Çarşamba Ekim 21, 2026

Emekçiler işsizler yoksullar nerede?[1]

“Başkasının hayallerine tutsak olursanız belanızı bulursunuz.”[1]

Maltepe sahilindeki miting alanına açılan yollardan birinin kenarında durmuş, önümüzden akan kalabalığı izliyoruz. Kadın-erkek, çoluk-çocuk, İnsan seli. Etkileyici… Ellerinde Türk bayrakları, “adalet” pankartları, Mustafa Kemal’li sancaklar. Bulutsuz, sıcak bir yaz günü, bir pikniğe, deniz kenarında hava almaya gidiyormuşça bir gamsızlık, bir neşe… Arada bir - bizim gibi miting kıdemlilerinin hemen fark edeceği bir acemilikle- slogan atıyor, hemen ardından aralarında koyulttukları ikişerli-üçerli sohbete dönüyorlar.

Çoğunun üzerinde “adalet” yazılı bembeyaz, tiril tiril tişörtler, gözlerinde güneş gözlükleri, başlarında beyzbol şapkaları. Ayaklarda spor ayakkabılar… Yaşları 30-40 dolaylarında kümeleniyor. Bir CHP’liye “İşte çağdaş Türkiye’nin aydınlık yüzü” dedirtecek kadar temiz ve lekesizler.

Belki de fazlasıyla temiz. Pek azının giysilerinde bir oto tamirhanesinde, bir demir döküm atölyesinde, bir maden ocağında çalışmadan kaynaklanabilecek lekeler, kir, is, pas toz izi var. Pankart taşıyan, sevgilinin elini kavrayan, alkış tutan ellerin çoğu nasırsız, pürüzsüz.

Evet, o gün “Adalet” haykırışıyla Maltepe’deki miting alanını dolduran bir milyonu aşkın kişi etkileyici, güzel ve olumlu. Ama bir eksik var. İşçi-emekçi-varoş katılımı çok düşük. Önünüzden akanlar çoğunlukla iktidarın “hayat tarzı” konusundaki müdahalelerinden kaynaklanan kaygılarla yüklü, seküler bir orta sınıfın mensupları. İçeriği Kemalizm tarafından tanımlanmış bir modernizmin kazanımlarının bir bir ellerinden kayıp gitmekte oluşuna karşı tepkililer… Geri dönüşsüz bir sürece girilmiş olmasından korkuyor; ancak bu kez, örneğin Haziran 2013’deki, gövdelerini ortaya koyma kararlılığından yoksun gözüküyorlar…

Bu orta sınıf seli arasındaki tek tük kol emekçisi adacıkları ise, belli ki sosyalistlerin çalışma yaptığı Alevî mahallelerinden gelmişler. Ha bir de, iktidarın intikam hücumlarının hedef tahtasındaki gariban Fethullahçılar: Cemaatin üniversitesinde odacı, hastanesinde hastabakıcı olarak çalıştığı için ekmeğinden olmuş, kovuşturmalara uğramış, din bezirganı bir iktidarın “mütedeyyin” kitlelerin önüne attığı ikbal kırıntılarından nasibi ebediyen kesilmiş şaşkın, gariban dindarlar… (Miting alanına giderken eline her nasılsa tutuşturulmuş devrimci bir pankartı taşıyan kara çarşaflı, yüzü peçeli kadının görüntüsü hiç gitmeyecek gözlerimizden)…

Peki, emekçiler, varoş çocukları, yoksullar neredeydi?

Mitinge katılıp katılmayacağını sorduğumda Ahmet, “ne işim var orada” yanıtını verdi. “Sahile inip balık tutacağım.” Ahmet kim mi? Çankırı’nın bir köyünden yıllar önce İstanbul’a göç etmiş, hayatını zenginlerin evlerinde bahçıvanlık yaparak kazanan bir kent yoksulu…

Birkaç gün önceki konuşmamızda ise 15 Temmuz gecesi televizyondan köprünün askerler tarafından kapatıldığını gördüğünde kimseden emir filan beklemeden kendini sokağa atıp soluğu bir tankın üzerinde aldığını anlatmıştı, muzaffer bir komutan edasıyla. “Binlerce kişi olup sokaklara aktık, darbecileri püskürttük…” Ahmet’ler bunun ardından gecelerce kışlaların kapısında yatıp askerlerin dışarı çıkmasını engellemişlerdi. Artık onların da torunlarına anlatacak öyküleri vardı…

Peki, 15 Temmuz’da sokaklara dökülen, 16 Nisan Referandumu’nda “vatanı kurtarmak, güçlü bir Türkiye yaratmak” adına oylarıyla diktatörlüğe payanda olan bu sıradan insanlar; yani iş buldukça boyacılık, komilik, nakliyecilik, kamyon sürücülüğü, kanalizasyon işçiliği, yani “ne iş olsa” yapan Recep, en büyük hayali “kapağı Avrupa’ya atmak” olan ve iki yakası bir araya gelmediği için bir türlü evlenemeyen tornacı delikanlı İsmail, dört çocuğuna iyi bir gelecek sağlamak için evlere temizliğe giden Yozgatlı Hatice… Kemalistler arasında yaygın olan kanaate göre “dinci, İslâmcı, yobaz, IŞİD’ci” oldukları için mi, yoksa “köfte-ekmeğe oylarını satmaya hazır cahil sefiller” olduklarından mı gövdelerini ahir zaman diktatörünün heves ve hırslarına yakıt eylemektedir?

Tayyip Erdoğan iktidarının çeperlerinde kent ve kır yoksullarını “din, iman, vatan, millet, bölünmez bütünlük vb.” adına manipüle ve seferber eden, iktidarın olanaklarından da yararlanarak mahalle mahalle, sokak sokak ülkenin dört bucağına nüfuz eden, öğretmen, imam, cemaat önderi, esnaf odası başkanı, kaymakam, muhtar, “yoksul babası” patron, mukabele hafizesi, sendikacı… vb.’lerinden oluşan bir yarı-formel mekanizma var, hiç kuşkusuz. Bunlar, AKP ve “reis”inin siyasal İslâmcı, olasılıkla da İhvan’la “iltisaklı” projesinin gövdesini oluşturuyorlar. Ve toplumun özellikle yoksul katmanlarını “yeni” rejimlerine kazandırmak için canla başla çalışıyorlar. Türkiye’de adım adım kurulmakta olan siyasal İslâmcı rejimin “öncü” kadroları…

Ancak AKP’nin (bir kısmı elinde pala, protestoculara, şortlu kadınlara saldıracak kadar militan) “kadroları” ile Hayır’cılar arasında devasa bir gri alan var: kır ve kent yoksullarından, taşeron işçilerden, lümpenlerden, varoş sakinlerinden, işsizlerden, topu atma tehdidi altındaki esnaftan oluşan bir gri alan. Çoğu “Elhamdülillah Müslüman”; Cuma’ları elden geldiğince kaçırmamaya çalışıyorlar; ama akşamları bir bira ya da bir kadeh rakı parlatmaktan vaz geçeleri yok, kapağı bir Avrupa ülkesine atmak, bir Avrupalı kadınla evlenerek yırtmak, son model bir ciple sosyete mahallelerde boy göstermek süslüyor gençlerinin düşlerini… Loto oynuyor, her dokuz çekiliş piyango bileti satın alıyor, maçları kaçırmıyor, saçlarını jöleleyip kentlerin ana caddelerini turluyorlar. Bir şeriat rejimi, en son isteyecekleri şey. Çocukları TEOG’a hazırlanırken imam-hatip dışında bir yerlere girebilmesi için çırpınıyorlar, örneğin. İçki, sigara zam yedikçe asapları bozuluyor. “Reis”in “dik duruş”u, “Güçlü Türkiye” söylenceleri, Kurtlar Vadisi milliyetçiliği ile, Fransa’da işçi olarak çalışmış babalarının oradaki emekçi haklarına dair anlattıkları, işsizlik ve aç kalma kaygısı, gelecek endişesi, insanca, güzel, rahat bir yaşamın düşleri, ebedi bir yoksunluk ve erişimsizlik çemberi içinde sıkışmışlık duygusu arasında salınıp duruyorlar. Yetememe, yetinememe duygusu, ne kadar çalışırsa çalışsın (tabii iş bulabildikçe) yoksulluk çemberini kıramayacağı kesin bilgisinin cenderesi…

Peki, bu durumda neden AKP’ye oy veriyorlar, diye sorabilirsiniz. Gayet basit: AKP onların ezilmişlik, umutsuzluk, hiçlik duygularını bir kimliğe tahvil edebilmeyi becerdi. Türkiye kırsalının bilinçaltının derinliklerine işlemiş 40’lı yılların tek-parti (CHP) rejimine karşı öfkeyi, Batıcı-elitizme beslenen hıncı ihya ederek, kentlileşmiş torunların ezilmişlik duygusunun akacağı tepki yatağını döşedi. “Bu cehape var ya bu cehape, halka süpürge tohumundan ekmek yedirdi!” cayırtısı, kof ve nafile bir ajitasyon değil, bu ülkenin ezilmişlerine (ve dahi sömürülenlerine) tarihsel bir süreğenlik duygusu verme ve kendilerini karşısında konumlandırıp teyit edecekleri bir “öteki” kurgulama girişimidir. Batıcı, elitist, züppe, halkına yabancılaşmış ve Batılıların desteğiyle her nasılsa iktidarı ele geçirmiş, yıllar yılı bu mazlum milletin inançlarına, hayat tarzlarına saldıran, kafası bozuldukça bacıların baş örtülerine el atan bir seçkinler kliği… Kapitalist cumhuriyetin paryalarının, itilip kakılanların ezilmişliklerinin kefaretinin yüklenip ardından teneke çalarak kovalanabilecek kolay bir günah keçisi. Hele ki “Eski rejim”in üç sacayağı, yani silahlı kuvvetler, yargı kurumu ve üniversiteler Fethullahçı kardeşlerle kolkola etkisizleştirildikten sonra…

Bir “durum”u oluşturan karmaşık nedensellikleri tekil (ve kolay anlaşılabilir) bir boyuta indirgeyerek bu tekil etkeni “günah keçisi” ilan etme, faşizmin (ve bütün türevlerinin) en sık başvurduğu demogojilerden biridir. “Cehape elitizmi” hiç kuşku yok ki Cumhuriyet tarihinin ilk yıllarında despotik uygulamaları, dayatmalarıyla bir yandan palazlanmakta olan Türkiye burjuvazisinin gereksindiği sermaye birikiminin önünü açmış, bir yandan da toplumu Kemalist “çağdaş uygarlık” ideali doğrultusunda tekil ve seküler bir ulus-devlet olarak biçimlendirmek üzere bir toplum mühendisliğine soyunmuştur. Bunu saptamak ve eleştirmek bir şey, bu eleştirileri kesif bir anti-entelektüalizm/popülizm halitasına dökerek devletin dümenini ele geçirip rotasını değiştirme, başkalaştırma çabalarına malzeme kılmak, başka bir şeydir. AKP “anti-elitizm” ile kestirmeden ve doğrudan onunla ilintilendirdiği “anti-entelektüalizm”i T.C.’ni İslâmcı bir Ortadoğu gücüne dönüştürme projesine halk desteğini sağlamak üzere kullanmaktadır.

Bu projenin bir yanı ise, emekçi kitlelerin ezilmişliğinin gerçek müsebbibi olan kapitalist sistemin kaptan köşkünü “laik-Batıcı” burjuvaziden kendi “cenahı”na devretme hesabıdır. Kaptan köşkünde “Batıcı/laikçi” elitlerin yerine İslâmcı burjuvazi geçerken forsalar, köleler, yani “ne iş olsa” yapan Recep, yani tornacı delikanlı İsmail, yani evlere temizliğe giden Yozgatlı Hatice oldukları yerde, kürekçi sıralarında kalacaktır. “Yabancı(laşmış)/Batıcı” elitlerin yerini alan, “kendilerine benzeyen” yeni efendilere bir çeşit ünsiyet ve minnet duygularıyla yüklü olarak.

AKP’nin toplumu yeniden biçimlendirme girişimini toplumun üst katmanlarını iktisadi müsadere ve kayırmacılıkla değiştirme, alt katmanları kültürel/toplumsal müdahalelerle dönüştürme olarak özetleyebiliriz. Alt katmanlarla girdiği “rıza rezonansı”nın erimini sürekli genişletme çabası içinde olduğu ise, eğitim, diyanet, sosyal hizmetler, yerel yönetimler, “sivil toplum” örgütlenmeleri vb. alanlarında yaptıklarında açığa çıkıyor.

Eğer bunlar doğruysa, iktidar partisi ile muhalifleri arasındaki “gri alan”da yer alan geniş kitleleri orta sınıfa hitap eden söylemlerle ikna etmenin olanağı yoktur. Yaşam tarzına dayalı söylemler: laiklik, çağdaşlık, kadın hakları vb. onları heyecanlandırmıyor. Hatta ve hatta (ve ne yazıktır ki) siyasal yaşama olanca yabancılaştırılmışlıklarıyla, “adalet” dahi deneyim-uzak bir söylemdir: Adalet ve Kalkınma Partisi “adalet”i başörtülü kadınlara kamusal yaşamın yolunu açarak tesis etmiştir; manipüle ettiği medya kanalları sayesinde cezaevlerini dolduran yüzlerce gazeteci, binlerce muhalif, sosyal medya kovuşturmaları, işten atılan akademisyenler, öğretmenler, cezaevlerindeki işkenceler, vb. ya “görünmez” ya da kitleler indinde kriminalize olmuşlardır.

Öte yandan -CHP’nin son birkaç yıldır denediği üzere- sağcı/dindar/milliyetçi söylemler de, “gri alan”ın CHP’ye (ya da sola) yönelmesinde etkili olamamaktadır. Öyle ya, “sağ” söylemlerin otantik sahibi ortadayken, neden eğretisine yönelsinler ki? Recep Tayyip Erdoğan’ın karşısına Ekmeleddin İhsanoğlu’yla (ya da - diyelim ki Prof. Cihangir İslâm’la) çıkmak, protesto alanlarında “yeryüzü sofraları kurmak” da nesi?

Şu görülmeli, CHP’nin dokusu ve kurgusu, bu kitleleri ikna edecek sömürü ve tahakküm karşıtı söylemleri üretmeye müsait değildir; dahası, bu parti böylesi bir uğraşa girişebilecek, yürütebilecek kadrolardan da yoksundur. Bu, sayıları ne denli az, ne denli daralmış olursak olalım, biz sosyalistlerin, devrimcilerin alanıdır.

Bu bakımdan, sosyalistlerin, devrimcilerin “hayat tarzına” ilişkin kaygıları ve şimdilik -ne yazık ki- bizlerden gayrısını fazla ilgilendirmeyen özgürlük taleplerini olduğu kadar, kitlelerin ekmek davasını, işsizliği, iş güvencesizliğini, ücretlerin düşüklüğünü, hayat pahalılığını, sosyal hakların yitimini, barınma sorunlarını, kentsel hizmetlerin (elektrik, temiz su, doğalgaz, iletişim, ulaşım…) yüksek ve giderek yükselen bedellerini, sağlık ve eğitim hizmetlerinin kalitesizliğini ve emekçileri giderek düşen yaşam standartlarına mahkûm ederken kaynakları yağmalayarak uçuşa geçen yeni Müslüman-kapitalist sınıfı, bu yeni sömürü düzenindeki adaletsizliği (yani “kalkınma” ile “adalet” arasındaki ters orantıyı) sorunsallaştırmak, örgütlü-örgütsüz kitleler nezdinde bunlara yönelik bir talepkârlığı biçimlendirebilmek üzere işe koyulmak gerekiyor.

Bu görev ne kadar geciktirilirse, AKP’nin “gri alanlar”ı -korkarım ki telafisi mümkün olamayacak bir tarzda- temellükü o denli ilerleyecektir. AKP olanca demogogluğuyla, popülizmiyle, el çabukluğuyla aydın düşmanlığına dönüştürdüğü anti-elitizmiyle, “vatan-millet-bayrak-din-iman” çığırtkanlığıyla emekçi yığınları fethe çıktı.

Bu fethin tamamlanmasına, yani devleti ele geçirmiş olan partinin toplumu temellük etmesine seyirci kalırsak, iktidar partisi ve “Reis”inin körüklemekte olduğu “laik-dinci”, “Alevî-Sünnî”, “Kürt-Türk”, “Batıcı/gayrımilli-yerli/milli” kör dövüşü içinde yitip gitme olasılığımız yüksektir…

15 Temmuz 2017 17:39:02, İstanbul.

N O T L A R

[1] Kaldıraç Dergisi, No:193, Ağustos 2017…

[2] Gilles Deleuze. 

50830

Sibel Özbudun

1956 yılında,İstanbul'da doğdu. Üsküdar Amerikan Kız Lisesi'nden mezun olduktan sonra, Fransa'ya giderek, üç yıl süresince Fransa'da dil ve Paris VII ve Paris X Üniversitelerinde sosyoloji öğrenimi gördü. Türkiye'ye döndükten sonra,İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Antropoloji Bölümü'ne girdi. Mezun oldu. Uzun süre yayıncılık (Havass ve Süreç Yayınları) ve çevirmenlik yapan Özbudun;

 

1993 yılında, Hacettepe Üniversitesi Antropoloji Bölümü'nde yüksek lisans eğitimi görmeye başladı. 1995 yılında,aynı bölümde araştırma görevlisi oldu. Doktorasınıda aynı üniversitede verdi. İngilizce, Fransızca ve İspanyolca bilen Özbudun'un çok sayıda çevirive telif eseri bulunmaktadır.

     Blog

 

sozbudun@hotmail.com

Sibel Özbudun

Dogmatizmin Eksensiz Çukurunda Yön Aramak-1

Bazıları tarihin önünde yürür, bazıları ise onu yazar. Bazıları ise ilerleyen tarihin ne tarafında yer alacaklarında kararsızdırlar.

Giriş:

Devrimci mücadelenin ve bu mücadele içinde yer alan örgütlerin tarihini yazmak, sınıf mücadelesini ilerletmek ve gelecek kuşaklara deneyimler aktarmak açısından, hiç kuşkusuz büyük bir önem taşımaktadır.

Tarih yazımında, burjuva sınıfı adına tarih yazıcılarıyla işçi sınıfı adına tarih yazıcıları arasında niteliksel bir sınıf varkı vardır ve bu eşyanın tabiyatına da uygundur.

Kandil-Yerevan Yürüşümüz(4)- Kandil-Yerevan ve Şimdiki Duruşum(5)Dursun Ali Küçük

Kandil-Yerevan Yürüşümüz(4)-Dursun Ali Küçük

*Şendinli- Xaxurke boğazından yolculuğa ve uzun yürüşüşe başlıyoruz.

Nasıl yaşayacağına karar verenler nasıl savaşacağına karar vermişlerdir!

Sınıf savaşımında devrimci yaşamın rolü ve yeri tartışılmaz düzeyde önemlidir. Ancak bu gerçeklik her zaman yeterince anlaşılmaz. Üzerinde yeterince düşünülmeyen, ciddiyetle durulmayan konuların başında devrimci yaşam gelir. En az dikkat ve ilginin olduğu, en az duyarlılığın gösterildiği, en az sorgulanan yerdir yaşam. Oysa en fazla hata ve zaafların, yanılgı ve yenilgilerin yaşandığı, kendisini gizleyip sakladığı yerdir yaşam. Deşifre edilip sorgulandığında bunun böyle olduğu görülüp anlaşılacaktır.

Psikolojik savaş ve gerilla savaşı karşısında faşizmin propaganda yöntemi üzerine…

2015 yılında savaşın yeniden başlaması ile birlikte faşist Türk devleti daha önceki savaş tecrübesini sentezleyerek yeni bir savaş konseptini devreye soktu. Daha öncesinde karadan gerilla karşısında ciddi bir varlık gösteremeyen Türk ordusu,  bu yeni konseptte teknik ve propaganda ağırlıklı farklı bir tarz geliştirmeye çalıştı. Bu tarzın ürünü olarak kimi başarılı sonuçlar alması, beraberinde oldukça yoğun bir kara propagandaya başvurmasına neden oldu.

Çin Devrimi ve Maoizm -1-

“Ancak uçurumun ağzında mevcuttur böylesi muhteşem bir manzara” , “Yangını ben başlattım”, “Enginleri fethetme ruhuna sahip değilseniz, Marksizm-Leninizm’i öğrenmeye kalkmak çok tehlikelidir.”

BPKD’ni anlatırken kullandığı bu ifadeler Mao Zedung’un devrimi, devrimciliği kavrayışını açıklıkla, yoruma yer vermeyecek şekilde anlatmaktadır.

Kandil Yerevan Yürüşümüz(3)-Dursun Ali Küçük

Yarın Xaxurke ‘den yolculuk başlıyor-Ekim 2004 yılıydı.
Benim yanımda eskiden kullandığım telefon vardı. Cemal arkadaş bizden istemedi. Karasu Xınere'de gelip telefonu almak istedi kabul etmedik. O kadar uzun bir yolculuk için herhangi bir duruma karşı telefon kullanmak gerekliydi.
Yolculuğa çıkmamıza bir gün kalmıştı. Kuryeler hazırdı. Biz hazırdık. Herşey tamamlanmıştı. Xaxurke karargahından ayrılmış, Xaxurke boğazının aşağılarına gelmiştik.

Tüm yaşamını devrimci mücadeleye adayan TKİP Kurucu Kadrolarından Teslim Demir (Sinan) kaybetmenin acısı içindeyiz.

Teslim Demir'i Mayıs 2018 tarihinde yakalandığı akciğer kanseri sonucu 29 Eylül 2018 tarihinde kaybettik. Onu kaybetmenin acısı içindeyiz. Başta TKİP'li yoldaşlarına, dostları ve ailesine baş sağlığı diliyoruz.

Teslim Demir dostumuzu 6 Ekim 2018 tarihinde Almanya’nın Oberhausen kentinde Alevi Kültür Merkezi’nde yapılacak anma töreninin ardından vasiyeti üzerine İzmir'e uğurlanacaktır. Tüm devrimcileri ve ilericileri yapılacak anma törenine katılmaya çağırıyoruz.

Teslim Demir Ölümsüzdür

 

Kara Tren: Charles Aznavour (22 MAYIS 1924 - 1 EKİM 2018) Gül ve Diken

Fransız şansonunun, 20. yüzyıl popunun anıt isimlerindendi. Piaf ve Trenet, Brel ve Sinatra arasında kendi sularında onyıllar boyunca abide gibi durdu, şarkı matematiğinin, hikâye kurgusunun, duyarak okuyuşun derslik örneklerini verdi. Anne tarafından İzmitli (bugünkü sınırlarla Adapazarlı) olan, Türkiye’de özellikle 60'larda, 70'lerde hemen her şarkısıyla çok sevilen ve dinlenen Ermeni Fransız Charles Aznavour, geçmiş ve gelecek, dostluk ve barış, tarih, hafıza ve hakikat için elini taşın altına koymaktan çekinmedi.

Kandil-Yerevan Yürüşümüz(2)-Dursun Ali Küçük

*Ayrılık ve uzaklık zamanı başlıyor...
PKK'nin değişim göstermesi ve yeni koşullara göre amaç, örgüt, yönetim tarzı, çaılşma tarzı, tüzük ve iç işleyişini düzenlemesi, iç infazlara ve Kürdistani güçlerle arasındaki çatışmalara son vermesi zamanı gelip çatmıştı.
Eskisi gibi yürümek olamazdı. Ama bağımsız-demokratik ve birleşik Kürdistan dan vazgeçmek değil, bunu yeni koşullara göre güncellemek gerekiyordu.
İlk hayalimiz ve bütün Kürtlerin hayali terk edilemezdi.
PKK lideri Abdullah Öcalan Rusyadayken 6. kongredeydik.

“İstanbul’da işçi sınıfı hareketi kuvvet topluyor! Yeni bir fırtınaya doğru”*

3. Havalimanı yapımında çalışan inşaat işçilerinin eylemleri ve ardından 24 işçinin tutuklanması süreç açısından son derece önemlidir. Türkiye işçi sınıfının kendiliğinden mücadelesi, faşizmin işçi sınıfı ve halka saldırısından doğrudan doğruya etkilemektedir. Bu olgu, rakamlar incelendiğinde rahatlıkla görülebilir. Emek Çalışmaları Topluluğu’nun son yıllara ilişkin yaptığı çalışmalar bu gerçeği göstermektedir.

Birleşik Mücadelenin Olanaklarını Emeğin Dünyasında Aramak!

‘Tek Adam Rejimi’ne karşı devrimci, ilerici ve yurtsever güçler, birleşik mücadelenin olanakları ve sürekliliğine dair verimli, anlamlı tartışmaları sürdürüyor.

OHAL altında, tamamen eşitsiz koşullarda gerçekleştirilen, AKP-MHP ittifakının hile ve devlet terörü ile kazandığı 24 Haziran seçimleri, söz konusu birleşik mücadelenin ne tür olanaklar sunabileceğine ve sahada nasıl bir sinerjiyi açığa çıkartabileceğine ilişkin zengin veriler sundu.

Sayfalar