Garbis Altınoğlu’nun anısına. /Yaşar Ayaşlı
Erken 68’li devrimci, sosyalizmin ve proleter enternasyonalizminin yılmaz savunucusu Garbis Altınoğlu’nu 14 Ekim 2019 günü kaybettik. Arkasında devrimci hareketin tarihinde her zaman saygıyla anılacak bir ad ve miras bıraktı.
Türkiye solunun tarihi, Traverso’dan ödünç deyişle, “bir yenilgiler tarihidir.” Ne yazık ki 1920’lerden itibaren her dönem yükselen sınıf mücadelesinin karşılığı ağıtlarla andığımız katliamlar oldu. Yaraları hala kapanmamış ağır hasarlı mağlubiyetler yaşadık.
Elbette bu kayıtsız kalınacak kısır bir tarihimiz olduğu anlamına gelmiyor. Eğer şimdiye müdahale edilecek ve eski hatalardan arınmış bir yol izlenecekse, yine geçmişten güç alınarak yapılacaktır. Tarihimize kök salmış devrimci gelenekler ve direniş örnekleri esin kaynağı olacaktır. Yenmeyi, yenilgilerden öğrenmek bir devrim kanunudur.
Hayatı polisle kovalamacalar, ağır işkenceler, uzun hücre cezaları, idamla yargılanmalar içinde geçmiş Garbis’in, en önemli özelliklerinden birinin polisteki, cezaevlerindeki ve mahkemelerindeki direnişleri olması, tarihimizin bu özelliğini yansıtır.
Garbis Altınoğlu ana baba Ermeni bir ailenin çocuğu olarak, Amasya’da (yanlış hatırlamıyorsam Gümüşhacıköy ilçesinde) doğdu. İlkokulu Amasya’da okuduktan sonra, başarılı ve yoksul ailelerin çocuklarının okutulmasına yardımcı olan bir rahip tarafından İstanbul’a götürüldü ve burada tam burslu kazandığı Robert Koleji bitirme şansı elde etti. Devrimci görüşlerle 1965 sonrasında tanıştı ve gençlik eylemlerine katıldı. 1969’da kısa süreliğine Aydınlık hareketi içinde yer aldı.
Küçük bir çevreyle birlikte Hindistanlı Maoist Çaru Mazumdar’ın görüşlerini savunarak edilgen bulduğu Aydınlık’tan ayrıldı. Aşağı yukarı aynı aylarda biz de “pasif” bularak Aydınlık’tan kopmuş bir gruptuk. Onlar İstanbul’da, biz (“Basın Yayın Komünü” veya “Aktancılar”) Ankara’da ikamet ediyorduk.
Sonradan dönek olan Ümit Necef, Çaru Mazumdar çevirilerini okumamız ve tartışmamız için bize de verdi. Bu yazılarda öylesine keskin ve aşırı sol görüşler savunuluyordu ki, ülkemize uymaz gerekçesiyle itibar etmedik.
Zaten fazla tutulmadı ve Garbis arkadaşları arasında yer aldığı TKP-ML’nin kurucusu İbrahim Kaypakkaya ile birlikte hareket etmeye başladı. 1976’da TKP-ML içindeki bölünmede TKP-ML Hareketi tarafında yer aldı.
Aydınlık tarafından Adil Ovaloğlu adındaki devrimciyi öldürenler arasında bulunduğu gerekçesiyle haksız yere suçlandı ve hayatı boyunca bu grubun asılsız karalamalarına maruz kaldı.
***
31 Aralık 1981 günü kendisini zapt etmeye çalışan polislerden birinin elinde patlayan silahtan çıkan mermi sağ gözünün kör kalmasına sebep oldu. İki ay İstanbul’da, 70 gün de arkasından götürüldüğü Maraş’ta işkence gördü. Garbis’i itirafçı yapmak isterlerken, işkencecilerinden biri itirafçı oldu.
İtirafçı polis Sedat Caner, Nokta dergisinde yayınlanan itiraflarında Garbis’in, Hamit Kapan’la birlikte çok ağır işkenceler gördüğünü ve ikisinin de direndiğini anlattı. “Kaplumbağa hücresi” denen özel yöntemi işkenceci polis şöyle tarif ediyordu: “İlk olaraktan Garbis Altınoğlu’na uygulanmıştı. Çömelerek sokulur suçlu içerisine. Kendisi tuvalet ihtiyacını falan gideremez yani, ancak altına yapacak. Kıpırdama imkânı da yok. Tüm eklemlerde kireçlenme olur. Garbis bir hafta tutulmuştu. Çıktığında kamburumsu yürüyordu.”
Devrimci Savaş’tan Hamit Kapan ortak direnişlerini şöyle anlattı: “Garbis’in benim için özel anlamı var. İşkenceye karşı iradesi kırılmadı. Bize işkence yapan polisler bile bize saygı duyardı. Bizden sonra gözaltına alınanlara bile buradan Hamit Kapan, Garbis Altınoğlu geçti diyorlarmış.”
Maraş’tan sonra Metris, Davutpaşa, Sultanahmet ve Sağmalcılar cezaevlerine, 1984’te ise Antep E Tipi Cezaevine gönderildi. Burada TTE (tek tip elbise) giymediği ve dayatmalara uymadığı için gardiyanlar tarafından kalaslarla ölesiye dövüldü, yerlerde sürüklenerek meydan dayağından geçirildi.
Bunu, yıllar sonra gittiğim Gaziantep F Tipi Cezaevinde daha önce E Tipinde bizzat bu işkencelere tanık olmuş, Garbis hayranı ilerici görüşlü bir gardiyanın ağzından dinledim. Garbis bir söyleşisinde bunu şu cümlelerle anlattı: “2 Şubat 1984’te sevk edildiğimiz Antep E-Tipi Cezaevi girişinde tek tip elbise giymediğim için vahşice dövüldüm. Ardından ağır bir rahatsızlık geçirdim ve uzun süre bir şey yiyemedim. 2 Mart’ta helikopterle Çukurova Tıp Fakültesi Hastanesine kaldırılmasaydım, belki de ölebilirdim.”
1985’te yakalandıktan sonra ilk götürüldüğüm Metris Cezaevi’nde aynı davadan yargılanan bir yoldaşından edindiğim pelür kâğıda karınca harflerle yazılmış savunmasını beğenerek okumuştum. Tam bir suçlayan savunma örneğiydi.
Savunmasının bir yerinde “it ürür kervan yürür” atasözünü kullanmıştı. Bunun birçok yaldızlı laftan daha etkili olacağını düşünerek savunmamda ben de kullandım ve basit dört kelimelik atasözünün ne kadar etkili bir kamçı olduğunu mahkeme heyetinin yüzünde okuma imkânı buldum. Garbis’e verilen idam cezasında eylemlerinden ziyade, işkence, cezaevi ve mahkemedeki devrimci tutumunun etkili olduğu söylenebilir.
Garbis’le, biri Adana diğeri Antep, iki defa aynı cezaevinde kaldık. Adana Cezaevi’nde idamlık ve müebbetlik devrimciler müşahede hücrelerinde tutuluyorlardı. O arka cephede kaldığı için yüz yüze görüşemedik, sadece birbirimize karşılıklı selam gönderebiliyorduk. Biz gelmeden önce yargılandığım davadan Bektaş, Rıza ve kadın tutukluların başlatıp genelleştirdikleri direnişle başa çıkamayan Adalet Bakanlığı çareyi, herkesi Ermenek, Kırşehir, Kastamonu, Eskişehir gibi cezaevlerine sürmekte buldu. Garbis en kötü cezaevi olan Sinop’a sürüldü.
Bizlerden, yani Türk, Kürt, Arap kökenli devrimcilerden farkı Ermeni olmasıydı. Kendisinin de kinayeli bir şekilde ifade ettiği gibi her zaman tersinden “ayrıcalıklı” muamelesi gördü: Hem komünist hem Ermeniydi.
Mayıs 1986’da Sinop Kapalı Cezaevinde iki buçuk yıl kaldı. Bunun 210 gününü Sinop Cezaevi’nin rutubeti, fareleri ve kötü ortamıyla ünlü yeraltı hücrelerinde geçirdi. Bunu bir söyleşisinde “Ekmeğimi, işte tam bir izolasyon ortamında geçirdiğim bugünlerde yeraltında yaşayan ve cardon denen iri farelerle paylaştım” diye özetledi. Yine yargılandığı Maraş
Katliamı davası iddianamesinde savcı Selahattin Karagöz, “Her nasılsa Türkiye’de doğmuş, Türk tabiyetinde olan kolejlerde cemaat adına okuyan, Boğaziçi Üniversitesi’nde tahsil gören, hasılı devlet ve milletin bahşettiği en büyük nimetleri nefsinde yaşayan bu ermeni oğlu ermeni” diyerek bunu tarihleştirdi.
İkinci karşılaşmamız Gaziantep F Tipi Cezaevi’nde oldu. 1990’a doğru cezaevi koşullarımız iyi sayılırdı. Siyaseten birbirimize yakın olmanın da etkisiyle zaman zaman TKP-ML Hareketi’nden arkadaşlarla birbirimize gider gelirdik.
Garbis, insanda saygı uyandıran ağırbaşlı, ölçülü, alçakgönüllü, direnişçiliğiyle böbürlenmekten ve boş sohbetlerden hoşlanmayan, ilkeli bir devrimciydi. Bu özelliklerini ve katı kuralcılığını bilmeyen biri onun soğuk bir insan olduğu izlenimine kapılabilirdi.
***
Bizim bilemeyeceğimiz, yakın mücadele arkadaşlarının bilebileceği başka olumlu/olumsuz özellikleri, hataları olabilir. Fakat dışarıdan bakan biri olarak Garbis’i sadece iyi direnen biri diye tanımlamanın eksik olacağı düşüncesindeyim. Öne çıkan en önemli iki özelliğinin Marksizm-Leninizm’e sıkı bağlılık ve proleter enternasyonalizminden sapmamaktaki kararlılık olduğunu vurgulamak gerekiyor.
Devrimci hayatına bakıldığında 69 bölünmesinde Aydınlık saflarında başlayan devrimciliği hep ileriye gitmiş, öğrenci devrimciliğinden radikal devrimciliğe ve profesyonelliğe, küçük burjuva sosyalizminden Marksizm-Leninizm’e yükselen bir hat izlemiştir. Araştırıcı, dürüst, nesnellikte ve sınıf bakış açısında ısrarlı, özeleştiri yapmaktan kaçınmayan devrimci kişiliği ve devrimci teori üzerine engin bilgisi onu moda teorilere kapılmaktan korumuş, Leninizm’i sahiplenmeyi ve düşmanlarına karşı korumayı ayrılmaz bir özelliği haline getirmiştir.
Örgütünden koparak yaşamaya başladıktan sonra da yaşantısında ve çizgisinde bir sapma olmamış, hatta daha tutarlı görüşler savunmaya başlamıştır. Çeşitli dergilerde, sitelerde ve kendi bloğunda yazdığı yazılar bunun kanıtıdır.
Bunlar Marksizm-Leninizm’i, sosyalizm davasını karalılık ve inatla savunduğunu gerek dünyada gerek Türkiye’de karşılaşılan toplumsal ve gündelik sorunlara devrimci teorinin ışığını düşürdüğünü kanıtlıyor. Bu konuda gündemin can alıcı sorunlarını yorumlamaktan aciz, ülkedeki ve dünyadaki politik gelişmelere kayıtsız, ekonomist sendika gazetesi kılıklı kimi sitelerden daha başarılı olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Eğer Garbis eleştirilecekse devrimci teoriyi cıvıltan post-Marksist ideolojilere kapı aralamakla değil, Ortodoks Marksistliğini zaman zaman dogmatizm boyutuna vardırmakla eleştirilmelidir.
Diğer bir özelliği her çeşit milliyetçiliğe karşı proleter enternasyonalizmi yanında saf tutmasıdır. Garbis’in anne tarafından dedesinin bütün kardeşleri ve yakınları Ermeni katliamında öldürülmüşlerdi. Bu yetmemiş gibi hayatı boyunca ulusal kökeni dolayısıyla egemen siyaset ve devlet kurumları tarafından şeytan muamelesi görecektir.
Bu öyle bir düşmanlıktı ki, Kahramanmaraş katliamı ile hiç ilgisi olmadığı halde, sıkıyönetim komutanlığı ve emniyet tarafından “Ermeni terörist” diye afişe edilen Garbis’in üzerine yıkılmaya çalışıldı. Türk şovenizminin yüz yıllık nakaratı olan “bebekleri, kadınları, yaşlıları katleden Ermeni” tipi olarak gösterilmek istendi.
Atalarından başlayarak çocukluğundan itibaren bu tür aşağılayıcı muamelelerle karşılaşmış, resmi dilde “Ermeni oğlu Ermeni” diye arşivlenmiş Garbis Altınoğlu, hiçbir zaman Türk halkına düşmanlık gütmedi. İçinde yer aldığı Türkiye soluna ve mücadelesine omuz verdiği Türk halkına hasmane duygular beslemedi.
Bütün öfkesini egemen sınıflara ve arkasındaki emperyalizme yöneltti. Ne kendi kökenini inkâr ederek egemen sınıfların merhametine sığındı ne de Ermeni milliyetçilerinin kendisini kullanmasına izin verdi.
Ömrünü, ezen ve ezilen ulus milliyetçiliğine prim vermeyen enternasyonalist bir Türkiye devrimcisi olarak tamamladı.
İyi ki bu dünyadan Garbis geçti.
Son Haberler
Sayfalar
“Dursun Abi Anısına” (İ)
Yanlış hatırlamıyorsam yıl 2019 yazı olması gerekir, Partizanlardan Turgut Kaya Türkiye’den Yunanistan’a girerken gözaltına alınmış, önce alt mahkeme sonra yüksek mahkeme Turgut Kaya`nın Türkiye’ye iadesine karar vermiş, hukuksal anlamda itiraz hakkı kalmamıştı.
Zor bir süreçten geçiyordu parti, parti içi tartışma yerini kopuşlara bırakmıştı, böylesi dönemler en zor dönemlerdir kitle ve aktivistler için.
İNTİHAR… (Nubar OZANYAN )
Saray yönetimi döneminde 4 bin 801 kişi intihar etti. Son günlerde artan intihar vakalarını sistemin iflas ve çürümesi olarak da okumak gerekir. Ekonomide işler iyi gitmiyor. Son üç yılda gıda ve yaşamsal ürünlere yapılan orantısız zam ve artan vergilerle emekçiler açlık yemeye başladı. Ekmeği olmayanların özgürlüğü olabilir mi? Halka yoksulluk ve sefaletten başka bir şey sunmayan Saray efendileri, emekçilere intihar ve ölümü reva görmektedir.
Misak Manuşyan’ın anısına | Sil Gözyaşlarını, Ben Ölümsüzüm!
77 yıl önce 21 Şubat’ta Ermeni Soykırımı’ndan kurtulan şair ve komünist direnişçi Misak Manuşyan, Fransa’da 23 mücadele arkadaşıyla birlikte Naziler tarafından kurşuna dizildi. Nazi işgaline karşı direnişte en aktif grup olan Manuşyan Grubu’nun öncüsü Misak, idam edildiğinde 38 yaşındaydı.
Manuşyan, Adıyaman’dan Paris’e uzanan bir direniş köprüsüdür. Soykırım külleri içinde acılarına tutunarak yaralarını sarmanın, kendini yeniden yaratmanın iradesidir. O, Adıyaman’dan Deyr ez-Zor çöllerine kadar söylenen özgürlük türküsüdür.
Birleşik Mücadele Büyüyecek; Emekçilerin Umudu, Faşizmin Korkuları Katlanacak!
AKP-MHP faşist ittifakının pandemiyle birlikte yürürlüğe soktuğu politikalar, işçi sınıfı ve emekçilerin, geniş toplumsal kesimlerin açlık, işsizlik ve yoksulluk girdabına gün geçtikçe daha fazla çekilmesine neden oluyor.
Yorum: Bir gece ansızın geri döndüler!
AKP-MHP faşist iktidarının Kürt düşmanlığı üzerinden kendini var etme çabasıyla ülke içerisinde yürüttüğü savaş politikası dışarıda da Rojava’da YPG üzerinden sürdürülürken aynı zamanda Irak Kürdistanı’nda da PKK’ye karşı yürütülüyor. AKP-MHP faşist iktidarı ülke içerisindeki her sıkışmışlığını Kürt halkına yönelik bir saldırı/operasyonla ötelemek, bu savaş ve çatışmalardaki “şehit”ler üzerinden ırkçılığı ve şovenizmi körükleyerek aşmayı bir politika haline getirmiş durumda.
15 Şubat Roja Reş (Nubar OZANYAN )
Halkların tarihinde ve yaşamında bazı günler vardır, unutulmazlar. Hatırlanmazsa ihanet, unutulursa vefasızlık olur. 15 Şubat Kürt Ulusal Özgürlük Hareketi nezdinde kara bir gün olarak anılır. O kara günde uygar diye bilinen dünyanın haydutları ve bölgenin eşkıyaları, mazlum bir halkın özgürlük iradesine hain bir komployla kelepçe vurmak istediler. Özgürlüğüne sevdalı sayısız Kürt militanı, komploya karşı yaşamını bilerek ve isteyerek önderliğine armağan etti. Dünya hayretler içinde ve büyük şaşkınlıkla bu genç militanların yaşamlarına son vermelerini izledi.
TKP-ML MK SB Üyesiyle Röportaj: “DEVRİM HEDEFİ OLANLARIN HALK SAFLARINDAKİ DİNAMİKLERLE…”
– Öncelikle kendinizi tanıtır mısınız?
– İsmim Özgür Aren. TKP-ML MK, Siyasi Büro üyesiyim.
– Konuşmak istediğimiz konu son süreçte başta devrimci kamuoyunun gündemi olmak üzere halkımızın ilgisine mazhar olan Birleşik Devrimci Mücadele… Bu noktada hareketle eylem birlikleri ve ittifaklar konusunda partinizin neler düşündüğü ve bu bağlamda da HBDH… Öncelikle soralım, eylem birlikleri ve ittifakların sizin açınızdan önemi nedir?
Başın öne eğilmesin (Nubar OZANYAN)
Herkeste umut ve heyecan yaratan, ateşi giderek yükselerek yayılan bir direniş dalgası gelişiyor. Boğaziçi Üniversitesi’nde kayyuma, diktatöre karşı gelişen direniş yayılarak devam ediyor. İttihatçı R.T.Erdoğan tarafından atanan kayyumu kabul etmeyen, istifasını isteyen öğrencilerin “red direnişi” baskı, gözaltı ve tutuklamalara karşın sürüyor. Direniş Ankara-İzmir-Bursa-Adana ve diğer illerdeki üniversitelere ve semtlere yayıldı.
Dizleriniz Titriyor Çünkü HDP Halktır!
Her geçen gün Halkların Demokratik Partisi (HDP)’ne yönelik faşist iktidar bloğunun saldırıları artmakta. Buna karşı da direniş her geçen gün yükselmekte.
Gökkuşağına Bakalım, Kavgaya Duralım! (İvana Roşin)
Faşizmin yükseldiği her dönemde devletler “lanetlilere” saldırmaya başlar. Yeryüzünün lanetlileri, devletin kirli yüzünü maskelemesi için her dönem elverişlidir.
Ülkemiz yine böyle günlerden geçmektedir. Ekonominin battığı, içte de dışta da çöküşün yaşandığı, demokratik hakların gasp edilmeye çalışıldığı bugünlerde yeryüzünün lanetlileri, faşist TC devletinin ilk hedefi olmuştur. “Teröristler”, seks işçileri ve LGBTİ+lar…
Yetiş yoldaş…
Bir rüzgar gibidir yaşamları
gönüllerindeki yüce amaç uğruna
ne yaparsan yap, ne edersen et
bir kez düştü mü yola
giderler peşi sıra devrimin…
Dağ olsan önlerinde kâr etmez
bilirler her adımda öze döndüklerini
bir kırlangıcın izinden
yürürler peşi sıra devrimin…
Acılarımızın dineceği o günde
ellerinde mavzerleri, dillerinde marşları
önlerinde kitlelerin
gelirler peşi sıra devrimin…