Perşembe Ekim 1, 2026

Faşizme Karşı Birlik

Bugün, Türkiye’de faşist diktatörlük hüküm sürdüğünü ya da zorba bir diktatörlük olduğunu en liberalinden (örneğin Hasan Cemal ve benzerleri) en radikal sol kesimlere kadar kabul ediliyor. Yani, ortada bir asgari normlarda da olsa bir burjuva demokrasisi olmadığını, iktidar ve ortakları dışında kalan bütün muhalif kesimler kabul ediyor. Burjuva muhalefet bile “tek adam diktatörlüğü” diyebiliyor.

Faşizme karşı mücadelede, özellikle demokrat, devrimci ve komünist kesimlerin en asgari müştereklerede birliğini önceler.

Faşizme karşı halkın birleşik cephe siyaseti, 1930’lardan itibaren Uluslararası Komünist Hareketin (UKH) literatürüne girdiği gibi, yoğun ideolojik ve politika mücadeleler sonucu eylemselliğe dökülmüştür. Ondan bu yanada bu sorun, faşizmin olduğu ülkelerde her zaman UKH  tarafından güncellenmiştir.

Burada, Türkiye’de neden faşizm var sorusuna girmeyeceğim. Bu çok açık bir gerçek. Bunu, Türkiye’de bir avuç bujuvazinin dışında bütün ezilen kesimler ve hatta burjuva muhalefet bile kısmen yaşamaktadır. Klasik faşizm olarak Mussolini İtalya’sı ve Hitler Almanya’sı örneklerini birebir aramak, zaman ve mekan olgusunu ve sınıflararası mücadele diyalektiğini yadsımak anlamına gelir. Ya da bazılarının ileri sürdüğü gibi, “Bonapartist bir yönetim” ya da 1930’larda Otto Bauer’in ileri sürdüğü, faşizm; “her iki sınıfının, proletarya ve burjuvazinin üzerinde duran bir devlet iktidar biçimi” olmadığı çok açıktır. Erdoğan şahsında somutlaşan günümüz Türk egemen sınıfların iktidarı, günümüz koşullarına uyarlanmış, işçi sınıfı ve tüm ezilenlere karşı uygulanan ve bunlar üzerinde açık bir faşist terör estirilen burjuva iktidar biçimidir.

Ülkede burjuva partilerin yanında bir çok küçük burjuva legal partilerin olması ya da HDP gibi reformist partilerin varlığı ve hatta yeni modern revizyonist TKP gibi partilerin varlığı ve üstelik bu partiye iktidar tarafından dokunulmaması, ülkede faşizm olmadığı anlamına gelmez. Burjuvazi adını saydığım bu partileri bütünüyle yasaklamayı, iç ve dış koşullar nedeniyle yasaklıyamıyor. Bu partileri kaptmaması, ama çalışamaz duruma sokması, kendisi açısından yasaklamasından daha avantajlıdır.

Ayrıca, adı geçen parti ve örgütlerin faşist iktidarı zorlayacak bir gücü olmadığını bildiği içinde, HDP’e yapılan sindirme, yıldırma ve işlemez hale getirme baskıları bu kesimlere karşı aynı oranda uygulanmamaktadır. Hatta bazılarına hiç dokunmamaktadır. Özellikle devletin düşman ilan ettiği KUH ile yakınlık kurmaya karşı duran “sol” görünümlü parti ve örgütlere pek dokunmuyor, çalışmalarını bütünüyle engelleyici bir pozisyon almıyor. Kısacası şosyalşovenist parti ve örgütler ile devlet iktidarı arasında “zımni” bir anlaşma oluştuğu içinde “zımmi” duruma düşmüşlerdir.

Burjuva parlamentosunun varlığı da faşizm olmadığı anlamına gelmez. TBMM, bütünüyle göstermelik haline gelmiş, yasama görevi üzerinden alındığı için faşizmi maskeleme aracına dönüştürülmüştür. Yürülükteki anayasa ise bütünüyle işlevsiz ve geçersiz hale getirilmiş, iktidar bu anayasaya bağlı değil, tersine, kendi kanun ve yasalarını keyfi bir şekilde uygulamaktadır. Ülke Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri ile yönetilmektedir. CB kararnamaleri ise iktidarın günlük çıkarlarına doğrultusunda hazırlanmaktadır. Burjuva hukuk kuralları içinde darbeci bir hükümet ve adeta korsan bir yönetim sözkonusudur.

HDP Kapatmak

Türk faşist devletinin hassas olduğu bir nokta var: Kürtler! Nendeni çok açık. 1970’lere kadar baskılarla, yok saymalarla, “kart-kurt”larla yok edemediği, asimile edemediği, ama susturduğu Kürtlerin, artık susmaması, karşı koyması ve ulusal demokratik hakları için dişe diş mücadele etmesi var.

Özellikle 1980’lerden itibaren daha örgütlü ve daha ulusal bilinçli hareket etmesi, her alanda güçlü bir örgütsel ve askeri yapıya sahip olması; Emperyalist işgal ve saldırılar sonucu Irak ve Suriye’deki gelişmelerde Kürt Ulusal Hareketi’nin daha da güçlenmesi, büyük bir alanı kontrol etmesi, Türk devletinin legal alanda HDP’i yok etmeye, çalışamaz hale getirmek istemesinin nedeni bu. Çünkü Kürt Ulusal Hareketi (KUH),  Kuzey Kürdistan’da bütün baskı ve yıldırmalara, yok etmelere, büyük katliamlara  karşın güçlü konumunu sürdürmekte, Kürt kitlesinin önemli bir bölümü üzerinde etkisini korurken, açık ve yoğun bir destek almaktadır.

Burjuva muhalefetin ve liberallerin yaydığı bir anlayış var: “Kürtlerle  ‘Barış Masası’nın devrilmesinin nedeni, seçim taktiği.” Bu anlayış ezen ulus burjuvazisinin temize çıkarma çabasıdır ve şiddetle reddedilmelidir. Ya da Kürtler üzerinde yoğunlaşan her baskıda “seçim taktiği” aramak, Türk egemen sınıfların Kürtleri asimile etme stratejik politikasını yok saymaktır. Evet, bu baskıları, halk içinde kutuplaştırmayı derinleştirmek içinde yapıyorlar. Ama esas amaç bu değildir. Ezen ulusun ezen ulus üzerindeki baskısı,  Kürtlerin ulusal-demokratik haklarını yok saymak, Kürtleri elimine etmek, asimile etme politikasıdır. İlhak ve işgali derinleştirmektir.

Günümüz açısından esas neden ise; Kürt Ulusal Hareketi (KUH), gelinen aşamada, Türk devletinin emperyalist yayılmacılığı önünde  (Irak ve Suriye özgülünde) önemli bir engel güç olarak durmasıdır. “Barış Masası”nın devrilmesinin arkasındaki esas neden budur. Ve iktidar içinde güçler dengesinin değişmesi ve yeni ittifakların oluşmasının 2013 Haziran (GEZİ) ayaklanması olduğu kadar, KUH’nin Batı Kürdistan (Rojava) güçlenmesidir. Bir taraftan milyonlarca kitlenin ayaklanması, bir tarafta ise Kürtlerin güçlenmesi, Türk egemen sınıflarını,  devlete yeni bir biçim (Cumhurbaşkanlığı Sistemi) vermenin yanısıra daha saldırgan bir taktik izelemye itmiştir.

Emperyalist saldırı ve işgaller sonucu doğan boşluğu doldurmak isteyen Türk devleti, karşısında  en büyük engel olarak KUH’ni buldu. Türk devletinin ulusal ve uluslararası ve askeri savaş gücünün önemli bir bölümünün kullanmasına karşın KUH’ni önünde engel olmaktan çıkaramadı.  Ayrıca KUH’nin Rojava ve Şengal’de kalıcı olması, bunun burayla sınırlı kalmayacağını ve Kuzey Kürdistan’da bu etkinin daha güçlü bir şekilde pekişeceğini ve yayılacağını bilmektedir. Afrin işgali, KUH açısından büyük bir yara olmasına karşın bir yenilgi değildir. Bir geri çekilmedir ve bu zorunluyudu. Çünkü karşısında sadece Türk devleti değil, başta Rusya emperyalizmi olmak üzere emperyalist ABD vardı.

Türk devleti nasıl ki, büyük emperyalist güçler arasındaki çelişmelerden yaralanıyorsa, KUH’de aynı şekilde yararlanmaktadır.

Emperyalist ve işgalci Türk devleti, PKK’yi (ve elbette genel anlmada KUH’ni) her alanda sıkıştırmaya, özellikle güçlü olduğu Kuzey Kürdistan’da ona destek olan, onun legal örgütlenme ağı olduğuna inandığı ve onunla dolaylı ya da doğrudan ilişkide olan tüm örgütlü yapıları, bireyleri elimine etmeye, örgütleri dağıtmaya, işlemez hale getirmeye çalışmaktadır. HDP’nin kapatılmak istenmesi, tüm belediye başkanlarının görevden alınması, millet vekillerinin tutuklanması, eş başkanlarının esir alınarak rehin tutulması, kısacası tüm yıldırma ve sindirme operasyonları, KUH’ni zayıflatmak ve bu alnadaki etkisini kırmak içindir.

Devlet, PKK’nin belinin kırılması halinde  YPG’ninde belinin kırılacağını hesaplamaktadır. KUH’nin savaş gücünün İdeolojik kaynağnın PKK’den geldiğini bilmektedir.

İşgalci, soykırımcı burjuvazi çıkarları doğrultusunda hareket ediyor. Bu nedenle de, Kürtlerin ulusal özgürlük mücadelesini boğmak için, tüm askeri savaş gücünü, yasalarını, iktidar gücünü kullanıyor. Hapishanelerin Kürt muhaliflerle doldurulması, katliamlar, yakmalar, yıkmalar, köy boşaltmaları vb. faşist kıyım hareketleri bu nedenle yapılmaktadır.

 

Faşist TC kurulduğu günden beri Kürtlere bu zulmü yaparken, Türkler özgürlükler içinde mi yaşadı?

Karl Marx; “başka bir ulusu ezen ulus özgür olamaz” demişti. Türkiye işçi sınıfı ve emekçileri de TC kurulduğundan beri baskı ve zulüm altındadır. 98 yıllık TC tarihi, işçi ve emekçilerin faşist, anti-demokratik baskılarla içiçe ve genelde politik özgürlüklerden yoksun olarak yaşadığı bir süreçtir. Baskılar bazı dönem gevşetilsede, 98 yıllık tarihin önemli bir bölümü faşist ve anti-demokratik baskıların altında geçmiştir.

TC tarihinde, 1923-1925, 1945-1947, 1961-1970, 1987-2010 süreçleri kısmı demokratik hakların varlığı söz konusuydu. Ancak, Kürdistan illeri, daha çok OHAL yönetimi altında kalmıştır. Yani, Kürt ulusu üzerinden, burjuvazinin faşist ve ırkçı sopası hiç bir zaman inmemiştir. 1987-2010 arası bazı geveşemeler olsada, özellikle 1990’lı yıllar 17 bin faili devlet olan cinayetin işlendiği bir süreç olduğu da unutulmamalıdır. Bu sürede ezici çoğunluğu Kürt yurtseverleri olmak üzere devrimci ve komünistlerinde kayıp edildiği, Kürt ve alevilerin topluca katliamlara maruz kaldığı  katliam yılları olmuştur. Ve bu cinayetleri devlet tarafından işlendiği konusunda komünist ve Kürt yurtseverlerin hiç bir kuşkusu yoktur. 1990’lı ve 2001 yılları arasında, Madımak Oteli’nde demokrat ve ilerici alevi aydınların katliamı başta olmak üzere, bir çok Kürdistan illerinde yaşanan katliamların yanısıra, cezaevlerinde de seri ve büyük katliamların yaşandığı süreç olmuştur.   

Kısacası, TC tarihi, burjuvazinin “demokrasi” tarihi değil; başta ulusal demokratik hakları için mücadele eden Kürtler olmak üzere devrimci-komünistlerin  katledildiğ, tutuklandığı, dini ve ulusal azınlıktaki halkların sürekli baskı altında tutulduğu, susturulmaya çalışıldığı, işçi sınıfı ve emekçiler üzerinde baskı ve sömürülerin yoğunlaştığı faşist ve anti-demokratik baskıların egemen olduğu bir tarihtir.

Bugünde yaşananlar dünün burjuva baskı biçiminin en yüksek seviyesidir. Bugün dünün devamıdır. Ve bugün açık faşist diktatörlük egemendir. TC zindanları, binlerce Kürt yurtseveri, öğrenciler, işçiler, aydınlar, gazeteciler, avukatlar, akademisyenler ile doludur. Ve burjuvazi durmadan yeni hapishaneler yapmaktadır. Tekelci burjuvazi, ekonomik krizinin ve siyasi istikrasızlığını işçi sınıf ve ezilenler üzerinde baskı ve sömürülerini artırarak atlatmayı seçmiştir.

Bu bağlamda; Kürt ulusuna yapılan baskı, işçi sınıfı ve emekçilere yapılan baskıdan ve sömürü sisteminden ayrı ele alınamaz. Kürt ulusu kendi kaderini özgürce tayin etmeden ülkede demokratik hak ve özgürlükler gelişmez. Kürtlerin ulusal özgürlük mücadelesi demokratik hak ve özgürlük mücadelesidir. Kürtler ulusal baskı altında tutulurken ülkede burjuva demokrasi söz konusu dahi olamaz. Kürtler baskı altında tutulurken, dini ve ulusal azınlıktan halklar özgür olamaz. Kürtler ulusal baskı altında tutulurken, işçi sınıfı ve emekçiler en asgari ölçüde de olsa demokratik hak ve özgürlüklerini elde edemez. Kürtler ulusal baskı altında tutulurken, kadınlar üzerindeki cinsiyet ve ayrımcılık  baskısı azalmaz.

Faşizme Karşı Birleşmeliyiz!

Faşizme karşı birlik olmak için,  bütün işçi sınıfı, emekçiler ve tüm ezilenlerin şartsız olarak birleşmesi zorunludur. Faşizme karşı mücadele diye dertleri olanların, asgari demokratik ölçülerde ve demokratik hak ve özgürlükleri kazanmak, en azından faşizmi geriletmek ve yıkmak için birleşmeleri için zorunluluk ortadadır. Burjuva muhalefet partisi CHP ile yan yana gelmek için dört takla atan “sol” görünümlü sosyalşovenist küçük burjuva yapılar, HDP ya da Kürt muhalif partileri ile yan yana gelmekten, faşizme karşı birlikte mücadele etmekten kaçıyorlar.

Oysa, HDP’nin kapatılması, ulusal-demokratik hakları için mücadele eden KUH’nin zayıflatılması ya da etkisinin kırılması halinde baskıların dahada artacağını göremiyorlar. Ezilen ulus şovenizmi etkisi altında kalarak gerçekte demokrasi ve barşı mücadelesi veren HDP’den uzak durmaları, onların demokrasi mücadelesindeki korkalıklarını da ortaya koymaktadır.

4 Şubatta kurulan Birleşik Mücadele Güçleri[1] (BMG) birleşenleri, faşizme karşı mücadelede samimiyetlerini ortaya koymuşlardır. Ve bunu hayata geçirmişlerdir. Ne var ki, kendine “sol” diyen bir çok küçük burjuva yapı bu birleşenler içinde yer almamışlardır. Esas neden elbette bu birleşenler içinde Kürtlerin olmasının yanında devrimci-komünist mücadeleci kesimlerin olmasıdır. Bu küçük burjuva reformist yapıların “Kürtlerin haklarını savunuyoruz” demeleri pratikte karşılığını bulmuyor. Kürtlerin haklarını savunmak kürtlerin demokrasi ve barış mücadelesine destek vermek ve onlarla faşizme karşı birlikte hareket etmek demektir. Tersi, devletin “Kürtlerden uzak durun” ihtarını kabul derek “zımmi” durumdan kurtulamazlar.

Öte yandan demokratik hak ve özgürlükler için faşizme karşı mücadelede, en etkli ve örgütlü bir güçten uzak durmak, onu devletin isteği doğrultusunda dıştalamak, işçi sınıfı ve emekçileri faşizm karşısında silahsızlandırmaktır. Rejimin tescilli  payandası Soyal demokrat CHP ve i “iyi” faşist İYİP gibi ve dinci Saadet partisi gibi burjuva muhalif partilerde faşizme karşı demokrasi mücadelesi bekleyenler, HDP gibi demokrat partilere el uzatmaktan kaçınıyorlar.

BMG benzeri bir ittifak Avrupa’da oluşturulmuştur. Avrupa Demokratik Güç Birliği (DGB). Reformist Die Linke (Sol Parti) ile birlikte gönül rahatlığı ile hareket edenler, DGB içinde yer almamışlardır. Oysa Die Linke, burjuva sosyal demokrat partinin programını uygulamaktan öteye gidememektedir. Avrupa’daki küçük burjuva örgütlerin korkusu ise, Alman devletinin “radikal sol” dediği örgütler ile birlikte gözükmek istememelerindendir. Öte yandan ideolojik ve siyasal duruşları da KUH ve diğer devrimci-komünist örgütler ile asgari ölçüde de olsa demokratik hak ve özgürlükler için biraraya gelmeleri önünde engel oluyor.

Kapitalizm sistem içinde sınıflar tarihi, küçük burjuva “sol” reformistliğin ve sosyalşovenistliğin, işçi sınıfının ve emekçilerin mücadelesine karşı, burjuvazinin iktidarına ömür kattığını sıkça göstermiştir. Ayrıca, faşist ve ezen ulus baskısına karşı ulusal-demokratik hakları için mücadele eden Kürtler’den uzak durmak, işgalci Türk devletinin emperyalist amaçlarına hizmet etmek olduğu da unutulmamalıdır.

Ocak 2016 yılında yazdığım makaleden bir alıntı ile bitireyim:

“Hiç bir şey geç değildir. Geç olan;  içinde bulunulan siyasal koşullara uygun mücadele biçimlerini pratiğe geçirememektir. Türkiye Devrimci Hareketi’(TDH)nin önünde yığınca tercübe vardır. Her şeyden önce bir 12 Eylül Askeri Cuntası öngününü ve sonrasını yaşamış olmak, yeni sürece yığınca deneyim aktarmıştır. 12 Eylül’ün ayak seslerinin geldiği günlerde yapılmayanlar, bugün yapılmalıdır. “[2]

28.02.2021


[1] Birleşik Mücadele Güçleri içinde, Demokratik Bölgeler Partisi, Alınteri, Devrimci Parti, Ezilenlerin Sosyalist Partisi, Sosyalist Meclisler Federasyonu, Mücadele Birliği Platformu ve Partizan yer almaktadır.

[2] https://www.kaypakkayahaber.com/kose-yazisi/fasizme-karsi-birlik-olup-mucadele-etmenin-kacinilmazligi?page=0%2C6

 

7292

Yusuf Köse

Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.

yusufkose@hotmail.com

http://yusuf-kose.blogspot.com/

 

 

Yusuf Köse

TKP/ML- MK “Yıkmaya Çalıştığınız Enternasyonal Köprüleri Dövüşe Dövüşe İnşa Edeceğiz”

“ Ortadoğu’da, gözünü kan bürümüş katil sürülerinin ve onların kravatlı-takım elbiseli hamilerinin kimi zaman bıçak, kimi zaman top-tank, kimi zaman uçak, kimi zaman adresi belirsiz bombalarıyla ezilenlere yönelik katliamları bir rutin haline geldi. Ortadoğu adı konvensiyonel olmayan ama kitlesel ölümlerin gerçekleştiği bir bölgesel savaş dönemini yaşıyor. Bu dönemlerde iblisliğin, kalleşliğin, gaddarlığın, zulmün bini bir paradır.

TKP/ML-TİKKO ve MLKP'den Suruç için eylem

Suruç’ta gerçekleşen katliamın ardından eylemler devam ediyor. katliamı protesto için sokaklara dökülen birnlerce kişi katliamı lanetledi. Yine dün gece Gazi mahallesi’nde de protesto eylemi gerçekleştirildi. Gerçekleştirilen eyleme saldıran polise ara sokaklardan çıkan MLKP, YDG-H, TKP/ML TİKKO ve BÖG militanları polis saldırısına uzun namlulu silahlarla karşılık verdi.

O kadar güzeller ki...

Elbet bir bildiği var bu çocukların kolay değil öyle genç ölmek yeşil bir yaprak gibi yüreğikoparıp ateşe atmak

Dünden beri yaşadığım anların, gördüklerimin, duyduklarımın gerçek mi, hayal mi olduğu ayrımına varamadım bir türlü. Görüp duyduklarıma inanamadım. Toz konduramadım. Toz kondurulacak gibi değil ki.. Kıyamıyorum ki… O kadar güzeller ki…

Gerçek olması mümkün olmasın. Mümkün olmasın..

Ama  bu sabah bir kez daha resimlerini gördüm.. Kalbim durdu, nefes alamadım…

Öyle güzeller ki…

Partizan: “Öfkemizi sokağa taşıyalım, hesap soralım!”

Kobanê’nin yeniden inşasına katılmak için Kobanê’ye geçmek üzere SGDF’nin çağrısıyla Suruç’ta bir araya gelen gençler yeni bir katliam saldırısının hedefi oldu.

Faşist TC Devleti’nin başından itibaren her türlü desteği açık şekilde verdiği DAİŞ çetelerinin Kobanê’den temizlenmesinin ardından süren tahammülsüzlüğü, yeni saldırı ve katliamların habercisi durumundaydı. Ne Kobanê zaferinin DAİŞ’in 25 Haziran’da gerçekleştirdiği katliamlarla tersine çevrilmek istenmesi ne de Suruç’ta SGDF’lilerin bombalı saldırıyla katledilmesi faşist Türk Devletinden bağımsız değildir.

Şimdi ilerleyebilen bir savaşçıyım...

Gerilla alanına geldiğimde; bu koşullarda yürümeyi bilmeyen bir durumdaydım, şimdi ilerleyebilen bir gerillayım. Kendime karşı yanılsamalı bir bakış açısına sahipken geldim bu alana. Kendi gerçeğini göremeyerek hep “ben yapabilirim” yanılsaması vardı. Zamanla öğrendikçe yapabileceklerimi/yapamayacaklarımı gördüm.

TKP/ML TİKKO Ali Doğan Firik cezalandırdığını duyurdu.

Elimize e-mail yoluyla ulaşan bir açıklamaya göre TKP/ML'ye bağlı TİKKO gerillaları Ali Doğan Firik isimli bir kişiyi ölümle cezalandırdığını duyurdu.

Ali Doğan Firik'inhalka karşı işlediği suçların belirtildiği açıklamada “16 Temmuz 2015 öğle saatlerinde Dersim’in Hozat ilçesine bağlı Kırnik (Buzlupınar) mevkiinde Ali Doğan Firik adlı işbirlikçi düşman unsuru TKP/ML TİKKO gerillaları tarafından ölümle cezalandırılmıştır” deniliyor.

Osmanlıyı "ihya"etmek:AKP'nin törenleri (*)

“Yaprak ağaçtan sıkılmıştı. Sonbahar bahaneydi!”[1] Bir haberle başlayalım:

“İstanbul’un fethinin yıl dönümü kutlamaları Balat-Haliç’te 29 Mayıs Perşembe günü saat 21.00’de başlayacak ve yaklaşık 1 saat sürecek.

“Kral çıplak” diye haykıran Yeni Kapılılar'a borçluyuz,,,(1)

İnsanlar vardır; Gelip geçerler hayatlarımızdan... Kimi depremlerle gider, Kimi fırtınalarla...

Ben kalanlardan yanayım... Gitmeyenlerin sadakatini ve sabrını severim, Sarılıp bırakmayanların sıcaklığını...”[2]

Şu an konuşmak kolay değil; sözcükler, duygu ve düşüncelerimin imdadına yetişmeli; yoksa vay hâlime!

Söze nasıl başlamalıyım?

En iyisi, içimden geldiği gibi, protokole ya da alışılmışlara aldırmadan salondaki kalabalığa değil; sizlerle seslenmek istiyorum Yeni Kapılılar, isteyenler de kulak kesilip dinlesin bizi…

* * * * *

Dersim’e “Yabancı Yazar”; Ali Çatakçın ve Dersim Gerçeği :Umut Munzur

10 Temmuz Cuma günü Newedersim internet sitesinde Ali Çatakçın imzalı “Dersim Festivali Yaklaşırken” başlıklı bir yazı yayınlandı. Ali Çatakçın yurtsever hareket saflarında yer alan bir “yazar”, Newededersim ise yurtsever harekete yakınlığıyla bilinen Dersim’e dair haber ve makalelerin yer aldığı bir internet sitesidir. Açıkçası “Dersim”, “Festival”, “Kürt Özgürlük Hareketi” gibi birçok konuyu içerisinde barındırdığı için yazı ilgimizi çekti.

‘Kutsiye Bozoklar-Kelepçeye İnat Hayat'

Senin ezgilerinle yürüyecek bugün satırlarım, upuzaklarda; onca acı habere rağmen, aldığımız inanılmaz güzel haberlerle de. Upuzaklarda, hala senin ezgilerinin “eskimeyen” tınılarıyla; “Hayatı Ellerinden Tutmak” kitabın, bir yaşam sözlüğü gibi hep başucumuzda!

Politika gazetesinde  Füsun Erdoğan’ın “Müslüm Elma’ya Açık Mektup”u var bugün. Onca kötü haberin içerisinde; Almanya’daki izolasyon hücrelerine, böyle atılan çiçekler nasıl sevindiriyor insanı. Tıpkı bunu okuyan, umarız okuması mümkün olan bir tutsağın sevinci gibi!

Günün 23,5 Saati Hücrede, Tek Başına :Füsun Erdoğan

Önceki gün bir arkadaşımla telefon görüşmesi yaptım. Sesi kaygılı ve üzgündü. Nasıl üzgün olmasın ki…

Aileden biri gözaltına alındığında ve tutuklandığında aile bireylerinin tümü gözaltını da, tutsaklığı da çok daha ağır yaşarlar. Çaresizlik içinde çırpınıp durmanın nasıl bir şey olduğunu en iyi yaşayanlar bilir…

Türkiye’den Avrupa’ya bakanlar için Avrupa demokrasisi de, Avrupa’da yaşam da erişilmez görünür. Hani derler ya içi beni, dışı başkalarını yakar diye… Avrupa demokrasisi de aynen öyle!

Sayfalar