Salı Eylül 15, 2026

EYLEM BIRLIKLERININ GÜNÜMÜZDEKI ÖNEMI VE DÜŞÜLMEMESI GEREKEN HATALAR ÜZERINE

Caption: 
Metin Atak

 

Avrupa coğrafyasında ki gelişmeler dışımızdaki güçlerle daha yakın olmamızı zorunlu kılıyor. Eylem birlikleri günümüz açısından oldukça önemli. 2008 yılında ABD’de başlayan ekonomik kriz dünyayı dolaşmaya devam ediyor.  Kriz bölgesel olmaktan çıkararak dünya emperyalist sistemini sarmış bulunuyor. Emperyalist sistem krizi atlatabilmiş değildir. Son kriz sadece ekonomik bir kriz olarak görülemez. Bu kriz Yunanistan ve İspanya’da olduğu gibi bir yönetememe kriziyle iç içe geçerek yapısal bir krize dönüşmüş durumdadır. Gelinen aşamada krizden en çok etkilenen bölgelerin başında Avrupa Birliği gelmektedir. Yunanistan, İspanya, iflasın eşiğine gelirken, İtalya, Fransa ve Almanya’nın ciddi bir ekonomik durgunluk dönemine girdiği görülmektedir.

 

Avrupa Birliği İstatistik Kurumu, Ağustos ayında yayınlamış olduğu rapor temel alındığında Avrupa Birliği ülkelerinin ekonomilerinin gözle görülür bir şekilde küçüldüğü görülmektedir. 27 üyeli Avrupa Birliği‘n de genel ekonomik küçülme % 0,4 oranındadır. Avrupa Birliği‘nin motor gücü olan Almanya, Fransa ve İngiltere’deki ekonomik durgunluk ciddi olarak sistemi korkutmaktadır. Avrupa Birliği‘nin ikinci derecedeki ülkeleri olarak kabul edilen Yunanistan’da küçülme % 6,2, Portekiz’de ise % 3,3 olmuştur.

 

Krizle birlikte bunun toplumsal yansıması olarak işsizlik ve yoksulluk giderek artmaktadır. Krizin ortaya çıkışından bu yana Avrupa Birliği genelinde işsizlik % 7’den % 10,4’e yükselmiş bulunuyor. Bu toplumsal bir yıkımın ön habercisi olarak toplumu sarmalamaya devam etmektedir. Tekeller, krizi bir ‘’fırsata’’ dönüştürmek için işten atmaları hızlandırmış, toplu sözleşmelerde krizi bir koz olarak kullanarak sıfır oranında anlaşmalarla ücretleri dondurmuş bulunuyorlar. Sağlık giderleri gerilere çekilmekte, emeklilik yaşı sürekli yükseltilmekte, taşeron firmalar her yerde mantar gibi çoğalmakta, eğitim giderlerinde sürekli kısıtlamaya gidilmektedir.  

 

Krizin yarattığı yıkıcı etkiler karşısında kitleler itiraz ediyorlar. Faturanın kendilerine çıkartılmasına karşı, genel grev, direniş ve sokak eylemlerinde sistemle çatışıyorlar. Yunanistan bu direniş odağının ana merkezlerinden biri durumundadır. İspanya, Belçika ve Portekiz’den sonra, 29 Eylül’de binlerce işçi Almanya’da sokaklardaydı. 78 milyarlık bütçe açığını kapatmak için daha fazla kemer sıkmak isteyen Portekiz hükümetine karşı yüz binlerce işçi direniş yaptı. Fransa’da François Hollande’nın yeni kemer sıkma politikasına karşı binlerce emekçi sokakları doldurarak seslerini yükseltti. İtalya ise başta demiryolu ve taşımacılık sektörü olmak üzere işçi sınıfının görkemli direnişlerine ve büyük çaplı kitle gösterilerine sahne oldu.

 

Irkçılık, krizle birlikte Avrupa’da önemli ölçüde gelişerek oy oranında büyük bir artış yarattı. Göçmenlerin ciddi bir hedef haline geldiği Avrupa’da ırkçı saldırılarda da büyük artışlar söz konusu

 

Türkiye’de soygun ve köleleştirmenin, talan ve yağmanın faşist devletin bütün araç ve kurumlarıyla amansızca yaşama geçirildiği bir süreç yaşanmaktadır. Kürt ulusuna yönelik imha ve inkârın akıl almaz bir zorbalıkla sürdürüldüğü ve bunun “demokratikleşme” gibi sahte, aldatıcı ve demagojik ambalajla sarıp sarmalandığı bir saldırı furyası döneminden geçiyoruz. Kürt ulusu ve ulusal hareket güçlerinin faşizmin asker ve sivil güçlerince çepeçevre kuşatıldığı, Kürt kimliğinin eritilip yok edilmeye çalışıldığı süreçte; Kürt-Türk boğazlaşması eşikteki tehlike, toplum da şiddetli bir kutuplaşma üzerinden ateşlenmeye hazır patlayıcılar yığını haline gelmiştir. Sınıfsal zeminde süren mücadeleye karşı faşizmin saldırılarının eklendiği, cezaevleri sorunun yakıcı bir şekilde devam ettiği, ABD emperyalizminin Suriye’deki gerici Esad rejimine karşı hesapları çerçevesinde Türk devletine verdiği rolün çapı ve genişliği her geçen gün daha da belirginleş bir süreçte Avrupa yapacağımız eylem birliklerinin önemi tartışmasız bir yerde durmaktadır.

 

Eylem birlikleri sorunu Türkiyeli devrimci ve demokratik güçleri açısından sık sık gündeme gelmekle birlikte, istikrarı bir çizgide yürümediği de bir gerçektir. Eylem birliklerinde herkesin kendisini dayattığı bir anlayış yıkılmadığı müddetçe sorunlu yürüyeceği açıktır.

Eylem birlikleri tek düze değildir. Ani bir gelişme için bir araya gelme dahi bir eylem birliğidir. Keza, bazı kazamınlar için yapılan eylem birlikleri olabileceği gibi, uzun vadeli eylem birliklerinde olabilir.

Uzun vadeli eylem birliği daha çok kurumların ‘’kalıcı’’ bir anlayış temelinde oluşturdukları birlikteliklerdir. Örneğin DEKÖP olarak oluşturulan eylem biriliği böyle bir anlayışla ele alınmış, ancak istikrarlı bir hat tutturamadığı için süreç içinde zayıflayarak işvesizleşmiştir.

 

Uzun vadeli eylem birliklerinde en büyük zaaf katılımcı yapıların birlikteliği uzun süre götürememesidir. Bu tür eylem birliklerinde sorunların ele alınışında her yapı eylem birliğinin ruhuna uygun davranmadığı için, sorunu tali görmekte, kendi ‘işi’ daha öne çıkarmakta ve buda eylem birliği kararlarının hayata geçirilmesini zayıflatmaktadır. Diğer bir eksiklikte, devamlı bir pratik olacağı yaklaşımıdır. Bir açıklamanın, bir basın toplantısının bile bir anlamı olduğu hesaba katılmadan, süreç içinde ‘zaten bir şey yapmıyoruz, niye bu eylem birliği sürsün ki,’ denilerek ya dağıtılması önerilmekte, ya da tek tek kopmalar yaşanarak, kendiliğinden sönüp gitmektedir.

 

Uzun vadeli eylem birliklerinde isimlendirme bazen önemli bir engel olarak karşımıza çıkmaktadır. Halkın Birleşik Cephesi ile eylem birliklerini birbirinden ayırmakta kesin bir çizgide durmalıyız. Halkın Birleşik Cephesi halk sınıflarının ittifak meselesidir. Ve günümüz açısından da gündemde değildir. Ancak eylem birlikleri ise, somut siyasal kazanımlar ve teşhirler için bir araya geldiğimiz bir taktik politikadır.

 

Bu anlamda eylem birlikleri tam ve gerçek anlamada şu demektir; eylem = pratik demektir. Birlik ise = güçlerin bir yara getirilmesi demektir.  Sonuç olarak eylem birlikleri çıkarları aynı noktada birleşenlerin bir araya gelerek belirledikleri hedefe ulaşmaları pratiğidir.

 

Eylem birlikleri müthiş bir zenginlik sunmaktadır. Türkiye’de HES’lere karşı yürütülen kampanya, ‘’Munzur’uma Dokunma’’ kampanyası, dahi bir eylem birliğidir. Çıkarları aynı olan çevreler, gruplar, hatta bireyler bu oluşumların içinde yer alarak HES’lerin yapımını durdurma, Munzur vadisine baraj yapılmasını engellemek için bir araya gelerek bir kampanya yürütmektedirler.

 

Aynı şekilde, çeşitli kurumların bir araya gelerek bir isim adı altında bir oluşum yaratarak bir program etrafında birleşmeleri de bir eylem birliğidir. Örneğin ATİK’in de bir süre önceye kadar içinde yer aldığı İLPS de bir eylem birliğiydi. DEKÖP bir eylem birliğiydi. Çeşitli kurumlarla cezaevlerindeki direnişlere karşı bir araya gelerek destek sunmak bir eylem birliğiydi. Burada temel ayrım, birinin kısa vadeli olması, diğerinin uzun vadeli olmasıdır. Bir başka ince ayrım noktası da şudur ki, uzun vadeli olan eylem birliklerine ‘’oluşum’’ ‘’İttifak’’ ‘’Güç Birliği’’vb isimlerle anılırken, kısa süre için bir araya gelinen eylem birliklerine ise hiç bir isim verilemeden, bizi bir araya getiren ne ise onun etrafında birleşerek eylemi yaptıktan sonra dağılmaktır. Gerek kısa vadeli, gerekse uzun vadeli olmak üzere eylem birliklerine katılım sorunu bizim açımızdan sadece Türkiye’yle de sınırlı değildir. Uluslar arası alanda da bu tür eylem birliklerine katıldığımız, kampanyalar yürüttüğümüz onlarca patriğimizle somut bir gerçektir.

 

Bu anlamda;

Eylem birliği halk güçleri arasında yapılan bir birlikteliktir. Eylem birliklerine katılım düzeyi katılımcıların bir birlerini halk saflarında görmeleri ve tanımaları gerekmektedir. Eylem birliklerinde demokrasi esastır. Katılımcıların eşit bir şekilde söz ve karar sahibi olması eylem birliklerinin temel ruhudur.

 

Eylemde birlik, ajitasyon ve propaganda serbestlik eylem birliğinin bir diğer vazgeçilmezidir. Bunu biraz daha soyutlayacak olursak şunu anlamamız gerekmektedir; her şeyden önce eylem birliğinin oluşturduğu platforma sadık kalmak, bu platformda belirlenen ve verilmek istenen mesajların yığınlara ulaşıp, mal olmasını sağlamak ve kitlelerin bu hedefler için harekete geçirmek. Bu eylemin birlik yönünü oluşturur.

 

Eylemin serbestlik yönünü ise, eylemin hazırlanması çalışmalarında yürütülecek ajitasyon, propaganda, siyasetler arası ideolojik mücadele her siyasetin kendi çizgisini kitlelere kavratmaya yönelik çalışmasıoluşturur.    

 

Ayrıca şunlarda bizim açımızdan dikkat edilmesi gereken hususlardır. Biz eylem birliğinin yarışma haline dönüştürülmesi taraftarı değiliz. Bu bakımdan eylemin serbestlik yönünden çizgi, slogan vb yarıştırma şeklinde bir sonuca varılmasın da kesinlikle karşıyız.

 

Ajitasyon ve propaganda da serbestlik ilkesi, her türlü ajitasyon ve propagandanın yapılması, bunun sınırsız olarak uygulanabilmesi anlamına gelmez. Bütün siyasetler bu ilkenin kabulü temelinde hareket etmeli ama somut durumda eylem birliğinin oluşmasına sebep olan meselelerde birlik yönüne ağırlık vermeli; ajitasyon propaganda yapıyorum gerekçesiyle eylemin muhtevasını karartacak, saptıracak tarzda davranış ve anlayışlara karşı olmalıdır. Yapılan eylem birliği belli siyasetlerin sınırlı sayıdaki unsurunu değil kitleleri kucaklamaya yönelmelidir. Açıktır ki, serbestlik ilkesinden pratikte herkes istediğini yapar sonucunun çıkararak kitleleri kucaklamaya yönelemez.  

 

Eylem birliklerinde bizim açımızdan olmazsa olmazlardan biri de ilkelerimizden taviz vermemektir. Eylem birliklerinde esnek olmak gerekir. Bu olmazsa eylem birliklerini uzun vadeli olarak sürdürmek olanaksızdır. Esnek olmak ile ilkelerde tavizsiz olmak iki ayrı şeydir. Bir iki örnekle bunu soyutlayalım. Örneğin, Faşizm gerçeğini kabul etmeyen bir kurumla, faşizme karşı bir kampa örgütlemek nasıl mümkün değilse,  faşizmi kabul eden bir yapıyla bir araya geldiğimizde, yapılacak kampanya konusunda esnek davranmakta bir o kadar önemlidir.

Ya da bugün, Türkiye’de Kürt ulusal sorunun çözümü konusunda çeşitli öneriler yapılmakta, çözümler önerilmektedir. Örneğin ‘’Kürt sorunun barışçıl’’ şekilde çözülmesi düşüncesi oldukça yaygındır. Böyle bir yaklaşım ve bunun üzerinden yükselecek bir eylem birliği bizim içinde yer alacağımız bir eylem birliği olamaz. Burada ki yaklaşım tamamen ilkesel bir sorundur. Bir kere ulusal sorunun çözümünden anlaşılması gereken, ezilen ulusun kendisini ezen ulus devletten ayrılarak kendi ulus devletini kurma hakkıdır. Biz bundan vazgeçer, Kürt ulusal sorunun ‘’barışçıl’’ bir şekilde çözümünü Türk devletinden beklersek, burada ilkesel bir hataya düşeriz. Biliyoruz ki, Türk devleti Kürt ulusal sorunda taraftır ve Kürtlerin ayrılıp kendi devletlerini kurmalarına hiçbir zaman razı olmayacaktır. Ancak, bizler Kürtlerin bazı demokratik hakları kazanmaları için yürüttükleri mücadeleyi destekleriz. Örneğin; anadilde savunma, anadilde eğitim, Kürtlerin anayasada ayrı bir ulus olarak kabul edilmesi, örgütlenme önündeki engellerin kaldırılması için verilecek mücadelenin içinde yer alırız. Bu konuda yapılacak olan eylem birliklerine imza atarız. Ancak, tersi olarak, Kürt ulusal sorunun ‘’barışçıl’’ çözümü konusunda bir eylem birliği, ulusal sorunda ilkesiz bir tavra düşmek olur ki, bizim için bunu onaylamak mümkün değildir. Böyle bir eylem birliğinde çoğunluk Kürt ulusal sorunu ‘’barışçıl bir şekilde çözülsün’’ dese de bizim böyle bir oluşuma imza atmamız söz konusu olmaz. Fakat demokratik bazı hakların elde edilmesini temel alan bir eylem birliği içinde yer almak ve bu konuda esnek davranmak mümkündür.

Avrupa’da eylem birliği dendiğinde sadece biz Türkiyeliler birbirimizin aklına geliyoruz. Avrupa’daki kriz ve krizin doğurduğu sonuçlar üzerinden bir eylem birliği örgütlendiğinde Avrupa’daki diğer anti-faşist, anti- emperyalist kurum ve kuruluşlarında içinde yer aldığı eylem birliklerine de önem vermeliyiz.

118009

Şehrin Işıkları

Şehrin gri havasından akşamın karanlığına yürüyorken, herkes, bir telaşla kaçan trenin arkasından koşar gibi, tempoyla, koşturuyor. Şehir o kadar hızlı akıyor ki; insanlar zamanın ve süreçlerinde aynı hızda aktığını zannediyor. Elleriyle dokundukları, gördükleri ve duydukları her şey bir sonraki gün biçim değiştiriyor, aldıkları kokular değişiyor. Gazeteler bir gün önce yazdıklarını ertesi gün hatırlatamıyorlar bile.

Kimliksizlik kimlik olmuş! Tahir Canan

Star Gazetesi İnternete yönelik baskıları savunmak için basın ahlak kurallarını hiçe sayarak basın yasasını hiç görmeyerek dilde kemik yok misali İnternet sansürüne karşı çıkanları porno savunmakla suçlamış. Kendi ilkesizliğini de ilke olarak lansa etmiş. Deyim yerinde ise ilkesizlik ilke olmuş, kimliksizlik de kimlik yerine geçmiş. Yalan dolanla hükümeti” yalama “ yalakalığı erdeme dönüşmüş! Halkı kandırmayı da meslek etmişler. Bunun adına da Gazetecilik denmiş! Gazeteciliğin kamusal görevini hükumetin, devletin ululuğu altına gömmeyi” meslek ilkesi”  kabul etmişler.

Yüce bir ölüm!/Agop Ekmekciyan

 24 Ocak 1988 yılında İstanbul Emniyet Müdürlüğü I.Şube polisleri tarafından boş bir arsada kurşuna dizilerek öldürüldüğü vakit Manuel Demir henüz 25 yaşındaydı.  Genç yaşında ,inandığı dava uğruna düşüncelerinden taviz vermeyen,onurlu duruşu ile cellatları çılgına çeviren Manuel Demir hunharca öldürüldü.  Faşizmin azgınca terör estirdiği yıllarda tüm hak ve özgürlüklerin rafa kaldırıldığı,yurtsever,devrimci,komünistlerin  hapishanelere atıldığı 12 Eylül faşizminin kol gezdiği şartlarda devrimci mücadeleye ara vermeden,,çekinmeden devam etti.

Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu (vd’leri) için 11 not/ Temel Demirer

normal tarihsel koşuldur.”[1]

i) Gezi/ Kızılay/ Gündoğdu (vd’leri) güzergâhı, “devrimin güncelliği” fikrine veda etmeyenler için şaşırtıcı olmadığı gibi, “beklenilmeyen” de değildi…

Bu bağlamda Kaan Arslanoğlu’nun, “Bu memleket adam olmaz”, “insanların üzerinde ölü toprağı var”, “insan doğuştan/genetik olarak itaatkârdır,”[2] türünden zırvalarını yerle yeksan eden Haziran Başkaldırısı, tarihsel bir yanıt oldu.

Akademisyen sorumlulugu /Sibel Özbudun

“En büyük bilgelik kendine egemen olabilmektir.”[2]

1. Entelektüel üretimin akademiye ve belli şablonlara sığdırılmaya çalışıldığı günümüzde, sizce akademi dışında entelektüel bir üretim zeminin oluşturulma imkânları nelerdir? Bu bağlamda Özgür Üniversite deneyimini nasıl değerlendirirsiniz?

Benzeşen Toplumları Talilde Unutulanlar / Ergün Aslan

Teori  proletarya köylünün yaşamsal mücadelesinin devrimcide akademik olarak  dile gelişidir.

Konuya girmeden önce, 

Kapitalizmin.., işverenin..  karşısında proletarya köylü olmanın nasıl bir şey demek olduğunu unuttuysan ...

Bu tuzsuz baharatsız sosyo - ekonomik yapı neymiş ya.

Her şeye deva.

Ülkenin sosyo-ekonomik yapısını, inşasını mı talil edecen; Katma  işin içine sömürgeciliği...,  sosyo - ekonomik yapının sınıflar  yüzerinde yol açtığı karekterliği.... tamam.

Umreye Giden Düşkünler/ Erdal Yıldırım

Gündemde AKP iktidarı Kültür Bakanlığınca organize edilen 100 Alevi kökenli ‘dede’nin önce Necef’e, Kerbelâ’ya ve sonra da umreye götürülmesi olayı var. Ve (ben de dahil) bir çok yazar çizer, kanaat önderi, kurum yöneticisi günlerdir bu konuda, konuşuyor, yazıp çiziyor ve ülkenin başkaca bunca önemli yaşamsal sorunuları varken, bu konu gündemde önemli bir yer tutuyor.

On yıl mı beş yıl mı bu ne demektir?

AKP’nin başı Başbakan mahpusların uzun yargılama süresini kısaltacağını açıkladı! Herhalde bravo dememizi bekliyorlar. Ne diyelim ülkemizin kara mizahı böyle oluşmakta.  Ülkeyi  öyle ki yazboz tahtasına çevirdiler ki. Bu zevatlar ne yaptıklarını biliyorlar mı? Yoksa, bizlerle dalga mı geçiyorlar? Sanki on yıldır bu iktidarda olan, bu yasal düzenlemeleri yapan kendileri değilmiş de başka biri imiş gibi ortalığa çıkıp ne iyi düzenleme yapacaklarını ballandıra ballandıra anlatıp duruyorlar.

Lenin ile Stalin arasinda ulusal sorun konusunda"çeliski var"miydi

 

Abdullah Öcalan,Hatip Dicle ve “Kapitalist Modernite”’

Time dergisinin her yıl açıkladığı “Dünyanın En Etkili 100 Kişisi” listesinin 2013 versiyonunda Ortadoğu’dan sadece iki liderin adı vardı: Abdullah Öcalan ve Fethullah Gülen.Liderliğini esaret koşullarında sürdürmesiyse Abdullah Öcalan’ın çok özel durumuna işaret ediyor.Tam anlamıyla bıçak sırtında yapılan bir politika üretiminden bahsediyoruz.Bu politika üretimine ilişkin tartışmalar Öcalan’ın bir komployla 15 Şubat 1999’da TC’ye tesliminden ve takip eden sorgu aşamasındakı performansından itibaren hiç durmadı.Öcalan’ın özeleştiri vererek önünü kesmediği bu tartışmalar başta PKK dü

Mültecilik ve düşünce üretimi

Türkiye Devrimci Hareketi (TDH) içinde eskiden beri “mülteciliğe” bir kızgınlık ve yabancılaşma vardır. Özellikle “mülteci” devrimcilere iyi gözle bakılmaz. Bunun TDH’ne, “kötü” olarak yansıması TKP’nin mülteciliğinden kaynaklanıyor. TKP önderleri,,, ülkedeki baskı koşularından dolayı uzun bir süre yurtdışında (o zamanki adıyla Sovyet bloku ülkelerinde) yaşamak zorunda kalmaları, 1970’lerden sonraki devrimci kuşak içinde, “lanetlenen” bir durum oldu.

Sayfalar