çıkardığı yeni duruma kolektifin vereceği refleks, geleceği açısından hayati önem taşımaktadır. Öncülük ve yönlendirme, bütün kolektifi birarada tutan bir çekim merkezi olma görevini kolektif içi kamplaşmaya neden olacak şekilde kullanan bir önderlik karşısında ise kadroların alacağı tutumun tayin edici bir anlamı olacaktır.
Bireysel çıkarlarını kurumun çıkarlarının önünde tutan kendi zaaf ve hatalarının üstünü örtmek için ilkeleri, tüzüğü yok sayan, sınıf mücadelesinin ihtiyaçlarına cevap olamamadaki kendi rollerini gizleyen, iktidar histerisinin tatmini için parti erkinin yetkilerini tek elde toplamaya çalışan, kurumun görüşlerine denk düşmeyen kişisel görüşlerini kurumun merkezi iradesi adına kamuoyuna korsan biçimde yansıtan bir anlayış açıktır ki, kolektif iradesine yönelen bir darbedir. İdeolojik mücadele yerine kolektif içinde kendi anlayışlarını yaymak için yürütülen faaliyet açık bir hizip faaliyetidir. Kolektifin görüşlerini yok sayan, iradeyi tanımayan, kurum organ ve örgütlerini yok sayarak parti işleyişini yok oluşa sürükleyen bu anlayışa karşı takınılacak MLM tutumu İbrahim Kaypakkaya, Şafak Revizyonistlerine karşı yürüttüğü mücadelede teorik olarak berrak biçimde ortaya koymuş ve PP’nin inşasına yönelerek pratikte hayata geçirmişti.
“Hizipçi ve bölücü olanlar, örgüt içinde körü körüne itaati, dalkavukluğu, sırt sıvazlamayı teşvik edenlerdir. Hizipçi ve bölücü olanlar, örgüt içi eleştiriyi bastırmaya çalışanlardır. Kendilerine yönelen eleştirileri kadrolardan gizleyenlerdir. Hizipçi, bölücü olanlar, kendilerini eleştiren kadroları iğrenç bir iftira ve dedikodu kampanyası ile yıpratmaya, diğer kadroların gözünden düşürmeye, tecrit etmeye çalışanlardır.
... Hizipçi ve bölücü olanlar hem demokrasi hem de merkeziyetçilik ilkesini çiğneyerek kendilerine en aşırı demokrasiyi Marksist Leninistlere de en aşırı merkeziyetçiliği uygulamak isteyenlerdir.
... Bunlar kendi küçük kliklerinin menfaati adına proletaryanın ve emekçi halkın menfaatlerine sırtlarını çevirmişlerdir. ... Halkın menfaati ile Partinin menfaati çeliştiği zaman Marksist Leninistler halkın menfaatinden yana çıkarlar. Bu hizipçilik değildir. Partinin menfaati adına halkın menfaatlerinin karşısında yer almak, işte budur hizipçilik.
Marksist Leninistler halkın menfaatleri ile partinin menfaatinin aynılaşmasını istiyorlardı. Bu da ancak burjuva önderliğin partiye soktuğu teslimiyet ve ihanet yolundan onu ayırmakla mümkündü. Burjuva önderliği eleştiri ve ikna yoluyla düzeltmek imkansız olduğuna göre yapılacak şey, iflah olmazları tecrit etmek, ihanete giden yollarında yalnız başlarına bırakmak, partiyi ve kadroları devrim yolunda birleştirmektir. Kim ki bu çabayı hizipçilik olarak niteler, o kimse, ‘birlik’ adına halka ihanet yolunda yürümeyi mübah görüyor demektir.” (İK, Bütün Eserleri, Umut Yayımcılık, s. 442)
İ. Kaypakkaya, burjuvaların hakim olduğu partilerde MLM’lerin birleşerek mücadele etmeleri hizipçilik değil tarihi bir görevdir der. Şimdi tabanımızı gerçekleri ters yüz ederek peşlerinden sürüklemeye çalışanların, Kaypakkaya’yı dogmatizmin prangalarına hapsedenler Kaypakkaya çizgisinde ideolojik mücadele yürütenleri hizipçilik safsatasıyla yaftalamaya çalışmakta; kitlemizi, şiddet uygulamaya dahi sevk-teşvik ederek açıkça Kaypakkaya’yı tahrif etmekteler.
Eskimiş, mevcut duruma yanıt olamadığı pratikte defalara kanıtlanmış görüşlerine kendi çıkarları için tapınan bir yaklaşımın kaçınılmaz olan ideolojik mücadeleye ilkeli biçimde girmesi beklenemez.
Çünkü bu yaklaşımla hareket edenlerin çıkarları halkın, devrimin, partinin çıkarlarının önüne geçmiştir. Bu yüzden burjuva siyasetin bütün kirlerini kullanarak ideolojik mücadeleden sıyrılmayı esas alırlar. Kendisini durdurmaya çalışan, mücadeleyi ideolojik zemine çekmeye çalışan pratik sahiplerine şiddete varana kadar burjuva siyaset artığı her türlü yöntemi kullanmaktan çekinmezler. Dogmatizmi, oportünizmi, uzlaşmacılığı, bürokratizmi kolektif içine hakim kılmak için biat eden bir örgütlenme yapısı şekillendirmeye çalışanlara karşı kendi gerçekliğimize korkusuzca bakacağımızı, mevcut olanla yetinmeyeceğimizi, mücadelenin bizi zorladığı değişime cüretle yönelmekten çekinmeyeceğimizi defalarca kez yineledik. Bu zorunlu görevleri yerine getirmemek için ayak direyenlerin elimizi kolumuzu bağlayarak partiyi soluksuz bırakmasına, kitleden, politikadan koparmasına daha fazla müsaade etmemek tarihsel bir görev olarak bizleri beklemektedir.
“Özgürce benimsediğimiz bir kararlı düşmanla savaşmak amacıyla daha başında kendimizi tek başına bir grup olarak ayırdığımız için ve uzlaşma yolu yerine savaşım yolunu seçmiş olduğumuz için bizi suçlayan kimselerin bulunduğu yakınımızdaki bataklığa çekilmemek amacıyla birleşmiş bulunuyoruz. Ve şimdi arkamızdan bazıları şöyle bağırmaya başlıyor: Gelin bataklığa gidelim! Ve onları ayıplamaya başladığımız zaman da karşılıkları şu oluyor, ne geri insanlarsınız! Sizi daha iyi bir yola çağırma özgürlüğünü bize tanımamaktan utanmıyor musunuz? Evet beyler! Yalnızca bizi çağırmakta değil istediğiniz yere, hatta bataklığa bile gitmekte özgürsünüz. Aslında bize göre sizin gerçek yerini bataklıktır, oraya ulaşmanız için size her türlü yardımı yapmaya hazırız. Yeter ki ellerimizi bırakın, yakamıza yapışmayın ve o büyük özgürlük sözcüğünü kirletmeyin, çünkü biz de dilediğimiz yere gitmekte ‘özgürüz’; yalnızca bataklığa karşı değil yüzlerini bataklığa doğru çevirenlere karşı da savaşmakta özgürüz!” (Lenin, Ne Yapmalı?, s.26, 2016)
Son Haberler
Nurhak Ayaktayken “Öldü Mü Denir Onlara”?![*]
Kırıkkolum iğriboynum
sağırkapım-dilsizim
Vaktidir direnmenin
Vaktidir şimdi.”[1]
Atillâ İlhan’ın, “bir yangın ormanından püskürmüş genç fidanlardı/ güneşten ışık yontarlardı sert adamlardı/ hoyrattı gülüşleri aydınlığı çalkalardı/ gittiler akşam olmadan ortalık karardı,” dizelerindekilerdendiler…
Filistin’e Uluslararası Destek İçin Ortak Deklarasyon
Filistin’deki son olaylar, Mescid-i Aksa’da ve Kudüs’teki komşu Cheikh Jarray Mahallesinde İsrail’in sömürgeci şiddetiyle bağlantılı olarak, Filistin davasına mümkün olan ve gerekli tüm biçimlerde daha fazla enternasyonalist desteğe ihtiyaç duyuyor.
Mütevazı ama iddialı
Tansiyonu hiç düşmeyen bir dünyada, ortalamanın hep üzerinde seyreden ateşiyle, gündemi sürekli yüklenen bir ülkede mücadele veriyoruz. Dünyada savaş ve çatışmaya, kriz ve bunalıma dair ne varsa dolaysız biçimde içindeyiz.
Böyle olduğu için, sürekli saldırgan bir düşmanla mücadele ediyoruz. Olayların gelişim hızı ve çeşitlenme derecesi ile saldırıların yoğunlaşma oranı, işlerin faşizm açısından yolunda gitmediğinin açık kanıtlarını oluşturuyor.
2 Temmuzda Tutuştu Bedenim (Nubar Ozanyan)
Yüzünü dönme! Bak bana! Sivas’ta yanan bendim. Yazardım, sanatçıydım, bilge Aleviydim. Alınteriyle yaşayan onurlu bir emekçiydim. Bir gündüz vakti yaktılar bizi otel koridorlarında. Bir gündüz vakti yaktılar Sivas’ın ortasında.
Aklın, dinin; dinin de zulmün hizmetinde olduğu bir ülkede faşist devlet aklıyla benden öncekiler gibi katledildim.
İktidar, Pandemi ve Aşı: Yunanistan’la “yaz aşkı”…
Tarih boyunca insanların kitlesel olarak hastalanmasına ve ölümlere neden olan bulaşıcı hastalık ve salgınları, mevcut sistemlerden bağımsız değerlendirmek, “doğal”mış yaklaşımı sergilemek yanlıştır.
Her ne kadar hastalıklar veya salgınlar “kader”, “olası” vb. gibi görünse de esasta sömürücü sistemlerin doğal döngüde yarattığı tahribat ve bu tahribatın birikiminden kaynaklanmaktadırlar. İşin ilginç yanı egemenlerin bir taraftan bu tahribatı derinleştiren politikalarda ısrar ederken diğer taraftan da “sağduyu”, “fedakarlık”, “dikkat” vb. çağrılarla topluma duyar kasmalarıdır.
Madımak’ta Yakılıp Yıkılan Hepimizdik[*]
“İnsan ışığı görmez, ışıkla görür.”[1]
“Recorder, anımsamak; Latincesi ‘re-cordis’, yani kalbi delip geçmek,”[2] demekmiş. Doğrudur!
Dört yüzyıl önce Giordano Bruno’nun, Roma’da diri diri yakılmasını; Nazilerin “Kristal Gecesi”ni daha nicelerini anımsatan Madımak’dan (#unutMADIMAKlımdan) her söz ettiğimizde anımsamanın “kalbi delip geçmek” olduğundan şüphesi olan var mı hâlâ? Varsa ne yazık!
2 Temmuz’un karanlığını Devrim aydınlatır!
Alevi sanat festivalinin ikinci günü olan 2 Temmuz 1993’te, binlerce cihatçı, yaklaşık yüz Alevi sanatçının kaldığı bir otelin önünde toplandı. Yaklaşık bir saat sonra otel ateşe verildi.
Otelde bulunanlar, faşist güruhun otele girememesi için kapı önüne barikat kurdular fakat bu kez de pencerelerden atılan binlerce taşın kurbanı oldular.
Polis, olay yerinde bulunmasına rağmen kalabalığa müdahale etmeyerek otelin içinde bulunan insanların katliama uğramasına an an ‘seyirci’ kaldı.
KKB Savaşçısı Avaşîn Ateş: LGBTİ+ları saflarımıza katılmaya çağırıyoruz!
Onur ayı vesilesiyle Rojava’dan KKB’li savaşçı Avaşîn Ateş’le LGBTİ+lara yönelik saldırıları, emperyalist politikaları, devrimci ve komünistlerin LGBTİ+lara bakışına dair konuştuk.
– Merhaba, öncelikle seni tanıyalım. Bize kendinden bahseder misin?
Zilan ( Nubar OZANYAN )
Özgürlüğe dair yapılan ve söylenen her şeyin tarihin bir parçası olduğu zorlu bir süreçten geçiyoruz. Her özgürlük savaşçısının yaşamı ve savaşımı, tarihin önemli bir parçasıdır. Heval Zilan, 30 Haziran 1996 tarihinde Dersim'de soykırımcı-Kemalist devlet güçlerine yönelik fedai eylemi ile tarih yazdı. Özgürlüğe ve ideallerine son derece tutkun, yaşama ve halkına sevdalı bir militanın nasıl tarihsel bir rol oynayabileceğini öğretti bizlere.
ANALİZ | KDP’NİN TC AŞKI!
TC devletinin Irak Kürdistanı'na yönelik işgal amaçlı saldırıları devam ediyor. TC zaten Hewler ve Musul'la ilgili hayallerini sürekli tekrarlıyor.
TC devleti, Irak Kürdistanı’na yönelik saldırılarının sonuncusunu 23 Nisan 2021’de başlattı. TC ordusunun, 23 Nisan’da Irak Kürdistan Yönetim Bölgesi (IKYB) toprakları içerisinde yer alan Metina, Zap ve Avaşin-Basyan’da gerillaya karşı Pençe-Şimşek, Pençe-Yıldırım isimleriyle kara ve hava harekatını başlattığını bizzat Savunma Bakanı basına yaptığı açıklamayla duyurdu.