Pazar Kasım 1, 2026

Emperyalizm Üzerine Notlar -2

“Motor Üretimi Yoksa, Emperyalizm De Yoktur”

Soru: 2 -Türkiye'nin kendi tekniği (gelişmiş sanayisinin) yoktur. Örneğin bir motor bile yapamamaktadır. (Marksist Teori'nin Almanya-Frankfur'da 24 Şubat 2024"de düzenlediği "Lenin Dünyaya Bakmak" Sempozyumu tartışmalarından)

Emperyalizm tartışmalarında, Türkiye ve diğer yeni emperyalist ülkelerin emperyalist olduğunu reddeden anlayışların, karşı eleştirlerin en sık getirileni, bu ikinci soru. “Türkiye emperyalist olamaz, çünkü kendi tekniği yok, kendi üretim araçları yoktur.” “Türk tekellerinin ya da şirketlerinin kullandığı makineler ithaldir, dolaysıyla diğer emperyalistlerin makineleridir, emperyalistler makine vermezse Türk devleti üretim yapamaz.” vb. anlayışlar en yagın olanı.

Bunun yanıtı aslında çok basit. Sanayi gelişmemişse, tekelleşeme de olamaz. Bu soru, Türkiye'yi kapitalist olarak kabul edenlerinde sorusu. Örneğin, Marksist Teori, Türkiye burjuvazisini, tekelci burjuvazi olarak değerlendiriyor ve ülkede tekelci kapitalizmin egemen olduğunu savunuyor. Tekelci kapitalizmin egemen olduğu bir ülkede, sanayinin gelişmediğinden söz edilemez. Tekelcilik, sanayi sermayesi ile banka sermayesinin birleşiminin adıdır. Ve tekelleşme, emperyalizm çağına özgüdür. Yani kapitalizmin bir üst aşaması olan emperyalist ekonominin bir ürünüdür. Tekelciliğin gelişmi, kapitalist ekeonomiyi bir üst aşamaya çıkarır. Bu emperyalizmdir.

Türkiye'de “motor üretilmiyor”, “makine üreten makine üretimi yok” anlayışları, Türkiye kapitalizmini de tanımıyorlar dense yeridir.

Evet, Türkiye, imalat sanayinde büyük oranda ithal girdilere bağımlıdır. Ama bu onun sanayisinin olmadığı anlamına gelmez. 2023 yılında GSYH 1,1 trilyon dolar olan bir ülkenin, bu kadar büyük bir sermaye birikimini tarım ürünlerinin satışından elde ettiği varsayılıyorsa, yanılıyor. Aynı karşıt eleştirciler, “tarımında yok edildiğini” söylemeleri, kendi içinde tutarsızlık olduğunu da göremiyorlar.

“Emperyalist Türkiye” kitabımda, “Türkiye'de İmalat Sanayinin Gelişimi” başlığı altında incelenmişti:

“Kapitalizmi kendinden önceki ekonomilerden ayıran noktalardan birisi, üretici güçlerin ve üretimin merkezileştirilmesidir.  Kapitalizmde, sermaye ve üretimin merkezileşmeye doğru bir eğilim gösterir ve kapitalist üretim sürdükçe sermaye birikiminin ve üretimin büyümesinin merkezileşmesinin sınırı da yoktur.” [1]

 “Türkiye'de makine üreten mikene üretimi yoktur” iddiası yüzeysel ve ülkedeki kapitalist ekonomiyi yok sayan ya da küçümseyen yaklaşımların bir sonucu olduğu gerçeğinin yanında, bu iddiaları istatistiki veriler doğrulamıyor. Türkiye, 2001'den itibaren makine sanayine daha fazla yatırım yapmıştır. Bu konu bütün istatistiki verilerle adı geçen kitapda yer almaktadır. Örneğin, 2001 yılında imlat sanyine yatırılan sermayenin miktarı 7 milyar 378 milyon TL iken, 2018 yılında 106 milyar 523 milyon TL olmuştur. Kısacası 2001-2018 yılı arası, imalat sanayine yatırılan toplam sermaye yatırımı 430,391 milyar TL olmuştur.[2]

“Aynı kaynağın verilerine göre; Türkiye’de gayri safi sabit sermaye yatırımı, 2018 yılı verilerine göre, Rusya, İspanya, Avustralya, Meksika, isviçre ve Polanya’dan daha fazladır. Bu yıl içinde dünya ortalaması %23,5 iken, Türkiye %29,9 civarında gerçekleşmiştir. Bu alanda en yüksek yatırım %32 ile Endonezya’da gerçekleşmiştir.

Makine ve ekipman yatırımı artış hızında Türkiye, 2010-2017 yılları arasında Fransa, Almanya, İngiltere, İspanya ve İtalya’dan daha yüksektir.”[3]

İmalat sanayinde, yabancı serme  yatırımı, bazı ulusalcı kesimlerin abartısına karşın, 2015-2020  yılları arasında, %23,11 civarındadır. Türk tekellerinin ve şirketlerin yatırımı ise %76,89 civarındadır. İmalat sanayinde yabancı sermaye yatırımı 2021 yılında 1,6 milyar dolar iken, 2022 yılında biraz gerileyerek 1,59 milyar dolar olarak gerçekleşmiştir. [4]

Makine sanayinde yabancı yatırımı da oldukça azdır. Örneğin 2021 yılında 70 milyon dolar olan yabancı sermaye yatırımı 2022 yılında 44 milyon ABD dolarına gerilemiştir. Yani, 2021 yılında, yabancı sermayenin makine sanayindeki payı %4,23 iken, 2022 yılında %2,77'e gerilemiştir.[5]

Burada, yeniden Türkiye'nin sosyo ekonomik yapısına ve ayrıntılarına girmilmeyecek. Bu çok ayrı bir konu. Ancak, “motor yok”, “teknik yok” gibi yüzeysel yaklaşımlar, Türkiye kapitalizminin geldiği noktayı göremek ya da görmek istememekten kaynaklı olduğu çok açık.

Ayrıca, Türkiye'nin emperyalist aşamaya geldiğini kabule yanaşmayanlar, fosil yakıt olmadan sanayisi duracak ülkeleri (örneğin AB'nin ileri gelen emperyalist ülkelerini, Çin'i) aynı kaygıyla sorgulamıyorlar. Enerji açısından esas olarak fosil yakıta (petrol, doğal gaz, kömür vb.) bağlı ülkeler, bu yakıtlar olmadan “motorları”nı çalıştıramazlar, sanayinin tekerleklerini dönderemzler. İstedikleri kadar motor yapsınlar, teknikleri yüksek olsun, ama, bunlar için enerji lazım. Bu enerji de belli sayıda ülkede var.

Örneğin, çip konusunda hemen hemen hepsi Tayvan'a bağımlılar. Tayvan çip tekelleri üretimi durdursa, ya da “satmıyoruz” deseler, çoğu sanayi ülkesi araba üretemeyecek, robot yapamayacak ya da dijital üretimi gerçekleştiremeyecekler.

“Çip üretiminde genel dünya sıralaması; Tayvan: %54 | ABD: %12 | Güney Kore: %10 | Çin: %8 | Japonya: %7 | Avrupa Birliği: %6 | Diğerleri: %3 Tayvan, TSMC adlı şirket sayesinde dünyanın en büyük ve en değerli çip üreticisi konumunda. TSMC, Apple ve Intel gibi devlere çip tedarik ediyor.”[6]

Apple, İntel gibi süper  emperyalist tekeller  ve daha bir çok teknoloji tekelleri, Tayvan tekellerine bağlı. Çip üreticisi TMSC tekeli, “benden size fayda yok” dese, Apple, İntel ve diğerlerinin “büyüklükleri”, “süper tekel” oluşlarının hiç bir anlamı kalmayacaktır. Emperyalizmi, üretimin temerküzü, sermayenin yoğunlaşması ve tekelleşmesi olarak ele almayanların, emperyalizmden anladıkları, “ya satmazsa ne yapacak”la sınırlı kalıyor. Oysa, emperyalist sistem bir bütündür ve hepsinin birbirine gereksinimi var. Birbiriyle ölümüne kapışsalarda, üretim çoktan uluslararasılaşmıştır ve emperyalist sermaye de uluslararsı bir sermeyedir. Dünyadaki uluslararası sermayenin dolaşım hızı, bilgisayar tuşlarına basma anından daha hızlı hale gelmiştir.

Dünya'da çip üretimi çok az sayıda ülkenin elinde. “motor yok” diyenler değil, “çip yok” diyenler daha önceliklidir. Çünkü teknoloji giderek dijitalleşmekte ve yarı iletkenler olmadan artık otomobillerde üretilemiyor.

Örneğin, dünyanın belli başlı buğday üreticisi ülkeler vardır. Bunlar buğdaylarını satmasa, ülkelerin çoğu aç kalacaktır. Rusya-Ukrayna savaşında bu  daha net ortaya çıktı. Oysa, Ukrayna'nın buğday üretimi dünya buğday üretiminin %3'üne denk gelmektedir. Türkiye ise, dünya  buğday üretiminin %3,4'ünü yapmasına karşılık yine de ithal etmek zorunda kalıyor. Dünya buğday üretiminin büyük bir bölümünü, sırasıyla, Çin (%20), Hindistan (%16) Rusya (%12) ve ABD (%7) üretmektedir.

Almanya ve AB ülkelerinin çoğu, Rusya'ya yatırım uygulamamlarına, doğal gaz ve petrol alımını sınırlamalarına karşın bütünüyle kesemiyorlar. Almanya hala doğal gazının %4'ünü Rusya'dan almaya devam ediyor. Almanya istemediğinden değil, Rusya Almanya'ya fazla gaz vermek istemediği için, açık olan bir boru hattından az miktarda gazı Almanya'ya satıyor. Şu anda Alman sanayicileri BDI (Almanya'nın TÜSİAD'ı sayılır) isyan etmiş durumda ve hükümete doğrudan ültimatov verdiler. “potansiyelimizin altında kaldık”, ömrün azaldı diye. Çünkü, ucuz Rus gazı kesilince, emperyalist Almanya ekonomisi giderek küçülmeye başladı.[7]

Bütün emepryalist ülkelerin birbirlerine gereksinimi var ve birbirleriyle ticari (ithalat ve iharacat) ilişkisini sürdürmek zorundadırlar. Motoru olmayan ya da yeterli motor üretemeyen motor ithal edecek, gazı olmayan gaz, çipi olmayan çip, buğdayı olmayan buğday, çocuk bezi üretemyen ya da yeterli üretemeyen çocuk bezi ithal edecek ya da bunları fazlasıyla üretenler satacak. Kapitalist ekonomide amaç, mal üretim stoklamak değil, fazlasıyla satmak ve kar elde etmektir. Burjuvazi satamadığı malı üretmez. Üretiklerini birbirlerine karş koz olarak kullanırlar mı? Elbette kullanırlar! Eşitsiz gelişen kapitalist-emperyalist ekonomide bu kaçınılmazdır.

Ayrıca, burjuvazi içerde kendine yeterli üretiklerinin bir kısmını dışarıya satar, ama karşılığında aynı maldan başka bir ülkeden satın alır. Örneğin, Türkiye, kendi ürettiği buğdayı hem ihraç eder, ama aynı zamanda başka bir ülkeden aynı kalitede buğdayı ithal eder.

Tekelleşmiş bir dünyada, tek tek tekeller için dünya bir pazar yeridir. O, salt üretim üsünü düşünmekle kalmaz, bir bütün olarak dünyayı düşünür, rakiplerinin kimler olduğunu, pazar paylarının ne olduğunu, hangi bölgelerde (ülke-kıta) yoğunlaştığını, zayıf ve güçlü yanlarını analiz ederek  üretimini pazara sunar ve pazardan pay almak için tüm gücüyle (bol reklam, düşük fiyat, kalite, devlet olanaklarını kullanma, pazar alanındaki isiyasal iktidar ile yakın ilişki -komisyon adı altında büyük rüşvetler vererek- ) mücadele der. Sermaye büyüdükçe, pazar payları artıkça kapitalistlerin uykuları da, sermayenin büyüklük oranına göre kaçar. Tekelin esas düşmanı işçi sınıfı olmasına karşın, kendi sınıfından her tekel birbirinin de düşmanıdır. İşçi sınıfına karşı birlik olurlar, ama bu birlik kendi içinde çelişmelidir. Halkımızın deyimiyle, aynı zamanda, birbirinin kuyusunu da kazarlar ve asla birbirlerine sırtlarını dönmezler. Bu durum, sermayenin büyüklüğü ile doğru orantılıdır. Her bir kapitalistin gözünde istatistikler, yılıdırm hızıyla gelip geçer. Doğaya, insana ve her şeye zarar verme oranları da sermayenin büyüklüğü ile doğru orantılıdır. Sermaye büyüdükçe vahşileşmesi de artar.

Emperyalizm Çağında Milli Üretim

“Üretim araçlarını üreten makine üretemiyor”, “motor yok” diyenlerin, “milli ve yerli mal”dan söz ettikleri ve emperyalizm çağında, burjuvaziden “millicilik” beklediklerinden kuşku yoktur. Emperyalizm, ya da emperyalist tekeller, belli ülkelere bağlıdır, ama, onlarda kapitalizmin ilk ortaya çıktığı dönemdeki millicilik yoktur. Üretimleride uluslararasıdır.

Birkaç örnek verelim. Örneğin, Mercedes, sadece tek bir seri araba için, tam 1500 tedarikçi ile çalışıyor.

2014 yılındakki bir haberi buraya alalım:

“Mercedes Satın Alma Direktörü Klaus Zehnder Pazartesi günü Stuttgart'ta yaptığı açıklamada, Pekin ve ABD'deki C-Serisi üretiminde tedarikçiler tarafından yerel olarak üretilen oranın yüzde 60 olduğunu söyledi. Bu sadece geçici bir durumdur. Gelecek nesil için referans noktası yüzde 80'dir. Ve “Zehnder dünya çapında yaklaşık 1.500 tedarikçiyle ilgileniyor.”[8]

Bir başka haber de Volkswagen ve Mercedes'den:

“Mevcut VW Golf'ün tedarikçi listesi, birkaç değişiklikle Mercedes A-Serisi ile aynı tedarikçileri içeriyor: Thyssen Krupp direksiyon kolonundan, Martinrea yan panellerden, ITT Italia fren balatalarından, Hellermanntyton ise direksiyon kolonundan sorumlu. Fren sistemi, kilitleme sistemi için Kiekert, vites kutusu yatakları için Koyo.”[9]

Aynı haberin devamında Çin'in otomobil üretimiyle ilgili bir bilgi var:

“Yakında Avrupa pazarını sarsacak olan ve çok dikkat çeken Çin otomobili Qoros 3 de ünlü tedarikçilerden alınan bileşenlerden oluşuyor. Bunların aynı zamanda VW Golf veya Mercedes'i de donatan aynı şirketler olması alışılmadık bir durum değil. “Automobilwoche” ticari dergisinin verilerine dayanan birkaç örnek:

Motor ve şanzıman: Valeo, Mahle, Bosch, BorgWarner, Continental, PMG, Getrag ve diğerleri
İç Mekan: Johnson Controls, Magna, Bader, Magna, Marquardt, Valeo, IAC ve diğerleri
Navigasyon ve radyo: Microsoft (telematik), Neusoft (bilgi-eğlence)”

Burada bir anımsatma yapıp devam edelim: TOGG “yerli ve milli”diye pazarlama yapan hükümet ve buna karşı “yerli ve milli değil” diyen burjuva muhalefet ve bir kısım solcu kesim. Burjuva muhalefeti anlamak kolay da, kendine ML diyen kesimleri anlamak zor. Bir taraftan emperyalizm ve proleter devrimler çağında olduğumuzdan söz edilecek, öbür yandan burjuvaziden “milli” üretim bekleyecek? Ama Çin'in en meşhur otomobilinde bir tane “milli” parça yok. Ama çin “malı”. VW ve Mercedes'in parçaları binden fazla tedarikçi (ezici çoğunluğu değişik ülkelerden) tarafından üretilip ve beli merkezlerden montajlanarak üretim sonlandırılacak. Bunlarda “milli”lik aranmayacak, ama, TOGG'da “illa da milli ve yerli olması” değer bulacak. Sorun TOGG'un parçalarının nerde üretilmesi değil, böyle bir ototmobilin pazar alanaı bulabilecek mi? Diğer dev otomobill tekelleriyle mücadele edebilcek mi? TOGG'u üretenleri ve buna sermaye yatıranları en çok düşündüren bu sorundur.

Bugün, otomobilden, bilgisayara, cep telefonundan en yüksek teknolojilere kadar, “yerli” üretim yoktur. Büyük markalar, bütün parçaları yüzlerce değişik üretim alanında ürettirip, bir merkezde montajını yapar. Örneğin, otomobil tekeli VW, Almanya'da fabrikaları birer montaj yerleridir. Otomobilin parçaları değişik ülkelerden gelir. Yukarıdaki haberler dikkat çekici olmalıdır. Bu üretimin uluslararasılaşmasının en yüksek seviyesini göstermektedir.

Elimizdeki cep telefonları, bilgisayralar, içini açıp baktığımızda her bir parçanın değişik bir ülkede yapıldığını görebiliriz. Örneğin, Apple'in ürettiği çoğu cep telefonları, biligisayarlar Çin'de üretilir, ama ABD malı olarak piyasaya sürülür. Apple ürünlerinin Çin'deki üretici firmasıysa Tayvan tekeli Foxconn'dur.[10]

Şu söylenebilir, ABD, Çin, Japonya, Almanya, Tayvan vb. gibi bir çok ülke yüksek teknoloji üretimine sahip. Türkiye ise bu üretim alanında geri. Bu doğru. Ancak, bu durum Türkiye'nin üretiminin toplusallaşmadını, tekeleşmenin olmadığı anlamına gelmez.

Örneğin, Türkiye'nin ihracat kalemleri arasında, ilk on kalemde, sırasıyla; 1-otomotiv endüstrisi, 2- kimyevi maddeler ve mamulleri, 3- hazırgiyim ve konfeksiyon, 4- elektrik ve elektronik, 5- çelik, 6- hububat, bakliyat, ayğlı tohum ve mamulleri, 7- makine ve aksamları, 8- demir ve demir dışı metaller, 9- tekstil ve hammaddeleri, 10- savunma ve havacılık sanayi gelmektedir.

Bunların bir kısmı yüksek teknoloji ürünü iken, bir kısmı orta-yüksek teknoloji ürünüdür. Emperyalizmi salt yüksek teknoloji ile tanımlamak, doğru bir yaklaşım değildir. Emperyalizm, tekelleşmedir. Yani üretimin yüksek düzeyde temerküzüdür. Üretimin yüksek düzeyde temerküzü, sermayenin yüksek düzeyde birikimi ve yoğunlaşmasıdır. Yani, her alanda tekelleşmedir. Serbest rekabetçi dönemde üretimin yüksek düzeyde temerküzü yoktu. Küçük işletmelerden büyük sanayi üretimine geçiş, tekelleşmeyi de doğurdu.

Bazı anlayışlar, emperyalizmi, ekonomik yapıdan ayrı ele alarak, salt askeri saldırganlığa bağlıyorlar. Ya da emperlizmi salt sisyal bir eğilim olarak değerlendiriyorlar. Bu eksik bir tanımlamadır. Hiçbir siyasal eğlim ekonomik alt yapıdan bağımsız olamaz. Emperyalizmin siyasal gericiliği, onun sahip olduğu ekonomik yapıyla bütünleşmekte ve onun ürünüdür. Emperyalizm kapitalizmin bir üst aşamasıdır. Bunun anlamı, daha yüksek bir üretim biçimidir.

Lenin bunu şöyle tanımlar:

“Ekonomik özü itibariyle, emperyalizmin tekelci kapitalizm olduğuğunu gördük. Yalnızca bu, emperyalizmin tarihteki yerini belirlemek için yeterlidir, çünkü serbest rekabet zeminide ve tamı tamına serbest rekabetten doğan tekel, kapitalist düzenden daha yüksek bir sosyo ekonomik düzene geçiştir.”[11]

Demek ki, emperyalizm burjuvazinin salt bir siyasal eğilimi değil, esas olarak ekonomik bir temeli olan ve “kapitalist düzenden doğan sosyo-ekonomik” bir yapıdır. Siyasal eğilimler, ekonomik alt yapıdan bağımsız olamaz.

Lenin, döne dolaşa, emperyalizmi tanımlarken; tekelleşmeden, üretimin temerküzünden, sermayenin aşırı birikiminde, banka sermayesi ile sanayi sermayesinin bileşmi ve finans sermayesinin egemenliğinden, sermaye ihracından vs. söz eder. Serbest rekabetçi dönem ile emperyalizm dönemini birbirinden ayıran temel ekonomik olguları böyle sıralar.

Tekellerin egemen olduğu tekelci Türk devletini, esas olarak bir kaç on tekelin egemen olduğu Türkiye ekonomisini, emperyalizm olgusunun dışında tutatanların, Lenin'in emperyalizm tanımıyla çeliştikleri bir gerçektir.

Devam edecek...


[1]    Yusuf Köse, age, sf. 33

[2]    Yusuf Köse, age, sf. 36 (ayrıca bkz. MAKFED, Türkiye'nin Makinecileri, Sermaye Yatırımları Analizi Raporu, Mayıs 2020)

[3]    Y. Köse, age, sf. 35

[4]    MAKFED, Makine İmalat Sektörü, Türkiye ve Dünya Değerlendirme Raporu, sf. 45, Ekim 2023

[5]    MAKFED agR, sf. 45

[6]    https://www.dunya.com/kose-yazisi/gelecek-icin-hangisi-cip-mi-bugday-mi/703770

[7]    https://www.tagesschau.de/wirtschaft/konjunktur/kritik-bdi-regierung-100.html

[8]             https://www.motor-talk.de/news/daimler-will-fuer-auslandsproduktion-mehr-teile-vor-ort-kaufen-t5119837.html

[9]             https://m.focus.de/auto/news/autoabsatz/das-steckt-in-neuen-autos-drin-daraus-besteht-der-vw-golf-und-der-qoros-aus-china_id_3713388.html 2014 yılı.

[10]  Bkz. Yusuf Köse, Dijitalleşme, İşçinin Üretim Sürecinin Denetleyicisi ve Düzenleyicisi Olacağı Tarih, sf. 80

[11]  Lenin, Emperyalizm, “emperyalizmin tarihteki yeri”, sf. 147, Sosyalist Yayınlar

 

10272

Yusuf Köse

Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.

yusufkose@hotmail.com

http://yusuf-kose.blogspot.com/

 

 

Son Haberler

Sayfalar

Yusuf Köse

Kadavra

Ve sonunda burdasın.

Memleketimizin seçimlerinde destekleyebileceğin ilericiler; partiler bulabilmiş  avrupa seçimlerine sıra gelincede bulamamış halinle.

Hissediyor musun aşkım avrupa seçimlerini boykot edişinin başarısızlığını sistemin baskılarıyla seçime iştirak edenlerinde başarısızlığını kendileriyle açıklayan cansız teorinin vücudunda da elimin gezişini.

Gelindiğin günüde hatırlıyor musun?

Kulağına :

Nubar yoldaş devrettiğin bayrak eninde sonunda göndere çekilecektir..

Sınıf çelişkileri ve ürettiği tüm baskı ve zulümler beraberinde mücadeleyi ve başkaldırıyı kaçınılmaz kılmıştır. Tarihsel materyalizmin bu nesnel olgusu günümüz tarihinde geçerliliğini devam ettirmektedir. Sömürüyü, zulmü, baskı ve katliamları vareden maddi koşullar yok olana kadar sömüren-sömürülen, ezen-ezilen arasındaki çelişki ve mücadele de varolacaktır.

Kaçkınlara döneklere ağzı iyi laf yapan kurusıkı lafazanlara

1- Kitabın bol cümleli yerinden ve damarından konuşarak abartma denemesi:

Burjuvazinin Ekonomik Krizinin Yükünü İşçiler Çekmemelidir!

 Burjuvazi, her ekonomik kriz döneminde, daha fazla “birlik beraberlik”, “vatan-millet”, “din-iman”, “aynı gemideyiz” vb. gibi, burjuvaziyi kurtarma söylemlerini öne çıkarırlar. Bunun anlamı; krizin yükünün büyük bölümü emekçilerin üzerine yıkılacağıdır.

2001 krizinde de aynısını yaptılar.

Kapitalizmin batışı

 

Türk burjuva ekonomisinin yapısal ve finansal krizi her geçen gün giderek derinleşiyor. Türk ekonomisinin içine girdiği kriz salt Türk tekelci burjuvazisinin derin bir endişe içine sokmuş değil, bütün kapitalist dünyayı özellikle de AB emperyalist burjuvazisini de bu endişenin içine itmiş bulunuyor.

Kriz

    İki olgu sabırsızlıkla hafta başını (9 günlük bayram tatilinin bitmesini) bekliyor.

TL karşısında epey rekorlar kıran dolar hafta başına (9 günlük tatilden sonra) yeni rekorlara hazırlanıyor. Bir diğeri de Rusya'nın hava, İran'ın devrim muhafızlarının desteğiyle ülkesinin %96’sında denetimi geri alan Esad rejimi cihatçıların elinde kalan tek kale (!) İdlib'e yönelik bir saldırı başlatmak için Rusya'nın işaretini bekliyor.

Oruçoğlu Vartinik emanetidir!

Bundan 3 yıl önce Dersim, Mazgirt belediyesi ilçedeki bir alana, yazar, ressam, şair ve 68 Gençlik Hareketinin öncülerinden, aynı zamanda İbrahim Kaypakaya’nın en yakın yoldaşlarından, VARTİNİK emaneti kabul ettiğimiz ve 24 Ocak 1973 Vartinik baskınından sağ kurtulan Muzaffer Oruçoğlu adına “Muzaffer Oruçoğlu Özgürlük ve Demokrasi Parkı” adını verdi.

Sosyal medya ve ajan faaliyeti üzerine…K.Montana

Kapitalist-emperyalist sistemin kendini yeniden üretmesi ve üretici güçlerin gelişmesiyle birlikte gündelik yaşamımızdaki değişimlerden bir tanesi de kitle iletişim aracı olarak telefon ve özellikle akıllı telefon adı verilen araçların yaygınlaşmasına tanık olduk. Artık neredeyse her bireyde bir-iki cep telefonu bulunmaktadır. Yaşamı oldukça kolaylaştıran bu araçlar diğer yandan da bireyin kendisine ve içinde yer aldığı topluma yabancılaştıran bir araç haline de dönüşmüş durumdadır.

24 Haziran’dan sonrası | Direniş dinamikleri, birleşik mücadele!

OHAL koşullarında gerçekleşen seçimlerle Türk hâkim sınıflarının sevinçten gözyaşı döktüğüne şüphe yok.

Egemenler, 24 Haziran seçimleriyle, zaten uzunca bir süredir fiili olarak uyguladıkları ve anayasa referandumu ile yasal alt yapısını kurdukları başkanlık rejimine geçişi sağladı. Türk devletinin, kurulduğu günden bu yana öyle yasa-kanun-hukukla pek ilişkisi olmamışsa da rejimin üzerinde yükseldiği bir düzlemin varlığına her dönem önem gösterilmiştir.

Erdoğan özgülünde orta sınıfların kültür anlayışı

Orta Sınıfların en etkili olduğu alanın bu sınıflara hükümet etme yetkisi verildiğinde başladı. Birçok alanda bu etkiyi genişletmeye çalıştı. Hiç varlık gösteremediği alanları ya yıktı ya da bizde yapabilir miyiz ile girişimlerde bulundu, bulunuyor.

Şarjörüne ideoloji doldurmak…

Halkın savaşçısı olmak görevi salt askeri görev ve sorumluluklarla sınırlanamaz. Savaşın teorisini-taktiğini-tekniğini anlamak bunları sürecin gerçekliğine uygun olarak uygulamak önemlidir. Savaşın yasalarını kural ve ilkelerini öğrenmeye ve uygulamaya çalışmaktır asıl olan. Bugün her zamandan daha fazla savaş konuları ve sorunları üzerinde yoğunlaşmak, derinleşmek, pratikleştirmek ihtiyacı ve görevi sınıf bilinçli proleterlerin önünde durmaktadır.

Sayfalar