‘’Hataları Savunmak, Onları Büyütmek’’ Kendimizi ise Küçültmektir
Eleştiri konusu yapılacak ve haklı eleştiriyi gerektirecek yığınca sorundan, zayıflıktan, hatadan ve yanlıştan bahsedilebilir. Bunların abartılı, kaba ve ilkesel biçimleri hoşgörüyle geçiştirilemezler. Ancak, hoşgörüyle karşılanabilecek olanları da mutlaka belirgin bir miktarı oluşturur. Bu ayrımı yapmak, metot sorunudur. Gereklidir. Hem ciddi muhtevada ve hem de daha az ciddi muhtevada bir dizi sorunun istisnasız olarak coğrafyamız devrimci hareketin tümünde olduğu iddia edilebilir. Sorunlar ister ciddi olsun ve isterse olmasınlar, son tahlilde bütün bu sorunlar, yani her tür ve nitelikte bu sorunlar mutlak suretle bir yöntemle çözülür. Doğru yöntemin benimsenmesi ve uygulanması her türlü sorunun aşılması için yeterli bir araç ya da silahtır.
Sorun ya da çelişkilerin niteliği çözüm yöntemlerini de belirler. Fakat unutmamak gerekir ki, bu çelişkilerin niteliği esasta çelişkinin kimler arasında olduğu ile ilintilidir. Burjuvaziyle bizler arasındaki çelişkinin niteliği uzlaşmaz karşıtlık niteliğindedir ve çözümü de buna uygun olarak zor-şiddet yöntemine dayanır. Halkın ve halk güçleri arasındaki sorun ve çelişkilerin niteliği ise uzlaşmaz olmayan çelişkiler niteliğindedir ve bunların çözümleri de barışçıldır, zor ve şiddeti yadsır. Kısacası, çelişkilerin doğru tanımlanması çelişkilerin çözümünde kullanılacak yöntemlerin de doğru belirlenmesini koşullar, gerektirir. Dolayısıyla yöntem sorunu temel bir sorun olarak karşımıza çıkar. Her çelişki mutlak biçimde çözülebilirdir; çözülemez bir çelişki yoktur. Bunda net olmak, uygulanacak yöntemde de net olmayı gerektirir. Doğru anlayış-çizgi temelinde doğru yöntem başarıya hatalı yöntem başarısızlığa götürür…
Bu kısa hatırlatmadan sonra coğrafyamız devrimci sınıf hareketi cephesine sirayet etmiş olan ve önemseyerek ciddiye aldığımız somut sorunu tartışmaya geçerek meramımızı açıklayalım.
Önemli sorunlardandır; devrimcilerin devrimcilere ‘’düşmanlaştırılması’’ şeklindeki devrimci aymazlık. Düşmanlaştırma kavramı tam olarak yapılanı ifade etmediği için tırnak içine aldık. Fakat yapılanın hiç de masum olmadığını, gerçek anlamda düşmanlaştırma olmasa da, bir daha kolayca bir araya gelemeyecekleri tarzda aralarına ‘’uçurumlar’’ koyarcasına devrimcileri karşıtlık iklimine sokmak, dahası birbirleriyle konuşamayacak, birbirlerine tahammül edemeyecek ve zerrece hoşgörü gösteremeyecek kadar katı ölçülerde kutuplaştırma biçimindeki yaklaşım devrimci anlayış, demokratik kültür ve doğru tarz da değildir…
Maalesef bu kültür ve anlayış coğrafyamız Komünist ve devrimci hareketinde son derece güçlü ve etkili bir kültür ya da pratik uygulamadır. Sığlığı-dar görüşlülüğü aşarak aymazlık derecesine varan bu kültür, bu anlayış ve tarz, birinci biçimiyle, söz konusu devrimci ya da Komünist parti ve örgütlerde, kendisini üstün görme, en yanılmaz ve en doğru görme, ayrıcalıklı olup özel bir anlam ve öneme sahip olma gibi dar anlayışlar temelinde, diğer devrimci ve Komünist parti-örgütleri küçük, önemsiz vb. vb. görmek ve siyasi yaftalarla oportünist, reformist, legalist vb. görme biçiminde zuhur etmektedir. Özünde ise bütün bunların altında kendisine güvenmeme, tabanını koruyup kaptırmama şeklindeki sığ kaygılar yatmaktadır. Diğer devrimci ve Komünist örgütlerin adeta kötülenmesi, tukaka edilmesi, ideolojik-siyasi jargonlarla horlayarak yaftalanması ve tersinden kendisini de en mükemmel, en devrimci ve Komünist göstermesi tam da bu kaygıların taşındığını açıklamaktadır.
İkinci biçimiyse, ayrılıklar yaşayan devrimci ve Komünist parti-örgütlerin kendilerinden ayrılan devrimci ya da Komünist birey, gurup veya yapılara karşı kullanılmaktadır. Ki bu, oldukça sık görülen ve esasta devrimci dinamikleri-güçleri birbirine karşı bileyip kutuplaştırmada daha yaygın ve güçlü olan biçimdir. Ayrılan taraflar devrimci ya da Komünist niteliklerini korudukları halde, bir taraf ötekini, öteki taraf diğerini kaçkınlık, ihanet, soysuzluk gibi akla ve dile gelebilecek en ağır ithamlarla karalayıp dışlamakta, adeta karşısındakilerin devrimci olduğunu unutmaktadır. Öyle ki, bu dar-sekter yıkıcı anlayış ve kültür, yer yer kendisinden ayrılan-kopan bu devrimci kesimlere şiddet uygulamaya kadar gidebilmektedir. Bu devrimcilik-Komünistlik adına yapılan büyük bir aymazlıktır. Bu, devrimcileri devrimcilere ‘’düşmanlaştıran’’ yıkıcı ve hatta gerici tarz ya da kültürdür. Devrimcilik, Komünistlik ve hatta demokratlıkla bağdaşmayan, demokratik kültür ve devrimci değerlerle örtüşmeyen ciddi bir kırılma, yozlaşma halidir. Komünistlik ya da devrimcilik adına yapılması işin özünü değiştirmez.
Parti-örgütü koruma, örgütün ve halkın değerlerini koruma adına, bu değerlere en büyük zararların verildiği anlaşılmamakta, görülmemektedir. Her kes partiyi-örgütü koruma, halkın değerlerini koruma noktasında aynı hakka sahiptir. Koruduğu müddetçe hiç kimse bu zeminden ve değerlerden men edilemez. Parti-örgütün çıkarlarını, değerlerini ve hatta birliğini koruma adına, burjuva yoz yöntemler ve devrimci anlayışla bağdaşmayan metotlar kullanılamaz. Özellikle de devrimci birey ya da güçlere karşı kaba şiddet yöntemlerine başvuramaz, onları devrimci ölçüler dışına itemez; bu hakkı olamaz. Bütün bunlar yapılırken de, temelinde yatan sebep gerilikle birlikte, kendine güvenmeme ve devrimci ilkelerde sebat etmeme gerçekliği yatmaktadır. Kendi dışındaki devrimcilere tahammül edememe, demokratik kültüre sahip olamama ve her şeyin merkezine kendisini koyma kibri yatmaktadır. Aksi halde, devrimci birey ve gurupların bu kadar hoyratça hırpalanması ve ötekileştirilmesi sindirilip uygulanamaz… Ki, bu sığ anlayışlar temelinde yürütülen ‘’münakaşa’’ süreçlerinde devrimcilerin deşifre edilmesi ve düşman saldırılarına açık hale getirilmeleri sağlanmaktadır. Bu, aymazlığın dibe vurduğu, tanımsız bir sorumsuzluk ve yozlaşma halidir. Öyle ki, bu dar ‘’kavgalar’’ ikliminde birbirlerini düşmana şikâyet edecek düzeyde ilkesiz ve devrimci normlar dışı örnekler de sergilenebilmektedir. Kısacası, tırnak içine aldığımız birbirine düşmanlaştırma kavramı, bu dar ve yabancılaşma örneklerinde neredeyse pratik bir gerçeğe dönüşüp doğrulanmaktadır. Ki, bütün bu yozlaşma ve yabancılaşmalar, kendilerince haklı gerekçeler sıralanarak açıklanıp izah edilmeye çalışılmaktadır ki, ilkesizliğin, yozlaşmanın ve yabancılaşmanın bu örneklerine hiçbir haklı gerekçe gösterilemez, yoktur da…
Üçüncü biçimi ise, aynı devrimci ve Komünist yapılar içinde olmalarına rağmen, ideolojik mücadeledeki hazımsızlığın, eleştiri karşısındaki tepkiselliğin, basit kıskançlık ve çekememe gibi şahsi hırs ve egoların ürünü olarak yoldaşlarını, yani devrimci ve komünistleri karalama, teşhir etme, yıpratma ve hatta deşifre etme düzeyinde son derece hatalı ve bozuk bir kültür, bir davranış ve anlayış benimsenip uygulanmaktadır.
Özetle, Komünist ve devrimci güçlerin gerektiği kadar birleşememeleri ve ortak çalışmalar sergileyememesi, aksine dağınık kalıp dar dükkâncıkla meşgul olmayı tercih etmesi, devrimci insanların devrimciliği bırakarak öyle ya da böyle düzen içine gitmesi, devrimci safların devrimci bulmakta zorlanması, dolayısıyla da geniş kitleleri peşine takamaması, onlara güven verememesi ve kayda değer güç haline gelememesi şeklindeki bir dizi ciddi sorun tam da bu aymazlıkların, bu bozuk anlayış ve kültürün desteklemesi temelinde cereyan etmektedir. Farkında olmalıyız ki, hatalı yöntemlerimizle ve onları savunmakla, devrimci rotayı değil, yanlışı büyütmekte, saflarımızı ve örgütsel bünyemizi küçültmekteyiz. İşin özü budur…
Devrimci ve komünist parti-örgütlerin birbirinden uzak durarak, birbirini karalayarak, birbirini rakip görerek vb. bir araya gelememesi, aynı parti ve örgütlerin kendilerinden kopan devrimcilere bunca hoyrat yaklaşması, aynı parti ve örgütlerin kendi içinde birbirini karalayıp yıpratması vb. göz önüne alındığında, devrimci hareket ve mücadelenin cılız kalması ya da devrimci güçler arasında birliklerin sağlanamaması son derece anlaşılır bir durumdur.
Bu durumu aşmak için, demokratik kültür ve hoşgörünün geliştirilmesi ve benimsenmesi şarttır. Bu durumun aşılması için, devrimci güçlerin(ister birey, ister gurup ve örgüt olsun) karalanması, teşhir edilmesi ve karşıtlaştırılıp kutuplaştırılması şeklindeki hatalı kültür ve anlayışların düzeltilmesi şarttır. Bu durumun aşılması için, devrimciler arası sorunların devrimci ilke ve normlara uygun olarak ele alınıp çözülmesi veya çözüm yöntemlerinin kaba biçim ve şiddetten mutlak biçimde uzak ele alınması şarttır.
Devrimci birey ya da grupların devrim saflarından uzaklaştırılması ve hatta burjuva yaşama itilmesi, devrimin yararına, Komünist ve devrimci hareketin faydasına değil, bilakis burjuvazinin yararınadır. Yarın birlikte mücadele edip düşeceğimiz devrimcilere, halka, halk güçlerine karşı acımasız ve tahripkâr değil, yapıcı, ikna edici, değiştirip dönüştürücü ve kazanıcı metotlar temelinde yaklaşmak durumundayız.
Ne yapmalıyız sorusu kadar, ne yapmamalıyız sorusunu da sormalıyız. Yaptıklarımızın hepsinin doğru olmadığı su götürmez gerçekken, yaptıklarımızı sorgulamaktan muaf duramayız, durmamalıyız. Mesele gerçeğe ulaşmak, doğruyu ve devrimci olanı yakalamak, devrimi büyütüp ilerletmektir. Bunda başka kaygıya yer yoktur.
Anlık duygu ve tepkilerin esiri olarak telafisi zor tahribatlara, tahrifatlara, yıkıcılıklara ve bilumum hatalı eğilimlere, yöntemlere düşmemeye azami ölçüde dikkat göstermek durumundayız. Dostlarımızı ve düşmanlarımızı doğru tarif etmeli ve yaklaşımlarımızı buna uygun olarak düzenlemeli, anlayışlarımızı devrimci ilke ve normlara göre sağlamlaştırıp güçlendirmeliyiz. Kavgamızı sınıf düşmanlarımızla yürütmeli, enerjimizi bu sahada kullanıp harcamalıyız. İç kısır çekişmelerde harcadığımız enerjiyi sınıf düşmanlarımıza karşı mücadelede yoğunlaştırmalıyız. Yanımızdaki ve çevremizdeki devrimcileri itmemeli, tersine kazanmalıyız. Dağıtmamalı toparlamalıyız. Devrimin buna ihtiyacı var. Devrimci parti ve örgütlerin buna ihtiyacı var. Devrim ve devrimci kaygıyı bencil hırs ve dar anlayışlarımıza feda etmemeliyiz. Şahsiyetlerin kariyer ve statüsü, gurupların ve hatta parti ve örgütlerin geçici anlık çıkarları, devrimin ve halkın davasının, büyük çıkarlarının üstünde tutulamazlar. Dar çıkar ve hesapları genel devrim çıkarlarıyla kıyaslanamasak kadar geri, değersizdir. Kadro veya önderlerin bencil eğilimlerden beslenen didişmeleri ya da haklı-haksız anlaşmazlıkları parti ve örgütlerin kaderine yeğ tutulamazlar. Devrimcilere karşı kazandığımız başarı veya yengi, gerçekte bir başarı ve yengi değildir. Yönelim ve anlayışlarımızı bu sakat kültürle biçimlendiremeyiz.
Bir not daha düşmekte fayda var ki, dile getirmeye çalıştığımız hatalı anlayış, kültür ve yöntemlere dönük eleştirilerimiz yalnızca dışımızdaki hareketlere özgü değil, kendimizi de dâhil eden eleştirilerdir!
Dostluk ve yoldaşlık ilişkilerinde o kadar büyük boşluklar, o kadar büyük erozyonlar ve aşınmalar var ki, bunların tümü devrimci bir özlem olmaktan öteye, kesinlikle devrimci bir anlam taşımaktadır! Çoğumuz siper yoldaşlığını, parti-örgüt yoldaşlığını, dava yoldaşlığını doyasıya tatmış ve bütün bu mevzilerde değerler yaratmış, anlamlı fedakârlıklar sergilemiş ve bir kısmımızı yitirerek gelmişiz. Ne kendimize, geçmişimize sırt dönebiliriz, ne de devrime, yoldaşlarımıza ve devrimcilere zarar verebiliriz. Bu halk sevgisidir, onun bir parçasıdır. Onu taşımak onurlu mücadeleye sıkı sıkıya sarılmaya götürür. Devrimcilere mesafe koymaya değil, sarılmaya götürür… Halka dayanıp halk güçlerine uzak durmak ya da devrimcileri yerme tutumu arasında tutarlılık değil, çelişki vardır. Çelişkilerimizi çözerek diğer çelişki ve sorunları çözebiliriz, çözelim…
Daha iyisini yapabiliriz. Daha iyisini geliştirmeye yeterli ve yetenekliyiz. Yeter ki, daha iyisini isteyelim ve yapma iradesi gösterelim…
Son Haberler
Sayfalar
Siyonizm,anti-semitizm ve bir "Mugalata"üzerine
“Kişi ancak kalbiyle görür.Göz hiçbir şeyin özünü göremez.
Yıl 1975 ya da 1976 olmalı; Paris’te bir grup Türkiyeli devrimci öğrenciyiz. Aklımız ve yüreğimiz, bir yanıyla yükselen devrimci hareketin devlet destekli faşist çeteler eliyle kırılmaya çalışıldığı memlekette; bir yanıyla da hem yaşadığımız ülkedeki devrimci mücadelelerin içinde yer almaya, hem de Türkiye’deki devrimci/sosyalist hareketle dayanışma sağlamaya çabalıyoruz. Türkiyeli işçileri Fransız emek hareketi içerisinde örgütlemeye çalışıyoruz, örneğin.
TKP/ML TİKKO: “Kobanê Direnişi, Direnişimizdir”
TKP/ML TİKKO savaşçısı Agit Cem, İbrahim Kaypakkaya'nın ardılları olarak üstlerine düşeni,Kobanê'de yerine getirdiklerini ifade etti. Cem, "Önümüzde duran enternasyonal bir görev olarak hem Türkiyeli devrimcilere hem de diğer uluslardan demokratik çevrelere, Kobanê direnişinde yerlerini alma çağrısında bulunuyoruz. Artık 'Kürt halkının mücadelesini destekliyoruz' demek yetmez. Gün halkların ortak mücadelesi için pratik adım atma günüdür" dedi.
Çözüm Sürecini Yüzdük Kuyruğa Geldik- D. Ali Küçük
Kurbanın derisi yüzüldü, kuyruğuna geldik. Hani “dananın kuyruğu kopacak” diyorlar ya onun gibi bir şey.
İmralı heyeti(Barış-Çözüm-Süreç-müzakere heyeti vb ne derseniz deyin) Bu hafta Kandile gidemedi, ertelediler.
Gerekçelerini de şöyle sıraladılar:
“"Akdoğan ile görüşemedik, ondan"
Darbeye hazır mıyız?
La benim fikrim avrat bir teşti ekmek pişirmeye razı olsa da ailemizin tüm yaşantısı çağdaş kölelikte / patronlarda / kurtulsa diye çalışırken bu Marmaranın sömürgeciliğe entegre olmuş iş kollarında patronların yaşam mücadelesine karşı işçilerin patronlarla kurduğu duygusal bağ beni baya etkiledi ya.
Neyse aman zaten gündemimizde lenizmle, maozmi tarih sahnesinde ortaya çıkaran işçilerin koşullarındaki farklılıklar da değil.
Gündemimiz darbeye hazır mıyız ?
Aslında:
Gündeme göre de uçuk bir konu.
İnsanlığa ve geleceğe açık mektup! H.GÜRER
H. Kılıç’ın Tehdidi ve Seçimin İşaret Fişeği!
“Seçim dönemleri yaklaştıkça, Ankara’da ‘Ali Cengiz oyunları’ da başlar” Bu sözler hükümetin medya temsilcilerinden Abdülkadir Selvi’ye ait. Pek de yanlış bir tespit değil. Türk egemen sınıfları arasındaki “Ali Cengiz oyunları”, pusular, operasyonlar, boğazlaşmalar aslında hiç eksik olmaz. Ama seçim atmosferine girildiğinde bu durum dozu artarak gerçekleşir. Türkiye’de seçimler, Aziz Nesin’in “Zübük” hikâyesine taş çıkaracak “zenginlik”lere sahne olur. Şimdilik 2015 Haziran’ında yapılması planlanan genel seçimlerin de bu iklimden farklı yaşanmaması için tek bir neden yok.
Diktatörün Sarayındaki Paçoz Çariçe-Galip Munzam
Birkaç sene evvel –sanıyorum 2011 yılında– memlekette paçozluk ve onunla alakalı olarak paçozlaşma kavramları tartışılmaya başlandı.
Daha Neyi Bekliyoruz?
Yazıya ülkedeki tüm demokrasi güçlerini, toplumsal dinamikleri, siyasal yapı ve kurumları, dostlarımızı, canlarımızı, Zorunlu Din Dersine karşı başlatılan ve önemli bir hak alma mücadelesi olan “Oturma Eylemleriyle” dayanışmaya davetle başlayayım..
Demokrasi mücadelesinde bazen bir çığlık, bazen sessiz bir duruş, ya da bir oturma eylemi, Plaza De Mayo Anneleri ile Cumartesi Annelerinin Oturma Eylemlerinde olduğu gibi çığ misali büyüyerek tüm ülkeye, hatta başka ülke ve kıtalara da ulaşabiliyor.
Faşizme Taş Atmak İyidir
“DEMİR LEYDİ” DENİLEN BİR “MILK SNATCHER/ SÜT HIRSIZI”… [*]
“Torbada ne varsa,çorbada da o vardır.”[1]
İngiltere’nin ilk ve tek kadın Başbakanı Barones Margaret Thatcher 8 Nisan 2013’de geçirdiği felç sonrası 87 yaşında öldü. 11 Nisan 2013 tarihli ‘The Independent’in haberine göre ölümünün ardından ilk 3 saatte internete girenlerin yüzde 92’si, hayatlarını perişan ettiği kömür madencilerinin çocuklarıydı…
SOSYAL BİLİMLER: BİR ŞEY YAPMALI![*]
“Etik açıdan toplum bilimleri insanlığa hizmet etmeli;ancak sınıflar, etnik gruplar, uluslar vb.arasındaki çelişkilerle dolu bir dünyada,herkesin çıkarlarına hizmet etmek olanaksız gözükmektedir.Ezilenlerle ezenlerin dolayımsız çıkarları arasında bir seçim yapmak zorunda kalırsak, sorumluluğumuz ilk elde ve öncelikle birincileredir: çünkü özel yetkinliğimiz bu alandadır.”[1]
Şu satırlara göz atar mısınız?