Genel seçimlerde oylar HDP'ye
Genel seçimlerin yarattığı hareketlenmenin gündemde başat rol oynadı ve kitlelerin politikaya ilgisinin daha da boyutlandığı bir döneme girmiş bulunuyoruz. Politik bir yapı olarak, halkımızın gündemini giderek daha fazla kaplayacak olan parlamento seçimleriyle nasıl ilişkileneceğimizi, bu kapsamdaki hedeflerimizi, mücadele araçlarımızı ve bunlara bağlı olarak ittifaklarımızı belirlememiz ve zaman kaybetmeden çalışmalara başlamamız gerekmektedir.
Legal ve barışçı tüm mücadele yol ve yöntemleri esasta egemen sınıfların kuralları ve onların sahasında oynanan bir niteliğe sahiptir. Bu yanıyla parlamentonun bir araç olarak kullanılması da seçimlerde belli bir partiyi/ittifakı aktif olarak desteklemek de burjuvazinin oyun sahasına girmek olacaktır. Esas olanın, sisteme dışarıdan devrimci şiddet yoluyla darbeler vurmak olduğunu bilerek; bu oyuna dahil olunup olunmayacağı, politik öncünün içinden geçilen anı ve koşulları somut bir şekilde, titizlikle inceleyerek varacağı sonuçlara bağlıdır. Çünkü, politika konjonktürel olarak ve güç dengelerine bağlı bir şekilde, en üst verimi alabilme hedefiyle yapılır. Bu nedenle komünist devrimciler, “kollarını bağlamaz, faaliyetini peşinen saptanmış herhangi bir planla ya da peşinen saptanmış politik bir mücadele yöntemiyle sınırlatmaz.” (Lenin)
Somut koşulların somut tahlili ilkesinin en can alıcı olduğu alan, politik alandır. Politikanın an ve koşullara bağlı niteliğinden hareketle seçimlerdeki tavrımızı saptarken, mücadelemizi büyütme, kitlelerle ilişkilerimizi daha fazla geliştirme, örgütlenmelerimizi yaygınlaştırıp/derinleştirme, devrimci ve demokratik güçlerin mücadele birliğini oluşturma, egemenlerin krizini derinleştirip ezilenleri sınıf mücadelesinde daha aktif hale getirme gibi kıstasları dikkate alacağız.
Bunlarla eşdeğer ölçüde bizim için önemli bir diğer kıstas da Kürt sorununun geldiği boyutun seçimlerle ilişkisinin değerlendirilmesidir. Kürt ulusunun tam hak eşitliği kapsamında yürüttüğü mücadelenin sadece destekleyenleri değil sahiplenicileri de olarak, legal alanda önemli roller üstlenen, Kürt hareketinin temel ve öncü güç olarak rengini verdiği HDP de değerlendirmelerimizde mühim bir yer tutacaktır.
Politikamızı belirlerkenki bazı kıstaslarımız
Bir politik hareketin zafere ulaşması her çeşit mücadele yol ve yöntemini ustalıkla birleştirebilmesi ve ihtiyaç duyulduğunda her çeşit aracı devreye sokabilmesiyle ilgilidir. Komünist öncü, ihtiyaç duyduğu araç ve yöntemlerin her birine sadece devrime hizmet ettiği müddetçe anlam atfeder. Bu meyanda, parlamento yoluyla sistemin demokrat laştırılabileceği, devlete demokrasi taşınabileceği, ezilenlerin iktidar olabileceği vs. şeklinde hayallere sahip olanlarla aramızda kalın bir teorik/ideolojik çizgi olduğunu ve bu hayallere karşı ideolojik/teorik mücadelemizi kesintisiz bir şekilde vereceğimizi belirtiyoruz. Aynı şekilde seçimlere girmekle veya parlamentoyu bir araç olarak kullanmakla reformist olunacağı, halkın umudunun düzen içi yollara sevk edilmiş olunacağı, her koşulda boykotun tek yöntem olduğu şeklindeki politik alana uymayan, dar, dogmatik ve sekter yaklaşımlara da prim vermeyeceğiz. Biz hiçbir aracın kendi başına içinden geçilen süreçteki misyonundan bağımsız şekilde devrimci veya reformist tanımlamasıyla değerlendirilemeyeceğini savunuyoruz. Politika içinde bulunulan koşulların değerlendirilip, en uygun araç ve yöntemlerle mücadelenin lehine çevrilmesidir. Araç ve yöntemler ancak böyle bir bütünsellikte bir nitelik kazanır.
Seçimlere katılıp katılmamada veya parlamento aracının değerlendirilip değerlendirilmeyeceğinde önemli bir kıstas ta, emekçi kesimlerin “düşünsel, politik, pratik” (Lenin) olarak neye hazır olduklarıdır. Bu kesin bir doğrudur! Fakat “politik olarak ömrünü doldurdu? Bu başka bir sorundur” (Lenin, Seçme Eserler, c. 10, s. 112) biz de tarihsel olanla politik olanı ayırıyoruz. Türkiye’de tarihsel olanla politik olanın henüz çakışmadığını ve politik olarak parlamentonun ömrünü doldurmadığını görüyoruz. “Düşünsel, politik ve pratik” olarak emekçi kesimlerin gözünde önemli bir dönemeç olan seçim süreci ve kürsü olarak parlamento, kitlelere ulaşabilmede ve evet paradoksal şekilde parlamentonun tarihsel olarak miadını doldurduğunu açıklamada halen önemli bir politik araç olarak durmaktadır. Bizler çalışmalarımızı çok yönlü hale getirmek, sistemin teşhirini yapabilmek ve alternatif güç olduğumuzu ortaya koyabilmek için kitlelerin yüzünü dönmüş olduğu “her gerici kurumda” çalışabilmeyi becerebilmeliyiz. Seçim süreci ve sonrasındaki çalışmalar kitlelere burjuva kurumlarından neyi, ne kadar elde edebileceklerini yani sistem içi çözümlerin sınırını ve alternatifini görmelerini sağlar.
Politika, kitlelerin “düşünsel, politik, pratik” olarak neye hazır olduklarını, kendi dilek ve görüşlerimizle değil somutta belirlemek ve buna uygun araç, yol ve yöntemlerle kitlelere ulaşabilmek, kitlelerin sisteme yönelik hayallerinden vazgeçirebilme yeteneğini gösterebilmek demektir.
Tüm seçim süreçlerinde boykot da aktif katılım veya bir siyasi partiyi aktif destek de tartışılabilecek seçeneklerdir. Politik bir öznenin yöntemini belirlerken dikkat edeceği kıstaslardan biri de etki gücüdür. Yani subjektif durumdur. Bir düelloda bile hasımlar en iyi kullanabilecekleri, kendilerini en iyi hareket şansı tanıyacak silahları seçerler. Savaşımın herhangi bir anında, düşmanın hamlesine karşı etki gücü olmayacak araçlar kullanmak, sadece bu yanlış tercihi yapana zarar verecektir. Düşman karşısında hem bizi hem de içinde bulunduğumuz devrimci-demokratik cepheyi güçlendirecek yol ve yöntemi ustalıkla belirlememiz gerekir. Politika, hasmına en çok zarar verebileceğin, kendi gücünü kitlelere kabul ettireceğin en iyi yol ve yöntemi seçebilmek demektir. Hızla yaklaştığımız genel seçimlere, politika için belirlediğimiz bu kıstaslardan hareketle hazırlanacağız.
Egemenler cephesinde durum
İktidar partisi AKP ve onun cumhurbaşkanı Erdoğan, bu seçimlerle birlikte 12 yıllık iktidarlarını, asgari 2023’e ve hatta 2071’e kadar devam ettirebilecekleri bir “padişahlık ve veziri azam” sistemine dönüştürmeyi arzuluyor. Halkımızın ve öncü güçlerinin, sistemin bu uzun vadeli istikrar arayışına izin vermeyeceği gerçeğini yazımızın ilerleyen kısımlarında inceleyeceğiz. Fakat, AKP ve Erdoğan’ın bu arzularını kendi içlerindeki dalaşla birlikte değerlendirmeli ve egemenlerin bu dalaşının politik alanda yarattığı kriz halinin oluşturduğu imkanları görmeliyiz. Başkanlık sisteminin salt Erdoğan’ın özellikleriyle değerlendirilmesi büyük hatadır. Bu sistemin Türkeş’ten Özal’a Demirel’e son 40 yılda sıklıkla dile getirildiğini bilmek dahi bunun kişilerin hırsıyla değil, egemenlerin sistemde duyduğu değişim ihtiyacıyla değerlendirilmesi gerektiğini gösterir. Başkanlık sistemi merkezileştirmeyi artıracak ve yönetimde olan sermaye kliğine diğer gruplar üzerinde tamamen hakimiyet kurma olanağı tanıyacaktır.
Her ne kadar şimdiki yönetim sisteminde benzer özellikler mevcutsa da aradaki temel fark, 1 yıl öncesinden itibaren cumhuriyetin kuruluşundan günümüze kadar devleti yöneten kliğin birçok kurumdan önemli oranda tasfiyeye başlanmasıyla birlikte, AKP ile temsil olunan muhafazakar olarak kodlanan sermaye kliğinin bu atağı yapmasıdır. İktidarı elde etmek kadar kendi sınıfdaşları karşısında korumasının da zor olduğunu, dayandıkları Menderes’in yaşadıklarından iyi biliyorlar. Sömürücü bir sınıfın iktidarını sağlamlaştırmanın tek yolu baskı ve zor yöntemlerini sürekli biçimde artırmasıdır. Erdoğan ve şürekası, Haziran seçimlerini istedikleri vekil sayısına ulaşarak anayasayı değiştirmenin ve başkanlık sistemini getirmenin bir fırsatı olarak görüyorlar.
Başkanlık sistemi ile ilgili çatışmalar her ne kadar AKP ve diğer sistem partileri arasındaymış gibi örünse de, AKP etrafındaki çıkar birliği içinde de yarılmalar olduğu açıkça ortaya çıkmıştır. Fethullah Gülen cemaatiyle zirve yapan çatışmaların etkisi sürmekteyken, Abdullah Gül’ün etkisizleştirilmesi, Fidan’ın milletvekili adayı olması ve Merkez Bankası’nın politikaları konusunda yaşanan tartışmalar küçümsenemez. Egemenlerde “dava arkadaşlığı” çıkarların çatıştığı yere kadardır. Bu çıkar çatışmasının yaratacağı her kriz, yönetmede oluşturacağı zaaflar nedeni ile ezilenler lehine kullanılabilirdir. Ortaya çıkan bu tür krizleri derinleştirebilecek politikalar, konjonktürel olarak belirlenmelidir. Egemenlerin her türlü krizinin artması, ezen kesimlerin öncü güçlerinin politik ustalığına göre legal-illegal her yöntemi kullanarak sonlarının yaklaşmasını sağlayacak bir işlev görebilir. Bu risk bilindiği içindir ki güvenlik paketi hazırlanmıştır.
HDP’nin barajı aşmasının, Erdoğan ve şürekası arasındaki başkanlık krizini artıracağı aritmetiksel olarak da ortadadır. HDP’nin hakkı olan sandalye sayısına sahip olması egemenlerin, sistemlerinin baskıcı mekanizmalarına karşı legal alandaki mücadele yöntemlerinden biridir. Bu düzlemde HDP‘ye destek olmak yaptıkları hesaplara çomak sokmak anlamına geldiği için de doğrudur.
CHP, önemli bir ideolojik-politik yenilenmeye gitmezse egemenlerin siyaset arenasında figüran rolüne kadar düşecek gibi görünüyor. Türkiye devletinin kurucusu ve faşist ideolojisinin kaynağı olma özelliğini taşıyan bu partinin katliamcı, asimilasyoncu, tekçi kimliğinin teşhiri özellikle Alevi halkımızın yaşadığı yerlerde önem taşımaktadır. Laiklik ilkesini halkımızı bölmek için kullanan CHP, resmi din olarak Sünniliğin devletçi yorumunu oturturken ve iktidarda olduğu zamanlar boyunca Alevilerin hiçbir hakkını tanımamış ve onları yok saymışken Alevilere din-devlet işlerini ayıran parti görümünü vermiş ve Alevi oylarını önemli oranda hep kendine çekebilmiştir. Bununla birlikte AKP’nin bilinçli olarak Sünni-Alevi halkımız arasında yarattığı kutuplaşma da Alevilerin CHP’yi seçenek olarak görmelerine yarayan bir rol üstlenmektedir.
CHP’nin -başkanı Kılıçdaroğlu’nun bir televizyon kanalına verdiği demeçte hiç çekinmeden belirttiği gibi- iktidar olma şansı yoktur. Ama CHP misyonunu “sol” görünümüyle oynamaktadır. Faşizan yapısına rağmen, emekçi kesimlerin devrimci-demokrat kesimlere yüzlerini dönmelerini engelleyen bir partidir. Birleşik Haziran Hareketi de bunun bir parçasıdır. Genel anlamda CHP’nin ve onunla birlikte hareket eden tüm yapıların emekçi düşmanlıkları ve şovenist çizgileri teşhir edilmelidir. Kürt sorunu üzerinden milliyetçi oylara talip olan MHP ile CHP’nin kardeşliği, cumhurbaşkanlığı seçimleri ile çok daha net ortaya çıkmıştır.
Ezilenler cephesinde durum
Gezi İsyanı’ndan bugüne yaklaşık olarak iki yıl geçmiş bulunmaktadır. Gezi İsyanı’nda kitlelerin öfkesini, yaratıcılığını, kahreden gücünü bir kez daha gördük. Kendiliğinden gelişen bir hareket olarak isyanın etkileri aylarca sürdü. İsyan bize bir kez daha ezilenler cephesinde öncünün eksikliklerini, hazırlıksızlığını gösterdi.
Gezi İsyanı’nın artçıları 17-25 Aralık’ta ortaya saçılan yolsuzlukların protestolarında da devam etti. Yaşanan bu eylemlilikler halkımızın AKP iktidarının yolsuzluklarına, sömürüsüne, çevre katliamlarına inançsal baskılarına, tekçi söylemlerine, LGBTİ’lere yönelik nefret söylemine, kadınları eve kapatmalarına, kadın cinayetlerine karşı isyandı. Soma katliamı bir kez daha emekçilerimizin canının bir kilogram kömür bile etmediğini, çalışma koşullarının kölelik sistemini aratmadığını gösterdi. Yırca’nın zeytinliği, IMF politikalarının AKP eliyle uygulanmasıyla neo-liberalizmin hakim olduğu tarımın geldiği noktayı bize gösterdi. Yalvaç’ta bir minibüse kapatılan tarım işçisi kadınların cinayet gibi bir kazada ölmeleri Türkiye’de tesadüfi bir olay değildir. Her gün ülkenin farklı yerlerinden gelen iş cinayetleri haberleri örgütsüz, güvencesiz ve taşeron çalıştırmanın, ucuz iş gücü cenneti haline dönüşmenin sonuçlarıdır. Birleşik Metal-İş’in grev kararı ve devlet eliyle yasaklanması, TMMOB’un yetkilerini elinden alan yasa tasarısı, atanan ve atanamayan öğretmenlerin bitmez çilesi, öğrencilerin ticarethaneye dönüşen okullardaki durumu, hapishanelerde gittikçe artan tecrit uygulamaları, hasta tutsakların durumu ve Kürtlere yönelik katliamcı, baskıcı, asimilasyoncu politikaların uygulanması... Türkiye’de ezilenlerin sistemle çelişkilerinin her konuda patlama noktasında olduğunu göstermektedir bu saydıklarımız. İşte tam da biriken tepkinin farkında oluşları nedeni ile egemenler yeni güvenlik paketlerine ihtiyaç duymaktalarken, ezilenlerin her alanda ve yöntemi kullanarak ve asgari müştereklerde birleşerek ortak bir mücadele hattı oluşturabilmesi büyük önem taşımaktadır.
Ezilenler cephesinde çelişkiler bu ölçüde boyutlu olmasına rağmen, bunların parçalı ve birbirinden yalıtık tarzda gelişmeleri, sistemi hedeflememeleri etki güçlerini azaltmaktadır. İşte bu nedenle, komünist öncünün kitlelere ulaşabileceği ve bütün bu mücadele alanlarını birleştirebileceği her olanağı kullanması, içinde yer alması önem taşımaktadır. Şu anda devrimci yapıların tümünün en belirgin karakteristik özelliği belli şehirlerin, belli semtlerine ve hatta belli evlerine sıkışmış olmalarıdır. Bu darlaşmış, ezilenlerin büyük çoğunluğundan kopuk, örgüt için politika tarzını kırmanın tek yolu, çalışmalarımızın “çerçevesini genişletmek”tir. (Lenin) Bu kapsamda, mücadele araç ve yöntemlerimizi genişletmesi, yeni alanlara açılımda platform sağlaması ve en geniş devrimci-demokratik cepheyi sağlaması nedeniyle seçimlerde HDP’yi desteklemeyi önemsiyoruz.
Ezilenlere yönelik politika oluşturanların artık “halkımızın inancına saygılıyız” genel söylemi ile üzerinden geçemeyecekleri din konusunu da gündeme almaları gerekmektedir. AKP’nin din üzerinden yarattığı kutuplaşmanın ve kökeni çok derinlere inen devrimcilerin muhafazakar kesimle olan kopukluklarının üstesinden gelebilmek için, hiç gidilmeyen alanlara açılmanın politikaları oluşturulmalıdır. Bu kapsamda da HDP’nin izlediği politikanın ve ortaya çıkan olanakların kullanılmasını, mevcut engellerin aşılması açısından önemsiyoruz.
Kürt sorunu bağlamında seçimler
Haziran seçimlerinin önemini artıran birincil bağlığın Kürt sorunu ve onun ekseninde yaşanan gelişmeler olduğu aşikardır. 2013 Newroz’u ile birlikte başlayan süreç, devletin tüm hile ve oyalamalarına rağmen ulusal hareketin dirayetiyle devam ettirilmeye çalışılmaktadır. 40 yıllık savaşın sonucunda devletin mecburen kabul ettiği bir aşamadan geçiyoruz. Devletin tekçilikle karakterize olan faşizan yapısının ne gelinen aşamayı ne de yaşanan süreci kabul etmediğini ve süreci “bir şey vermeden”, PKK’yi tasfiye ederek “mutlu son”a ulaştırmayı amaçladığı bilinmektedir. Devletle masaya oturulan bu süreçte de dahil olmak üzere, Kürt hareketinin legal-illegal, silahlı-barışçıl yönelimlerini, Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı ve tam hak eşitliği kapsamında destekleyeceğimizi, müzakerelerin gerçekleşmesinin bu işin doğasında olduğunu bilerek hareket edeceğimizi açıkladık. Ortadoğu ülkelerinde yaşanan iç savaşlar ve Kürtlerin bu savaşları kendi öz yönetimlerini oluşturma yönünde ustaca kullanmaları karşımıza çok önemli ve yeni koşulları çıkarmıştır. En önemli gelişme de Kürdistan’ın dört parçasının arasında 100 yıl önce oluşturulan yapay sınırların ilk defa bu ölçüde silikleşmesidir. Egemenler bunu çok hızlı fark ettikleri içindir ki, bölgede Kürtlerin güç olabilmelerine karşı ittifaklar yaratmışlardır. El Nusra ve IŞİD eliyle askeri olarak Kürtlerin kazanımlarına yönelmişlerdir. Ayrıca Güney Kürdistan’ın Barzani hükümeti ile ilişkiler geliştirmiş ve Rojava’daki özerk kanton yönetimleri yok edilmek istenmiştir. Bu anlamda artık Kürt sorununu sadece T. Kürdistanı ile bağlantılı ele almak içinden geçilen tarihsel süreç açısından giderek zorlaşmaktadır.
Bu tarihsel sürece komünist öncü Kürt ulusunun savaşı ve direnişinin içinde aktif olarak yer alarak cevap olmuştur. Bu cevabın bütün alanlarda verilmesi, savaşın çok yönlü sürdürüldüğünün görülmesi ve mücadelenin zafere ulaşabilmesi için gereklidir, anın görevidir. Bu düzlemde uzun yıllardır dönem dönem Dersim’de ve son olarak Kobanê savunmasındaki ortak düşmana karşı ortak mücadele politikası seçimler sürecinde, yasal alanda da bir kez daha taşınmış olacaktır.
Kürt hareketinin omurgasını oluşturup yönelimini belirlediği HDP’nin seçimlerde karşısına konulan barajı aşmasının, mücadelenin tüm ayaklarında olumlu etki yaratacağını, Kürt ulusunun taleplerinde yalnız kalmadığını göstereceğini, egemen kliklerin bahsini ettiğimiz krizini derinleştirmede rol oynayacağını öngördüğümüzden bu seçimlerde HDP’ye tüm alanlarımız ve tüm bileşenlerimizle aktif destek vereceğiz. HDP’nin ezilenler cephesinde bölgesel çapta bir etki alanı mevcuttur. Devlet tam da bunu bildiği için, barajı hiçbir şekilde indirmeye yanaşmamıştır. Yüzde 10 barajının başta Kürt ulusunun iradesinin önüne konulan bir baraj olduğunu bilerek Kürt güçleriyle birlikte onu yıkmak anın görevlerindendir. Kürt ulusunun ve Kürt hareketinin yanında olmak tereddütsüzce bunu gerektirmektedir.
SONUÇ OLARAK; başta Kürt hareketine destek amacı ile beraber HDP’nin kadın, çevre, ezilen uluslar ve azınlıklar, LGBTİ bireyler, ezilen inançlar ve gençlik için sundukları program, güçlü bir demokratik muhtevayı taşıması nedeni ile bizim açımızdan devrimci mücadelemizde sahiplenilecek bir niteliğe sahiptir. Seçimlerde HDP’yi destek kapsamında yürütülecek çalışmalar devrimci ve demokratik cepheyi güçlendirecek, şovenizmi kırmada önemli bir rol oynayacak ve uzak kaldığımız birçok bölgeye açılımımızı sağlayıp daha geniş kitlelerle buluşturma imkanı sağlayacaktır. Tüm gücümüz ve yaratıcılığımızla sürecin tek devrimci politikasının bize yüklediği görevlere dört elle sarılmalıyız. Partizan güçleri olarak bu süreçte devrimci demokratik cepheyi genişletmek kadar kendi çalışmalarımızı derinleştirme, genişletme ve örgütlülüğümüzü büyütme sorumluluğuyla hareket etmeliyiz.
PARTİZAN
1 Mart 2015
Son Haberler
Dört Duvar Arasında Direnenler Dışarıdakiler İçin İnat Etme Manifestosudur
Yıllardır Sosyal medyada zindanları gündemde tutmak için güncel zindan haberlerini dışarıya ulaştırıp tutsak aileleri ve zindan arasında köprü olma misyonu ile tanınan bir hesapsınız. “Rojevazindanan” ismi ile dikkatleri üzerinize çekiyorsunuz. Twitter, instagram ve Facebook gibi geniş kesimlerin kullandığı bu mecraların hepsinde aynı anda aynı haberleri paylaşmanız da ayrıca emek isteyen bir çalışma. Biz Kaypakkayahaber sitesi olarak kitlesel refleks ve duyarlılık yaratmaya çalışan bu hesapları daha da iyi tanımak babında bir röportajı gerçekleştirmek istiyoruz.
Zafer ve yenilgilerle dolu bir tarih! Yarım Asırlık Mücadele Yolumuzu Aydınlatıyor
Proletarya partisinin kuruluşunun ve mücadeleye atılışının 50. yılındayız. Bu süre içinde mücadelesini kesintisiz sürdüren proletarya partisi, onu var eden koşullar devam ettikçe kuşkusuz varlığını devam ettirecektir.
Sınıf bilinçli proletaryanın öncü müfrezesinin ülkemizdeki varlık nedenleri, sistemin çöküntü içine girdiği günümüz koşullarında kendisini çok daha yakıcı dayatır duruma gelmiştir. Ve elbette ki proletarya partisi üstlendiği tarihsel rolü yerine getirecektir. Çünkü onun mücadelesine yol gösteren sağlam temellere dayalı ideolojik-politik pusulası vardır.
Eski sloganlar bugüne hitap etmiyor…(İsmail Cem Özkan )
Eski sloganlar atılıyor, eskisi gibi heyecanlı değil, çünkü ortam ve zaman değişmişti, eski sloganların ruhu da çoktan bizi terk etmişti... İnat ile eskiden kalan sloganlar atılıyordu ama o sloganlar bugünün sorununa yanıt vermiyor, sadece eski arkadaşlara "biz ayaktayız, yok olmadık, gelin bir arada olalım!" çağrısıydı. Fakat çoktan ayrılmıştık, ruhen bir arada ama eskinin yaratılmış öyküleri de abartılarak anlatılırken gerçeklikten uzaklaşmış ve eskinin yeniden yaşayacağı iyimserlik dışında bir arada olacağımıza dair her hangi bir şey söz konusu değildi...
Siyaset Yapma Tarzımız ve Verili Koşulların Önemi Üzerine
Son dönemlerde kurumlarımızın yaptığı konferanslarda, basın açıklamalarında `Verili koşullar` dan bahsediliyor. Verili koşullardan kasıt, somut koşulların somut tahlili.
Ölümsüz(ümüz)dür NÂZIM HİKMET[1]
“Pişman değilim yaşadıklarımdan,
öfkem belki de yaşayamadıklarımdan.”[2]
“Ew çend giringî pê bide jiyana xwe ku di/ heftêyem de jî wek mînak çandina darzeytûnê bibe// Öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,/ yetmişinde bile mesela zeytin dikeceksin,” dizelerinin hakkını bir komünist gibi yaşayarak verdi. Eylül 1961’in Doğu Berlin’indeki, “sözün kısası yoldaşlar/ bugün Berlin’de kederden gebermekte olsam da/ insanca yaşadım diyebilirim,” demeyi de sonuna kadar hak etti…
Türkiye’de Durum: Çürüme ve “Çökme!”
Açıklama: Aşağıdaki makale Türkiye Komünist Partisi-Marksist Leninist Merkezi Yayın Organı Komünist’in Mayıs/2022 tarihli 76. sayısından alınmıştır.
İnsanî Mecburiyet(İmiz)dir Aşk[*]
“Güzelliğin beş para etmez,
bu bendeki aşk olmazsa.”[1]
Lev Tolstoy’un “Gerçekten aşk var mı?” sorusu bana hep itici gelmiştir; William Faulkner’in, “Aşkı kitaplara soktukları iyi oldu, yoksa belki de başka yerde yaşayamayacaktı,” tespiti gibi.
“Neden” mi?
Var olmayan şey soru(n) da ol(a)maz, ders kitaplarına da gir(e)mez…
SADAT
Son günlerde gündem olan SADAT ve Özel Savaş Şirketleri'ni, yeni yayınlanan “EMPERYALİST TÜRKİYE” (El Yayınları) kitabımda ele almıştım. Oradan kısa bir bölümü yayınlıyorum
Türk Tekelci Devleti’nin Paramiliter Gücü[1]
Yusuf Köse
TKP-ML -MKP: Cesaretimizin Sönmeyen Meşalesi Komünist Önder İbrahim KAYPAKKAYA Ölümsüzdür!
Dostlar, Yoldaşlar;
Bugün burada, ülkemiz devriminin önderini, kökleri asla sökülmemecesine toprağın derinliklerine işlemiş bir geleneğin yaratıcısı İbrahim Kaypakkaya yoldaşı anıyoruz.
Bugün burada, Marksizm-Leninizm-Maoizm’in usta bir öğrencisi olan komünist önderimizi anıyoruz.
İbrahim Kaypakkaya, Diyarbakır zindanlarında işkenceyle katledilmesinden bugüne kadar geçen 49 yıl içinde gerek mücadele yaşamı gerekse de ileriye sürmüş olduğu tezler nedeniyle güncelliğini korumaktadır.
Anlamak, Hatırlamak Zamanıdır Şimdi[*]
“-Prometheus: Ölüm kaygısından kurtardım ölümlüleri.
- Koro: Nasıl bir deva buldun bu derde karşı?
- Prometheus: Kör umutlar saldım içlerine.”[1]
O sadece kasketli değil; kasketin en çok yakıştığı insandı.
Benjamin Franklin’in, “Bazıları 25’inde ölür ama 75’ine kadar gömülmezler,” saptamasını tekzip eden bir mücadelenin, direncin, tarihin -ve elbette acının- adıydı.