Ercan Binay’dan mektup var Abdullah KALAY’a özgürlük!
“Zulümle abad olunmaz.”[2]
[Bu mektup bana Bafra T Tipi Cezaevi’nde yatmakta olan Ercan Binay’dan geldi. “Demokratikleşme Paketi” üzerine, insanın içine boğuntu veren “eh, buna da şükür!”, “yetmez ama evet”, “AKP sessiz devrim yapıyor”, “Şu da olsaydı fena olmazdı” tartışmalarının patırtısında unutulup giden acil ve insanın yüreğini üşüten bir gerçeği hatırlatıyor bize: Cezaevlerindeki -bir kısmı ölümcül- hasta tutsaklar gerçeğini. Ne olur okuyun bu satırları. Kendisi de cezaevinde olmasına karşın kendi derdini unutmuş, hasta yoldaşının canını kurtarmak için çırpınan bu genç adama kulak verin. Sonra da anaakım medyanın uyumlaştırıcı, rıza-sağlayıcı, budalalaştırıcı etkisine teslim olduğunuz, onları, 154’ü ağır durumdaki, yüzlerce hasta tutuklu ve mahkûmu belleğinizin gerilerine kovaladığınız için utanın kendinizden… Utanmaktan korkmayın; bu utancın adı, vicdan’dır. Bizi insanîleştiren, odur! - Sibel Özbudun, 4 Ekim 2013 15:38:06, Ankara.]
Kelimeler bazen nereden geldiğini bilmediğimiz bir bulutun üzerimize düşürdüğü yağmur damlaları gibidir, gelip yüreğimize düşerler. Bir ömrü “ıslanmaktan” “korkarak”, kendi yüreğimizin kabuğunda tüketemeyiz. Bu “korkaklık” yüreği çöle dönüştürür, yürek çölleşmemeli…
Bugün hapishanelerde yüzlerce hasta tutsağın olduğunu ve her an ölebileceklerini, çoğumuz biliyoruz. Ölmek! Ne kadar soğuk, değil mi? En az ölüm kadar soğuktur bu gerçekliği bilip de duyarsız kalan yürekler. Ölüme terk edilmiş tutsaklar için ise, durumun ne kadar ağır olduğunu kavrayabiliyor muyuz? Bu tutsakların duygu ve düşüncelerini ifade etmekte kifayetsiz kalır kelimeler.
Hasta tutsaklara karşı duyarsız kalmak, insanî değerlerimizin yitimiyle sonuçlanır. Lakin yaşam zerre boşluk tanımıyor. Yiten insan değerlerimizin yerini olumsuzluğun dolduracağını tahmin etmek zor değil. Şu an farkında olmayabiliriz ama, yaşam yitirdiğimizi mutlaka karşımıza çıkarıp yüzleştirecektir. Bu yüzleşmede yitirdiğimiz değerlerin bedelini ağır ödeyeceğiz. Yaşanan bütün olumsuzluklarda insanî değerlerini yitirenler pay sahibidir. Yaşam hak ettiğimiz payı mutlaka bize sunacaktır. Bunca söz ve daha fazlası özelde bir yürek, genelde ise insanî değerlerin yeşil kalması ve insanların hapisten tabutla çıkmaması içindir.
Bugün hapishanelerdeki ölümcül hasta tutsaklardan biri de Abdullah KALAY’dır. Kocaeli 2 No.lu F Tipi hapishanede olan Kalay, kalp krizi geçirir, geç müdahale edildiği için kalbinin yani yüreğinin yüzde altmış beşini kaybetmiştir. Geç müdahaleye dair, size onlarca yaşanmışlık anlatabilirim. Zamanında müdahale etmeyerek, bilinçli, planlı, programlı, sinsice, tutsakları sakat bırakmayı, öldürmeyi amaçlıyor devlet.
Kalay, Wernike-Korsakoff hastasıdır, reflü, alerjik astım, nefes darlığı, mide ve bağırsak sorunlarına ek olarak, duyma yetisi yüzde yirmi yediye düşmüştür. Tüm bunların yanında, yüreğinin kalan yüzde otuz beşi ile hapishanede ölüme terk edilmiştir, hapishane koşullarında tedavi edilmesi mümkün değil. Sapasağlam bir yüreğin yarısından çoğunu alan devletin tedavi edeceğini düşünmek - beklemek ölüm getirir. Bu gerçekliği defalarca gördük. Hapishanelerden insanların tabutla çıkarıldığını, yarım çıkarıldığını, kefeniyle çıkarıldığını hepimiz biliyoruz.
Abdullah KALAY’ın 5275 sayılı cezanın ertelenmesi ya da infazın durdurulmasını düzenleyen yasadan yararlanıp dışarıda tedavi olabilmesi için, Adli Tıp Kurumu’nun (ATK) rapor vermesi gerekiyor. Kalay bu raporu alabilmek için iki defa ATK’na başvurur. Birinci başvurusu üzerine ATK 3. İhtisas Kurulu’na götürülür. Gösterişli ismi aldatmasın sizi, adı var, kendisi yok. Sözde Kurum-Kurul olan bu yerde, Kalay’ı ayak üstü bir doktor stetoskopla “muayene” eder bir dakika içinde. Hapishaneye geri götürülür, çektiği yol eziyeti yanında “kâr” kalır. Peşinden hapishanede kalabilir raporu gönderilir Kalay’a.
İkinci başvurusunu ise, hükümetin yere-göğe sığdırmadığı 3. yargı paketi üzerine yapar. Kalay yine aynı “muayene”den geçirilir ve “Kalbinin çalıştığı, hapishanede kalmasının bir sakıncası bulunmadığına” dair rapor verilerek ikinci kez tahliye talebi reddedilmiştir. Söz konusu raporun tercümesi, iki kelimedir: “Git, öl!” Bu bilimsel rapora ne desek az. Bu bilimsel raporlar sayesinde onlarca aile çocuklarını ya tabutla ya da yarı ölü aldı hapisten. Bu bilimsel rapora göre kalbin atıyorsa, hapiste kalabilirsin. Bu bilimsel rapora göre bitkisel hayatta olan biri de hapiste kalabilir; öyle ya, bitkisel hayatta olanın da kalbi atıyordur. Bu bilimsel rapor Kalay’a hapiste kalabilir diyor ama, onunla benzer durumda olanlara (örneğin Ergun Saygun) “hapiste kalamaz” raporu veriliyor. Sormak lazım, yüzde otuzbeşi kalmış bir yürek, her an gelme rizki olan ikinci krizi atlatabilir mi? Mevcut onca hastalığa kalan kalp ne kadar dayanabilir? Bu koşullarda tedavi olabilmesi mümkün değil, Kalay’ın kalbi ikinci krizi atlatamaz…
Sözümüz kendisine insanım diyenedir, sesimizi, insanlara duyurunuz. Abdullah Kalay’ın bakışı insanîyanımızı sorguluyor. Çırpınan yüzde otuz beşlik yüreği insanî değerlerimizin elimizde kalan parçasıdır. İnsan olmanın gereklerini yerine getirelim, insanî değerlerimize sahip çıkalım. Yarın çok geç olur, bugün harekete geçmeliyiz. Tedavi olabilmeleri için hasta tutsakları özgürleştirmeliyiz. Kalay’ı özgürleştirmeliyiz, ikinci kalp krizi her an gelebilir…
Çalışmalarınızda başarılar diliyorum.
Ercan Binay
T Tipi Kapalı Hapishane
Bafra/Samsun
N O T L A R
[1] Kaldıraç, No:148, Ekim 2013… Newroz, Yıl:7, No:242, 23 Ekim 2013…
[2] Arap Atasözü.
Sibel Özbudun
1956 yılında,İstanbul'da doğdu. Üsküdar Amerikan Kız Lisesi'nden mezun olduktan sonra, Fransa'ya giderek, üç yıl süresince Fransa'da dil ve Paris VII ve Paris X Üniversitelerinde sosyoloji öğrenimi gördü. Türkiye'ye döndükten sonra,İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Antropoloji Bölümü'ne girdi. Mezun oldu. Uzun süre yayıncılık (Havass ve Süreç Yayınları) ve çevirmenlik yapan Özbudun;
1993 yılında, Hacettepe Üniversitesi Antropoloji Bölümü'nde yüksek lisans eğitimi görmeye başladı. 1995 yılında,aynı bölümde araştırma görevlisi oldu. Doktorasınıda aynı üniversitede verdi. İngilizce, Fransızca ve İspanyolca bilen Özbudun'un çok sayıda çevirive telif eseri bulunmaktadır.
Son Haberler
Sayfalar
Herkes işini yapmalıdır
Yıllar önce önder karolarımızdan Sefagül Kesgin yoldaş çok önemli bir noktaya vurgu yaparak biz yoldaşlarını uyarmış, herkesin öncelikle kendi görevlerine yoğunlaşması gerektiğinin vurgusunu yapmıştı.
“Herkes işini yapsın” demişti. Örgüt bir bilimdir. Bu bilimde en önemli ilkelerden biri “herkese uygun bir iş vermek”tir. Her militan da kendisine verilen işi amacına uygun bir biçimde sonuç alıcı şekilde yapmasıdır.
Öncelikle kendi işi üzerinde yoğunlaşıp işi daha iyi bir şekilde nasıl yaparım kaygı ve sorumluluğunu taşımalıdır.
Faşizmi Yıkıp Özgürlüğü Kazandığımızda Keyif Çayını İçeceğiz!
Fransa’da 16 Ekim Cuma günü öğretmen Samuel Paty, basın ve düşünce özgürlüğü konusunu işlemek için öğrencilerine Muhammed peygamber karikatürünü gösterdiği gerekçesiyle okulun önünde Çeçen cihatçı biri tarafından başı kesilerek öldürüldü.
Bu olay Fransa’da yaşayan Müslümanlara zarar verdi. Bununla da kalmayarak Fransa’da göçmen karşıtlığını da tırmandırdı. Fransa İçişleri Bakanı bu olayla yakından, uzaktan ilişkisi olan Müslüman derneklerin kapatılacağını, nefret suçu işledikleri nedeniyle de bazı camilerin kapısına kilit vurulacağını duyurdu.
Burjuva İdeolojisinin İflası
Emperyalist burjuvazi derinleşen ekonomik ve siyasi krizine çözüm arıyor. Çözümü, her zaman olduğu gibi yine işçi sınıfı ve emekçilerin daha fazla sömürülmesi, artı-değerin kat kat artırılmasında, doğanın onurulmaz tahribatında görüyor.
Մենքկ՛հաղթենք! Biz Kazanacağız!(1)
’70’li yıllarda Filistin halkının mücadelesi “zafere kadar devrim”di. Birkaç sene önce Kürt halkının Kobane Direnişi’nde yükselttiği şiar“Kobane düşmedi,düşmeyecek”ti.
Dayanışma Yaşatır, Gerçekler Özgürleştirir!
Dayanışma,“sosyal mesafe” adı altında birbirinden yalıtılmak, birbirine yabancılaştırılmak istenen ezilenler için tüm bunlara karşı geliştirdiği bir panzehir işlevi gördü.
Dayanışmanın, ezilenlerin inceliği ve gücü olduğu pandeminin tavan yaptığı süreçlerde günlük yaşamda bir kez daha ispatlandı. Salgın karşısında hiçbir önlem almayan devlete inat ezilenler, kendi öz örgütlenmelerini, tabandan gelişen inisiyatiflerini inşa etti.
Ezen-ezilen cins çelişmesi”nin özgün ifadesi olan ataerkilizme karşı mücadele sorunu
Erkeğin kadına uyguladığı her türden şiddete karşı durmak öncelikle insani bir görev ve sorumluluktur!
Ataerkilizme karşı sistematik bir mücadele sefer birliği ilan etmek şarttır ve bu, günün acil ihtiyacıdır.
Bu görev ve sorumluluk en başta kendisini komünist/sosyalist ve devrimci-demokrat addeden politik kurumlarındır. Ve aslında bu görev ve sorumluluk kadınıyla erkeğiyle insanım diyen herkesindir. Ve elbette ki erkeğindir de.
Denge Azadî | İçte ve Dışta Kürt’e saldırı!
"Devrimci güçlerin faşizme karşı ortak mücadeleyi örgütlemekten başka seçeneği yoktur. Gün faşizme karşı mücadele günüdür"
AKP faşist iktidarının ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne dahil olması Ortadoğu’da çatışmalı süreçlerin içerisine girmesini birlikte getirdi.
2011’de Suriye’de başlayan iç çatışmalara taraf olan ve bu çatışmaya/savaşa bilfiil katılan AKP faşist iktidarı,RojavaDevrimi’ne saldırdı. Kürtlerin Rojava’da kurdukları/oluşturdukları demokratik özerk yönetimi boğmak için IŞİD denilen cihatçı çeteleri de destekledi.
Dağlık Karabağ Sorunu Nedir?
Tarihi, ekonomik, kültürel, sosyal dokusu ile yüzyıllardır Ermenilerin yaşadığı Dağlık Karabağ bölgesi, Ermenistan’la sınırı olmayan bu coğrafya; SSCB döneminde nüfusun büyük çoğunluğunu Ermeniler oluşturmasına rağmen yanlış bir kararla Azerbaycan’a bağlanmıştır.
SSCB Anayasası’na göre Sovyetler Birliği’nin idari düzeninde, Birlik üyesi cumhuriyetler, SSCB Anayasası’nda gösterilen durumlar dışında kendi topraklarında devlet iktidarını bağımsız olarak tesis ediyorlardı.
Ah o atalarımız! İsmail Cem Özkan
Irkçılar kendi çıkarlarına uygun tarih uydururlar, çünkü ırkçı olmak her şeyin üstünde olmak ve saf olmayı getirir... O yüzden bir ırkçı ile eğer sohbet ederseniz, onlar ideal bir geçmiş ve işlerine geldiği gibi tarihi uydurduklarını görürsünüz...
Sil Baştan
Ne zamandan beri sosyalizmle komünizm ayrı gayrı oldu bilmem.
Tek bildiğim; örgütlülük, örgütsüzlük... devletlilik, devletsizlik sadece anarşistler arasında değil sosyalistler arasında da daima tartışılagelmiştir.
Belki de sosyalistler arasında bu tartışmaların gerçekleşmesinin nedeni de sadece sosyalizmle komünizm arasında bu ayrılığın gerçekleşmiş olmasının düşünülmesinden de değildir.
Ayrıca Marksın, komünizm hakkında yeteri kadar açıklama yapmadığının da düşünülmesindendir.
Bu şekilde niye düşünüldü onu da bilmem.
Vatan’ın F3’ünde Dört Gün
“O sözler ki kalbimizin üstünde
Dolu bir tabanca gibi
Ölüp ölesiye taşırız
O sözler ki bir kere çıkmıştır ağzımızdan
Uğrunda asılırız...”[1]