Hasan Hakkı Erdoğan'a dair birkaç söz
“Bazı ölümler vardır ki, kuş tüyünden hafif, bazı ölümler vardır ki, Tay Dağı’ndan daha ağırdır.”
Masum gülen yüzlü çocuk, neşeli fıkralarıyla yaşama sosyal anlam katan, bilimsel sosyalizme inancıyla gittiği her yerde yürüttüğü her çalışmada, ilişki kurduğu her bireyde güven oluşturan kararlı bakışlarıyla karşısındaki dostlarına teminat olan Hasan Hakkı Erdoğan seni,1978’de baharı yaza devrettiği bir mevsimde tanıdım.
Ben Karakoçan’da parti faliyeti yürütürken, Karakoçan’nın Pamuklu Köyü, Pemeliğ mezrasında, yani senin doğup büyüdüğün o şirin mi şirin kocaman bahçesinde her türlü meyvelerin yetiştirildiği evi senden önce tanıdım . Annenle, babanla, abin, ablaların ve kardeşlerinle seni tanımadan tanıştım. Her biri ayrı bir can dost sıcaklığına sahiptiler. Baban Hüseyin amcanın o sert, çatık kaşlarıyla bakışı bizim birçok yoldaşı ürkütmüş, selam vermekten dahi korkar hale gelmişlerdi. Aslında Hüseyin amca dışarıdan göründüğü gibi değildi. Yüreği tertemiz, devrimcilere bakışlarıyla kızsa da, yüreğinde bütün devrimcileri seviyor, koruyor, dışarıda savunuyordu. Bana Hüseyin amca anlatıldığında çekingenliğim olmuştu. Mutlaka Hüseyin amcayla tanışmak, konuşmak istiyordum. Bir yolunu bulmalıydım, öyle de yaptım. Çalıştığından dolayı her zaman evde olmuyordu. Çok zaman Kiği veya başka yerlerde oluyordu. Bense bu arada annenle ilişkilerimi iyiden iyiye geliştirmiş, Hayri dahil kardeşlerinle görüşüp sohbetler yapmaktaydım. Annen sürekli seni bana soruyordu. Ben seni tanımıyordum ama seni tanımadan senin hakkında birçok bilgiye sahiptim. Artık sen bana yabancı değildin. Yoldaşımdın ve tanışmadan seni tanımaktaydım. Hüseyin amcayla tanışmam, selamlaşmam önce uzaktan başladı. Sonra hal-hatır sormaya dönüştü. Hüseyin amca beni ufaktan ufağa sorgulamaya başladı. Artık kızgın, çatıkkaşlı bakışlar Hüseyin amcadan gitmişti. Hem sitem ediyor, hem nasihat ediyor, hem de çaktırmadan seni bana (Hasan Hakkı’yı) soruyordu. Bense hem biliyor, hem de bilmiyor havasındaydım.
Artık Hüseyin amcayla birbirimize ısınmış, kanlarımız kaynaşmıştı. Bazen bana, ‘‘ulan kerata, ulan puşt’’ dese de aramız çok çok iyi idi. Annen her zaman seni görmek istiyordu. Bu isteğini babandan çekindiği için söyleyemiyordu. Beni her gördüğünde bu ‘görme isteğini’ yeniliyordu. Bir gün kendi aralarında konuşmuş olacaklar ki bana; ‘‘Bizim veledi görüyor musun, nerelerde? Annesi çok özlemiş gelip bir annesini, kardeşlerini görsün’’ dedi. Ben de aynı dertten muzdarip olduğumdan onu çok iyi anlıyordum . Kendi özlemini, kaygısını, görme isteğini dillendirmiyordu ama, bir baba olarak yüreği özlemle görmek istiyor, sağlığını, açlığını, yaşadığı zorlukları kendi dünyasında hergün yaşıyordu. Kel Amca (Ali Yavuz Çengeloğlu)’ya yazdığım bir notla kendisine ilettim. Eğer mümkünse Hasan Hakk’ının Karakoça ‘a ailesini görmeye gelmesini talep ettim. Bu isteğimi birkaç kere tekrarladım. İlkbaharı yaza bırakan bir dönemdi. Amcadan bana haber geldi; ‘‘Birkaç güne kalmaz yoldaşı göndereceğim’’ dedi. Aradan bir hafta geçmemişti ki, Hasan Hakkı yoldaş Karakoçan’a çıkageldin. Seninle hiç tanışmamamıza, görüşmememize rağmen sanki yüz yıl öncesi tanışıyoruz, görüşüyoruz, ilişki içerisindeyiz özlemiyle birbirimize sarıldık, kucaklaştık. Gözlerimizle birbirimizi süzerken yoldaşlık sevgisini, güvenini hiçbir şeyin veremeyeceğini düşündüm, seninde öyle düşündüğünü düşündüm.
Kısa bir sohbet sonrası Karakoçan garajından Pemeliğ yolunu tuttuk. Yolculuğumuz boyunca yüzündeki sevinç ve gözlerinin içinden dışa vuran özlemi görmüştüm, aynı duyguları seninle yaşamıştım. Bugün dahi bu duygulu an bende bugün gibi tazeliğini koruyor. Sen bana en çok anneni soruyordun, en çok anneni özlemiştin. Sizin eve vardığımızda annenin sana sarılışı, sımsıkı kucaklayıp öpüşü, koklayışı ve mutluluk gözyaşlarının damlacıklar halinde akışını unutmam mümkün değil… Ya kardeşlerin, akrabaların sevinçten ne yapacaklarını bilemez olmaları bize herşeyi en ince noktasında anlatıyordu.
Ya o sert görünümlü, çatık kaşlı Hüseyin amcanın seni uzaktan görüp mahsunlaşan yüzü, bir çocuğun taşıdığı sevinci gözlerinde görmek, gözyaşlarını tutmamak için duygularını ‘erkekçe’ bastırma yolunu seçerek gözlerini gözlerinden kaçırması sözlerle ifade edilir gibi değil. Şaşkınlığı geçtikten sonra babacan tavırla ufaktan dokunaklı küfürü bize sallamasını unutmak mümkün mü. ‘‘Hele hanım çocuklar açıkmıştır, birşeyler hazırla getir’’, tok bir sesle söyleyişi unutulmaz iz bırakmıştı bende. Kandisini hâlâ zaman zaman arkadaşlarıma anlatır saygıyla anımsarım.
Sonra iki hafta boyunca seninle köy köy gezmelerimiz, ziyaretlerimiz geliyor aklıma… Ayrılık zamanı yaklaştığında sana, istiyorsan burada faaliyet yürütebileceğini önerdiğimde hem istekli davrandın, hem de ailenden dolayı tereddüt taşıdın . Karar vermekte zorlandın ve çalışma alanına dönme eğilimin esas oldu. Ben ise senin kalmanı çok istemiştim. Fikrinde değişiklik olursa bunu konuşabileceğimizi söyledim.
Artık ayrılık zamanı gelmişti. Uzun zaman birlikte geçirdiğimiz günler bizi birbirimize daha da yakınlaştırmıştı. Seni Pamuklu’dan alıp Karakoçan garajından Malatya’ya yolculamak bana düşmüştü. Bir gün önceden Karakoçan’da ki yoldaşlara haber saldım, vedalaşmamız için… Biz seninle Kığı otobüsüne Pamuklu’dan bindik, Karakoçan’a doğru yola çıktık. Karakoçan’a vardığımızda otobüsün etrafı polis tarafından sarıldı. Sen benden dolayı büyük bir tereddüt yaşadın. Her şey aniden oldu. Ben de şaşkındım ama kendimi toparlamak zorundaydım. Sana önüme geçmeni, beni hiç tanımadığını, kimlik kontrolüne girmeni istemiştim. Ben kontrol yapan polislerden birini teslim alacağımı söylemiştim sana. Sen önce benim ne yapacağımı kestirememiştin, bir anlık şaşkınlığımız geçtiğinde aynı çeviklikle harekete geçtik. Kimlik kontrolü yapan polislerden birinin kafasına silah dayandı, diğer polislere çağrı yapılarak, yanlış bir hareket yapmaları durumunda elimizdeki esir polisi vuracağımızı söyledik. Sen aradan sıyrıldın ben ise elimde esir tuttuğum polisi yüz metre kadar uzaklık sonrası serbest bırakarak dereye atlayıp sırra kadem basmıştık. Arkamdan edilen ateş bir işe yaramamıştı. Sonra evi boşalttık ve dağlarımıza vurduk yolumuzu. Peşimize takılan jandarma ve polis umurumuzda değildi. Tekrar Pamuklu’ya geri döndük. Olay gazetelerde, Elazığ ve Karakoçan’da duyulmuş, yapılan katkılarla abartılarak efsaneye dönüşmüştü. Hangi köye gidersek gidelim, köylüler bizden bahsediyor, olayın bizler tarafından yapıldığını biliyor ve övgüler yağdırmaktaydılar. Ardından uyarılarını da eksik etmiyorlardı. Daha sonra yaptığımız araştırma sonucu Pamuklu civarlarında birileri Hasan Hakkı ve beni ihbar ediyor, Karakoçan’da garajda otobüse yapılan baskın bu yüzdenmiş. Yoldaşlarla olayı hatırladıkça birlikte kahkahalar atıyorduk. Sonra senin sazın devreye giriyor, devrim türkülerini hep birlikte söylüyorduk.
Bir süre sonra sen çalışma bölgene geri döndün. Bense Dersim dağlarına yol aldım. Uzun yıllar sonra seninle 1982’nin ilkbaharında İzmir’de yapmış olduğumuz toplantıda karşılaştık. Üç gün boyunca birlikte siyasi, örgütsel politik sorunlarımızı tartıştık. Daha sonra ben çalışma alanıma dönmüştüm, sen ise İstanbul’da Parti faaliyetlerini yürütmek üzere İzmir’de ayrılmıştın. Bu seninle son görüşmemiz olmuştu. Daha sonra ben yurtdışına, Orta Doğu’ya gitmiştim. Zor günlerden geçiriyorduk, bir otuz eylül akşamı senin faşizmin işkencehanelerinde katledildiğini öğrendik. Acıydı ama ne çok yoldaşımızı yitirmiştik Her biri bilgeliğiyle, birikimiyle, sosyal-toplumsal ve siyasal olaylara bakışlarıyla gelecek güzel günlerimizin mimarıydılar. Ne yazık ki, her birini, kahpe pusularda, işkencehanelerde faşizme karşı elde vuruşarak bedenen yitirdik. Ama onlar bilincimizde, yüreklerimizde yaşıyorlar. Bu yoldaşlarımızdan biri de Hasan Hakkı Erdoğan yoldaştır .
Hasan Hakkı Erdoğan’ı faşizmin işkencehanelerinde yitirişimizin 31. yılı. Zaman bir nefes, zaman bir su olup akıyor. Yaşantımızda bir çok şey unutuluyor. Bir daha anılmaz oluyor, sıradanlaşıyor, güz yaprağı gibi gazelleşiyor eriyip toprağa karışıyor. İnsan yaşadığı coğrafyada, topraklarda yaptıklarıyla olumlu-olumsuz değerler sunmaktadır. Bazıları insanlığa sunduğu ilerletici, geliştirici, yüreklendirici ve daha önemlisi insanlığın varolan eşitsizlikten, kölelikten, kula kulluk yapmaktan kurtulması için egemenlere karşı başlatılan sınıf kavgasında yazdıklarıyla, direnişiyle ve yaşadıklarıyla en zor koşullarda tarimize silinmez not düşerler.
12 Eylül faşizminin yaşandığı en karanlık dönemde, çoğunluğun sus-pus olduğu koşullarda toplunun belki de yüzde birini oluşturan devrimcilerin, komünistlerin direnişi bulundukları her karış toprakta devam ediyordu. Faşist diktatörlüğün yok etmek istediği insanlık değerlerinin korunması, geliştirilmesi özgürlüğe kavuşturulması ideali için savaşa , bir avuç da olsalar istedikleri gibi yaşadılar, inandıkları insanlığın kurtuluşu ve özgürlüğü için kendi bencil çıkarlarını değil, ezilen halkların çıkarlarını, kurtuluşunu , özgürlüğünü esas aldılar. Bu inanç ve kararlılıkla faşizmin işkencehanelerinde diz çökmediler, el pençe durmadılar. İnandıkları düşünceleri gizlemediler. Açıkca, inandıkları komünist düşünceleri faşizmin işkencehanelerinde, işkenceci cellatların yüzlerine haykırdılar. İbrahim Kaypakkaya oldular, Deniz, Mahir, Amed’in Mazlum’u oldular. Süleyman Cihan, Mehmet Zeki Şerit oldular. Karanlıkta umutlarını yitirenlere, umutsuzluğa düşenlere, ‘‘herşey bitmiştir’’, ‘‘mücadeleye gerek yok’’ diyenlere umut oldular, ışık oldular, kıvılcım oldular. En zor koşullarda faşizmin işkencehanelerinde direnerek, teslim olmayarak insanlık onurunu korudular. Eğer ki, bugün üzerine basarak yükseldiğimiz direniş değerlerimiz varsa, Hasan Hakkı Erdoğan gibi karanlıkta bizlere umut ve ışık gösteren, asla sönmeyen değerlerimizdir. Bu değerlerimiz artık halka mal olmuştur. Her zaman direniş sembolü olarak yüreğimizin bir köşesinde var olacaklardır.
Hasan Hakkı Erdoğan unutulmadı unutulmayacak, her zaman mücadelemizde yaşatılacaktır.
Son Haberler
Sayfalar
Sınıf ve HDP
Hayat yaşadıklarımızı anlamlılaştırınca güzelleşir.
Kürtlerin, lazların, çerkezlerin.... yoksulların... ezilenlerin .... herkesin partisiyiz.
Son zamanlarda hiç dikkat ettiniz mi sınıfın söylemleri de Hdp' nin söylemleri.
Şimdi diyeceksiniz ki bu ne hdp' nin ne sınıfın ne de başka birinin söylemi.
Olması gerekenin söylemi.
Elbetteki bu doğru.
Örgütlenme veyahutta partileşme tartışmasını sürdüren / bitirmiş herkesin kullanması gereken söylemler bunlar.
Sorun bu söylemlerin kullanılması değil.
HDP’ye Barajı Ancak Erdoğan Aşırtabilir
Kişisel kanım, HDP’nin şu an yüzde onu aştığı yönündedir.
Kürtlerin oyları ve yüzde biri zor bulan, liberal, sosyalist, demokrat denebileceklerin oyları bunlara ek olarak çok cüzi miktarda CHP’lilerden gelecek stratejik oylar; AKP’lilerden gelebilecek Erdoğan’a ders verme oyları veya sandığa gitmemeler vs., hepsi bir arada HDP’nin yüzde onu aşmasını sağlamaktadır.
Tanrıların zulmü
Gerçek tanrılar yıkıldığında ruhani tanrılarda ölecektir.
7 Haziran genel seçimleri nedeniyle saray sotarıları seçim meydanlarında “din” afyonuna daha fazla sarılmaya başladılar. Bir ellerinde din kitabı, bir ellerinde ise kanlı kılıç ile kitlelerin karşısına çıkıyorlar. Tanrının, kullarının uymasını istediği eza ve cefa kurallarını ezilenlere veriyorlar, sefanın saltanatını ise kendisine alıyorlar. Buna karşı gelenleri ise tanrının zulüm kılıcıyla boyunlarının vurulacağını ilan ediyorlar. Tanrı kendileri, kullar ise işçi ve emekçiler oluyor.
Kıskaç arasındaki erdogan:Teslim Töre
Türkiye’ nin başkan diktatörü, İslam’ ın halifesi, bölgenin Osmanlısı, globalizmin İslam kapitalist patronu olma hevesi ile yola çıkmış, IŞİD ideolojisinin İslam içi başka bir versiyonu olan Erdoğan içinden zor çıkabileceği bir kıskacın arasına sıkışmış durumda. Arasına sıkışmış olduğu kıskacın kollarından birisi halk, diğeri global sermaye. Kıskacın halk kolunu : insan hakları, demokrasi, özgürlük, insani değer ve birikimler, halkların kardeşliği doğrultusunda ortak vatan, ortak dil, fakat her halkın kendine ait resmi dilleri, ortak bayrak ama her ulusun kendine özgü bayrağı vb.
Direnişin resmi yapılıyor…
Gezi direnişinden geriye kalanlar nedir diye sordu bir arkadaş, gezi henüz bitmedi ki geriye bir şey kalsın. Gezi direnişinin başlangıcından bugüne iki yıl geçti ve direnişin sonuçları, devam eden barikat ateşi ve kora dönüşmüş alevin sıcaklığı hala bir şekilde bizleri etkilemeye devam ediyor.
Ateş Olmak ve Ateşi Çalmak: İbrahim Kaypakkaya
“Bu dünyada insanlar mum ateşi önündeki üç kelebek gibidir.
İlki ateşe yaklaşmış ve demiş ki: Ben aşkı biliyorum.
İkincisi ateşe yavaşça kanadıyla dokunmuş ve demiş ki:
Aşkın ateşinin nasıl yaktığını bilirim...
Üçüncüsü kendini ateşin ortasına atarak, yanarak kül olmuş...
Gerçek aşkı işte sadece o kelebek bilir...”
İbrahim Kaypakkaya, bir ikonoklastır, yani bir ikon kırıcıdır. Kaypakkaya, katmanlı bir sistematik ve yıkıcı bir teori ve yıkıcı bir pratiktir.
Metal işçileri sınıfının gücüyle direniyorlar
14 Mayıs’da Bursa Renault fabrikasında başlayan metal işçilerinin direnişi, dalga dalga yayılarak TOFAŞ, MAKO, Çoşkunöz, Ototrim, TürkTraktör, Ford Otosan ve daha bir çok fabrikayı da sardı. İşçiler, faşist Türk Metal-İş sendikasının kendilerini daha fazla oylamasına isyan etti ve sendikayı devreden çıkararak, sınıf hareketi içinde küçük, ama tarihi bir adım atarak, burjuvazi karşısında bir sınıf oluşunun gereğini yerine getirdiler.
Kaypakkaya’yı sevmek
Kim, ne zaman onun ismini ansa devletin en katı, en soğuk, en acımasız yüzüyle karşı karşıya kalıyor!
Kim ne zaman onun fotoğrafını assa, taşısa, devletin sorgularıyla, kelepçesiyle, zindanlarıyla tanışıyor!
Kim, ne zaman onu sevdiğini, izinde yürüdüğünü söylese vay haline!
Bu dünyada, bu ülkede sevilmesi suç olan kaç insan var?
O kitap da ser verilir ama sır verilmez…
Kızıl kaplı, kızıl sayfalı,
kızıl harfli bir kitaptır O…
O kitap dokuzyüzkırkdokuzda
Çorum’da dünyaya geldiği gün yazılmaya başlanmıştır…
Çapa Fikir kulübünde yazılmaya devam eder,
6.Filoya karşı yazılan bildiriden ötürü okuldan atılmak vardır o kitapta…
O kızıl kaplı kitap,
PDA’nın karşı devrimci çizgisiyle hesaplaşmaktır aynı zamanda…
O kitapta Vartinik köyü Mirik mezrasındaki kahramanlık yazılıdır…
Ali Haydar Yıldız yazılıdır mesela…
O kitabın adı İbrahim Kaypakkaya’dır, ”Halk Savaşı’dır”…
Ludwigshafen`de binler haykırdı: “Önderimiz İbrahim,İbrahim Kaypakkaya”
TKP/ML nin kurucu önderi İbrahim Kaypakkaya, işkencede katledilişinin 42’inci yılında Almanya’nın Ludwigshafen kentinde binlerce insanın katıldığı gece ile anıldı.
Kaypakkaya şahsında tüm parti ve devrim şehitleri ayrıca dünya da sosyalizm mücadelesinde yaşamını yitiren ustalar ve önderler anısına yapılan saygı duruşuyla açılan anma gecesinde, ATİK e yönelik operasyonlarda avrupada tutuklanan 12 devrimci tutsağın derhal serbest bırakılmasına dair, “Devrimci tutsaklar onurumuzdur” sloganları haykırıldı.
Ellez Emmim’in Traktörü
Uzun zamandır yazmak istiyordum. Bir tülü sıra gelmedi. Sorun sınıflarla, üretim ilişkileri ve onun araçlarıyla ilgili ve bu gelişmeleri de direk yaşıyan bir köy olunca, insan doğduğu köye değinmeden edemiyor.
Bizim köyün adı Tersihan. Diğer yüzlerce köy isimlerinin akibeti gibi bizim köyün ismi de sonradan değiştirilmiş ve milli bir isim olması için “Konaktepe” konmuş. Irkçılık salt renk ve dinsel olmuyor. insanların tarihsel köklerini yok etmek ve kendine yabancılaştırmak için de, kendinden olmayan isimlere karşı da baskı uygulamaktan geri durmadı, Türk egemen sınıfları.