Cumartesi Eylül 12, 2026

Emperyalizm ve Gericilik

Tarihin komünistleri haklı çıkarması, sorunların onların düşünceleri doğrultusunda çözülmesini de peşinden getirmiyor. Ya da insanlar, daha özel bir vurguyla; tarihin temel özneleri olan halklar ve işçi sınıfı komünistlerin dediklerini benimsemedikleri için, kendi kaderlerini de kendileri ellerine alamıyorlar. Emperyalist burjuvazinin ve işbirlikçilerinin kendilerine biçtikleri kahredici bir yaşam sınırları içinde birbirlerini boğazlıyarak varlıklarını sürdürmeye çılışıyorlar. Boğazlanması gerekenleri değil, kucaklaşması gerekenler birbirlerinin gırtlaklarına sarılmış. Tam’da Frantz Fanon’un betimlediği sömürge insanına biçtikleri rolleri oynuyorlar. Beyaz adamın (emperyalist burjuvazi) böl-yönet politikasını benimseyerek, birleşecekleri yerde hücrelerine kadar alt kimliklere bölünmüşlerdir. Bunu, kitlelerin sahip olduğu kendi nesnel sınıf kimliği altında bütünleştirmek, örgütlemek ve burjuvazinin saltanatını yıkmaya yöneltmek de komünistlerin görevi olarak orta yerde duruyor.

Lenin; “emperyalizm kapitalizmin son aşamasıdır” demiştir. O, yine, “emperyalizm egemenliktir” demiştir. Doğru bir saptamada bulunmuştu. Yine hemen hemen bütün Marksistler, emperyalizmin yağma ve talan olduğunu, işgal ve sömürgecilik olduğunu sık sık vurgulamışlardır. 

Yine Lenin, emperyalizm, “dünyanın yeniden ve yeniden paylaşımıdır” ve “emperyalizm var olduğu sürece emperyalist savaş tehlikeside var olacaktır” demiştir. 

Bu saptamalar, son yüzyılın siyasal doğrularıdır. Bunları her gün yaşayarak görüyoruz. Emperyalist-kapitalist sistem varolduğu sürece, insanlığın bir bütün olarak acıları bitme yerine, acılar yoğunlaşarak artıyor. Üretkenliğin ve bilimin gelişmesi, insanların yaşam seviyelerinin yükselmesi yerine, bir avuç burjuvazinin işçi sınıfını ve emekçileri köleleştirmesine hizmet ediyor. 

Ortadoğu’daki gelişmeler emperyalist politikalardan ayrı ele alınamaz. Irak ve Suriye’nin parçalanması, yıllarca bir arada yaşayan halkların arasına düşmanlığın ekilmesi ve birbirine kırdırılma politikası emperyalist burjuvazinin egemenlik savaşının bir paraçası olarak ortaya çıkmıştır. Hatta emperyalistlerin en çok dalaştığı bölgelerin başında uzun yıllardır Ortadoğu gelmektedir. Enerji yataklarının bolluğu, bölge halkının refah ve barış içinde yaşması yerine, emperyalizmin ve gericiliğin kahredici gazabıyla yaşamaya zorlanıyorlar.

Özellikle emperyalist ABD ve AB ülkeleri, kapitalist sistemi sürdürmeleri ve yarı-sömürge halklarının değerlerini kendi ülkelerine taşımaları için, kan akıtılmasına ve halkların en geri yöntemlerle birbirine kırdırılması gerekiyordu. Tek başına emperyalist işgal ya da saldırganlık yetmiyor. Emperyalist burjuvazinin sınıfsal çıkarları için dini kullanarak halkların birbirini boğazlamasının ortamının oluşturulması gerekiyor. Gerisi geliyor. Çünkü emperyalist burjuvazinin diri tutuğu gericilik, zaten buna hazır bekliyor. “Din adına” savaşlar başlıyor. Böylece halklar kendi sınıfsal çıkarı yerine emperyalist burjuvazinin ve gericiliğin çıkarları için savaş arenalarına sokuluyor. 

ABD Irak’ı işgal ettiğinde, Irak’ın eskisi gibi olmayacağı ve toplumsal yapı taşlarının yerinden oynadığı ve bir daha eskisi gibi aynı yerlerine konamayacağı biliniyordu. Bunu işgalcilerde dahil olmak üzere herkes söylüyordu. Irak üçe ayrılacaktı. Şiiler, Sunniler ve Kürtler olarak. Baskılarla bir arada duran halklar, emperyalist işgalle birlikte, silahlarını birbirine çevirdi. Elbete burada da yerli gerici sınıfların ekonomik ve siyasal (sınıfsal) çıkarları doğrultusunda kitleler savaşa sokuldu.

Her şey emperyalistlerin istediği gibi olmayabiliyor. Bir taraftan, açıktan propagandası yapılan dinci ayrım politikası ve bir taraftan ise bastırılmış sınıf çelişmeleri açığa çıktıktan sonra onların nasıl bir şeye evrileceğe ve hangi bir çelişmeyi öne çıkaracağı belli olmaz. Savaşın başladığı yer belli olmasına karşın nerede duracağı ise önceden kestirilemez. Araya hesap edilemeyen veriler çıkabilir. Ancak, din görüntüsü ya da dinsel farklılıklar altında ortaya çıkan çatışmanın gerçek nedeni ekonomik ve siyasaldır. Saddam döneminde iktidarı elinde bulunduran sünni kesim, yeniden iktidarı ele geçirmek ya da sınıfsal ayrıcalıklarını bütünüyle yitirmemek için savaşıyor. Şiilerde aynı durumdadır. Ve bu her iki gerici kesimler, kitleleri kolayca da peşlerine takarak, sünni-şii ayrımı adı altında halkları birbirine boğazlatabiliyor.

ABD ve batılı emperyalistlerin Suriye’yi “dize” getirme ve kendi egemenlik alanları altına alma politikası sonucu, Irak’tan sonra Suriye’nin de savaş alanı haline getirilmesi, Irak’da iktidarı kaybeden Sünnilere güçlerini toplama ve bir devlet olarak ortaya çıkabilme koşulunu yarattı. Sünni kesimlerin gerici sınıfları, hem Irak’ta hem de Suriye’de kendilerine güçlü bir yandaş bulabildi. Uzun yıllar gerici propaganda ve baskı altında oluşan toplumsal doku İD gibi siyasal yapıların yeşermesine zemin hazırladı. Çünkü Suriye’de de Irakta’ki kadar olmasa da sünniler eziliyordu. Nüfusun çoğunluğunu oluşturmalarına karşın, iktidar nimletlerinden aleviler kadar yararlanamıyorlardı.

Aslında özü gerici egemen sınıfların sınıfsal çıkarlarına dayanan bu çatışma, sünni-şii çatışması olarak sahneye sürüldü. Çünkü kitleleri en kolay bir şekilde etkilemenin ve kendi tarafına çekmenin yollarından biri, dinsel farklılıkları kullanmaktır. Diğerleri gibi İD (İslam Devleti) da dini kullanıyor. Sünni ve şii kesimin egemen sınıfları  işçileri, köylüleri ve emekçileri kendi saflarında savaşmaya çekebilmek için “din adına” savaşa çıktıklarının propagandasını yapmayı yeğliyorlar. Savaş sırasında ise barbarlığın  hiç bir kuralı ve sınırı olamaz. Özellikle “din adına” savaşa çıkanların bu konuda pervasızlıkları ve barbarlıkları bilinen bir gerçektir. Bu salt islam adına savaşanlar için değil, hiristiyanlık ya da her hangi bir din için savaşanlarda da aynı yöntemleri kullanmışlardır. Çünkü büyük (büyüklükleri uyguladıkları şiddetle doğru orantılıdır) dinler, savaşla kabul ettirilmiştir ve yayılmıştır. Ve tüm gerici sınıflar dini kullanmayı her zaman yeğlemişlerdir. Emperyalist burjuvazi de işine geldiği yerde dini öne çıkarmış, halkların dinsel farklılıklarını kendi egemenlik çıkarlarını pekiştirmenin bir aracı olarak kullanmıştır. “Masum” gibi görünen dinlerin altı kazındığında, ortaya egemen sınıflar arası iktidar savaşımı çıkar. Ne var ki, ezilen halklar bunun ayrımında değillerdir. Bu nedenle de kendi dinlerinin safında olan egemenlerin “kutsal savaş” çağrılarına kayıtsız kalmazlar ve en temel savaşçı potansiyeli olarak, kendilerine karşı savaştıklarını bilmeden, efendileri için kendi ve kendisi gibi “karşı” dinden olan halkı öldürmenin barbarlığına katılırlar. Bu savaşta kazanan din bezirganları (egemenler) olur.

Irak ya da Suriye’yi artık eski haline getirmenin koşulları ortadan kalkmıştır. Özellikle Irak, kabul edilsin edilmesin üçe bölünmüştür. Kürtler ezilen bir ulus olarak kendi topraklarında ayrı bir ülke ve devlet haline gelmiştir. Irak ve Suriye Arapları ise dinsel olarak bölünmüştür. Şiiler ve sünniler olarak. Emperyalistler arası egemenlik savaşı aynı ulusa mensup bir halkı dinlerine göre bölmeyi başarmıştır.

ABD ve İD

İslam Devlet (İD) gericiliği, ABD ve diğer batılı emperyalistlerin yanısıra, Suudi Arabistan, Türkiye ve Katar'ın  ürünü ve beslemesi olarak ortaya çıkmıştır ve zamanla gelişme ortamı bulunca da kısmen “kontrolden çıkmış”tır. Uyguladıkları şiddet biçimi, kendinden olmayanları yok etme ve kadını köleleştirme siyaseti ise, onların varolma koşulları halini almıştır. Aynı emperyalist burjuvazinin uyguladığı zor gibi. İki “zor” arasında sadece biçimsel bir ayrım vardır.

İD’nin kafa kesmesi, açıktan katliam yapması, doğal olarak herkesin tepkisini çekmektedir. Oysa, İD’nin yaptığı ile emperyalizmin yaptığı arasında özde bir fark yoktur. İD bıçakla insanın kafasını gövdesinden ayırırken, ABD’nin bombaları insanları hücrelerine kadar parçalıyor. İsrail, Gazze’de yaşayan Filistinlilerin tutup kafasını bıçakla kesmiyor, ama bombalayarak binlerce insanı katledebiliyor. İD’nin katlimalarıyla  emperayalizmin ve uşaklarının katliamlarının özü aynı. Ya da Türk devletinin[1][1] Roboski’de, Reyhanlı’da ve GEZİ’deki katliamları arasında hiç bir fark yoktur.

ABD, Irak’da birbuçuk milyon insanın katledilmesine neden olmuştur ve büyük çoğunluğu ise ABD bombalarıyla katledilmiştir. Daha sonraki katliamlar ise ABD ve diğer batılı emperyalistlerin izledikleri sömürgeci siyaset nedeniyle olmaktadır. Yine Süriyie’de olanda aynı şekilde emperyalitlerin böl-parçala ve yönet siyasetinin bir ürünü olarak yaratılmış ve şimdi ise, kendi yarattıkları canavara karşı savaşıyor pozisyonu almışlar. Oysa halkların en büyük canavarı ABD ve diğer emperyalistlerdir. İD vb. gibi gericilik onların siyasetlerinin “defolu yan ürünleri” olarak ortaya çıkartılıyor ya da çıkıyorlar.

Birçok insan, İD’nin katliamları karşısında öfke duyarken, ABD ve diger “medeni” emperyalistlerin ve uşakların katlimalarını anlaşılan daha “temiz” buluyor ki, ikincisine öfke duymuyor ya da aynı şiddetli “öfkeyi” göstermiyorlar. Oysa, İD (IŞİD) emperyalizmin bir ürünüdür. İD, “ortaçağ” yöntemlerini uygulayarak insanları katediyorsa (ki, bu; karşı tarafa, özellikle kitlelere korku salarak kolayca kendilerine teslim olmalarını sağlamanın yöntem biçimidir) insanlara “ortaçağ” yaşam biçimini dayatıyorsa, bu, emperyalist burjuvazinin, toplumları nasıl bir uçurumun eşiğine getirdiğinin resmidir.

Aynı zamanda,  kapitalizmin ne denli çürüdüğünün de bir resmidir bu. Doğanın ekolojik dengesini bozan kapitalizm insanın insan olma dengesini de bozmuştur. İnsanı bütünüyle kendine yabancılaştırmıştır. Bu da onun çürüdüğünün ve doğa ve insanlık için büyük bir tehlike haline geldiğinin göstergesidir. Bu iflah olmaz Ur’un, insanlığın sırtından kesilip atılması da bir o kadar zorunlu hale gelmiştir.

Kürtler ve “Yardımsever” Emperyalistler

ABD, Almanya,  Fransa, İngiltere vd. emperyalistler şimdi Kürtlere yardım etme kararı almışlar. Böylece, İD “vahşeti” karısında kendi vahşetlerini şirin gösterme ve unutturma siyasetini de gütmüş oluyorlar. ABD’nin İD’ni “bombalaması”, bir çok kesim tarafındann sevinçle karşılandı. Özellikle Ezidilerin “kurtarılması” çabaları olarak yorumlandı. Oysa, Ezidilerin  katledilmesinin birinci sorumlusu ABD ve diğer batılı emperyalistlerdir. Bu gözardı edilerek ABD’nin İD’ye karşıymış gibi gösterilmesi, halkları kendi cellatlarına aşık etme siyasetidir. ABD ve diğer emperyalistlerin yardımına değil, bölgeden defolup gitmeleri halkların birbirini boğazlamasını durduracaktır. Kürtlerin ya da Ezidilerin ABD’nin “yardımına” değil, bölgeden kanlı elini çekmesine gereksinimleri vardır. O zaman ne İD ortaya çıkar ne de diğer gerici yönetimler kitleleri boğazlayabilir. 

Hırsızın evi yakıp, sonrada söndürmeye gelmesinin inandırıcılığı olamaz. Eğer yaktığı evi söndürmeye geliyorsa, bilin ki, o, ev sahiplerinin telaşından (birbirlerini boğazlamasından) yaralanarak, yıkıntılar arasında değerli eşyalara (petrole vb. enerji kaynaklarına) el koymak içindir. ABD ve diğerlerinin yaptığıda budur.

Bazıları, emperyalizmin “sermaye birikimi için kaosa değil, istikrarlı bir ortama gereksinim duyar” yollu anti-marksist teroileri ileri sürebiliyorlar. Böyle süreçler olabilir, ama bu uzun sürmez. Sermaye yeni pazarlar ister. Yeni pazarlar elde etmek, yeni savaşların kapısını zorunlu olarak açar. Burjuvazinin sermaye birikimi için, tek bir şeye gereksinimi var; egemenlik alanlarının genişlemesine. Bu da ancak savaşla olabilir. Kaos ortamı içinde daha büyük sermaye birikimi sağlanmaktadır. Ortadoğu petrolleri, ister İD egemenliği bölgelerinde olsun isterse bir başka gerici yönetimin elinde olsun, emperyalist tekellerin pazarlamasına gereksinimleri vardır. Ayrıca, sürekli bir savaş ortamı, emperyalizmin yayılmacı ve talancılığını kolaylaştırarak egemenliğinin pekişmesini, genişlemesini ve sermaye birikiminin sürekliliğini sağlıyor. Sınıf savaşımı yerine “dinsel” ya da daha başka görüntüler altında verilen savaşlar, emperyalizmin çıkarlarına hizmet ediyor. Ama, sınıf savaşımları ise, burjuvaziyi ürkütüyor. Bu nedenle, işçi ve emekçilerin sınıf savaşımı yerine alt kimliklere bölünerek birbirlerini boğazlamalarının siyaseti ve yöntemi izleniyor. Sınıf savaşımları, emperyalizm ve gericiliği hedeflerken, kitlelerin dinsel ya da bir başka alt kimlik altında birbirlerini boğazlamaları, emperyalizmin ve gericiliğin beslenme kaynakları oluyor.

Kitleler, işçi sınıfının sınıf savaşımı etrafında birleşip sosyalist bir dünya yaratana kadar bu acıları fazlasıyla hep yaşayacaklardır. Kitleler için bu uzun ve meşakatli yolu kısaltmanın yöntemi ise; komünistlerin ve devrimcilerin kitleler içinde daha aktif ve militanca bir siyasi çalışma yapmalarından geçiyor.

30.08.2014


 

 

96336

Yusuf Köse

Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.

yusufkose@hotmail.com

http://yusuf-kose.blogspot.com/

 

 

Yusuf Köse

TKP/ML MK SB-KİMSE KUSURA BAKMASIN; GEBERİŞİNİZ NE “GÜZEL” NE DE “TATLI” OLACAK!

Faşist diktatörlük halka karşı en korkunç suçları işlemeye devam ediyor. Sömürü ve zulmün ölüm makinesi yüzlerce canımıza daha kıydı. Acımız ve öfkemiz büyük, yasta değil isyandayız…

Sarsıldıkça, darbe aldıkça, saltanatlarını koruma kaygısı büyüdükçe zalimleşen, en aşağılık yöntemlere başvuran, kitlelerin direniş ve isyanına kudurmuş biçimde saldıranlar, kanlı çarklarını döndürmek için var güçleriyle yükleniyorlar.

Kaypakkaya'yi Savunmak Dünya Proleter Devrimini Savunmaktir

Kaypakkaya'yi Anarken;

Kaypakkaya'yi sadece iskencede direnmek, ser verip sir vermemek ilkesi ile anmak, onun bu yonunu one cikarmak, Kaypakkaya'yi kucultmek, onu kavramamak demektir.

Kaypakkaya sadece ser verip sir vermemek, dusmana teslim olmamak ilkesi degil, o ayni zamanda;
-Proleter dunya devrimine baglilik ilkesidir
-Halka guven esas ilkesidir
-Proleteryanin felsefesi Marksizm-Leninizm-Maoizme baglilik ilkesidir

TKP/ML MK- Bugüne rehber, geleceğin müjdesidir Kaypakkaya

BUGÜNE REHBER, GELECEĞİN MÜJDESİDİR KAYPAKKAYA!

“Dibinde bir ejderha yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır.” (Sabahattin Ali)

Kaypakkaya yoldaş devrimin olanağı ve iradesidir!

İşçi sınıfı ve çeşitli milliyetlerden emekçi halkımız Kaypakkaya yoldaşın katledilmesi sonucu sadece devrimci bir önderini ve öncüsünü kaybetmedi aynı zamanda muazzam düzeyde aydınlatıcı bir proleter ışığını da kaybetmiş oldu.

Onun kaybıyla oluşan düşünsel-politik boşluk, bütün ağırlığıyla demokratik halk devriminin önünde durmaktadır. Unutmamak gerekir ki; devrimin önderleri ve öncüleri kolay ve çok sayıda yetişmez. Sınıf savaşım tarihi emekçilere devrimin önderlik olanağını yaratma fırsatını her zaman kolay ve rahat bir şekilde sunmaz.

Soma Roboski'dir

Soma işçi katliamı bir defa daha gösterdi ki, bu düzenin Tanrısı paradır. Söz konusu olan paraysa, insan hayatının bir sinek kadar bile değeri yoktur. Düzenin kanunlarına göre para; onur, şeref ve haysiyet gibi insani vasıflardan kat kat üstündür. Bu düzenden beslenen vampirler para için her türlü rezilliği mubah görmektedirler. "Tek vatan, tek millet, tek bayrak," diye diye halkı tavuk gibi yolmakta, devlet imkânlarını kullanarak halkın cebinden parmak ısırtan zenginliklere sahip olmaktadırlar.

Madencilerin Ölümü Kader Değil, Sermayenin Kar Oranını Arttırma Katliamıdır!

13 Mayıs günü Soma Holdinge bağlı Soma Kömür Ocaklarında yapılan işçi katliamı üzerine, gözler, bir kere daha, sermayenin kar oranını yükseltmek için durdurulamaz işçi cinayetlerine çevrildi. Bu elbette, en zor koşullarda çalışan işçilerin kaderi değil, sermayelerini arttırmak için hiç bir güvenlik ve sağlık önlemi olmayan derme-çatma denebilecek yerlerde çalıştırılmasının bir sonucudur. Burjuvazi, üretim maliyetini (değişmeyen sermaye) düşürmek için işçi ölümlerini artırmayı yeğlemiştir.

Burada bazı istatistikler vererek konuya girelim.

Kızıl Güller Kanıyor‏

Öyle bir coğrafyada, öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, nerdeyse yılın tüm günlerinde ve ülkenin dört bir tarafında bize yaşatılan acıları, haksızlıkları, uğradığımız katliamları protesto etmekle geçiyor ömrümüz. Ve her gün o acılarla, duygusal anlarla bir kez daha yoğruluyor her birimiz. 

"Yüzünüzdeki maden karasını yıldızların kızıllığıyla aydınlatacağız"

Kaypakkaya yoldaşı andığımız bugünlerde Gezi şehitleri kervanına katılarak ölümsüzleşen Mehmet İstif ve Soma’da katledilen maden işçileri ile öfkemiz daha da büyümektedir.

Partizan : Yüreğimiz Soma’da! Yas değil isyan!

MANİSA’NIN SOMA İLÇESİ’NDE YÜKSELEN ÇIĞLIKLAR VE 

YÜZLERCE MADENCİ CENAZESİ…

 

Aralarında, Berkin Elvan gibi 15 yaşındaki işçi çocuk Kemal’in de cesedi, kara bir torbada…

16 saat sonra enkazdan sağ çıkarılan işçi Fatih, yaralı haline bakmadan kendisi gibi emekçi olan sağlıkçılara soruyor: “Çizmelerimi çıkarayım mı? Sedye kirlenmesin”…

Diğer yanda ise elinde bir kamera ile şaklabanlığa soyunan bir başbakan…

Diyalektiği güncelle!

Her faaliyet alanı bir önceki sürecin devrimci çalışmalarını kapsamlı bir şekilde örgütsel-pratiksel-yönetsel boyutuyla değerlendirmelidir. Bölge ve alanlar bu süreçte kitlelere ne kadar gidebildi? Ulaştığı, kapısını çaldığı emekçilere sistemin politik teşhirini ne kadar, nasıl yaptı? Kitleleri bilinçlendirip-örgütlemede ikna ve inandırmada ne kadar etkili ve başarılı oldu? Nasıl bir yol ve yöntem izledi ve ne kadar mesafe kat etti? Propagandanın içeriği kitleleri uyandırmak-bilinçlendirmek-harekete geçirip örgütlemek için yeterli miydi?

BİR AYDIN(LIK) HÂLİ FİKRET BAŞKAYA[*]

“Dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız.”[1]

 

Bir aydın, bir insan olarak Fikret Başkaya, önemlidir.

“Entelektüellere ihtiyaç duyan bir toplum değiliz”;[2] “Aydın kavramı raf ömrünü tamamladı. Günümüzde entelektüelin yeri filin sırtında sivrisinek olmaktan öte değil,”[3] türünden “ucuz” saptamalara karşın bundan dostun da, düşmanın da asla kuşkusu olmadı; olamaz da…

Sayfalar