Elimiz Yakanızda, Kavgamız Yüreğinizde Korku Olacak !(Hülya Onur)
Tam betimleme olmayabilir belki ama „Bir toplumun demokrasi düzeyini anlamak istiyorsanız cezaevlerine bakın…‘ mealinde bir söz vardı. Buna kadınları da eklemek yerinde olurdu. Çünkü toplumun ana öğesi, bir çok alanda öncüsü ve var edici öznesi, en çok üreten ama emeğinin en az görüleni, görünmez emeğin sahibi kadın sadece sistemin değil, sistemin çok yönlü imtiyaz tanıdığı erkeğin de sömürü ve baskısını üzerinde hisseder, yaşar.
Sistemin özellikle de politik kadınlara zindanlarda da daha ‚özel‘ davrandığı artık bilinen bir durum. Kadınlara salt kadın ve politik olduğu için bedeni üzerinden de saldırır faşizm. Ve bu sadece bizim gibi ülkelere has bir faşizan uygulama değil, tüm sistemlerin genel karakterinin bir sonucudur. Kapitalist ülkeler kılıfını uydurarak yapar, faşizmin hüküm sürdüğü bizim gibi ülkelerde ise açıktan uygulanan yöntemlerin en iğrenç olanlarından biridir kadının cinselliğine saldırı. Bunun son yaşatıldığı kişi ise hepimizin bildiği gibi Garibe Gezer olmuştur.
Geçmişe doğru yol aldığımızda 12 Eylül hala genel olarak kanayan yaramız olmaya devam ederken, bugünkü zindan gelişmelerinin bir ucunun da bu sürece dayandığını da düşünürsek, o sürecin yaraları kadınlar açısından biraz daha farklıdır. Erkek mahkumlar aileleri, çocukları üzerinden tecavüzle,ölümle tehdit edilirken, kadın mahkumlara uygulanan işkence yöntemi cinsel istismar, tecavüz olmuştur. T.C.vüzcü devletin tecavüzünü açıklayabilmek ise kadınların yıllarına mal olmuştur. 90′ lı yıllara gelindiğinde tek tek kadınlar tüm cesaretlerini toplayarak yaşadıklarını ve yaşatılanları, tanık olduklarını aktarabilmişlerdir ancak. Ve bu devam da eder sonraları. Bir şekilde #metoo ifşa hareketinin 90’lı yıllarda başlamasaydı da biraz bu. Adı konulmamış olsa da.
Kamile Öztürk tecavüze uğradığında sistemin faşist suratına tükürmekle kalmamış, zindandan çıktıktan sonra ‚ferman sizinse, dağlar bizimdir‘ deyip, düşmana karşı daha güçlü özsavunmada bulunabilmek adına, mücadelenin harına daha bir atılmıştı. Faşizm yenilmişti Kamile karşısında.
Peruşka (Perihan Polat);“Ben değilim kirlenen, zihniyetiniz kirli, faşizm tecavüz eder‘ teorisinin, dağlarda baş kaldıran kadının ayak izleriyle dolaşandı Peruşka. ‚Memelerimi kestiler, onca zulmü yaşayan halkımı düşünerek ahh bile edemedim. ‚ diyen Sakineler gibi dirençli, davaya-halkına inançlı önder kadınlardan sadece biriydi Sara(Sakine Cansız).
Sadece düşüncelerini ifade ettiğinden ötürü, tutarlı ve korkusuz tavrı faşizmi rahatsız ettiğinden dolayı zindana atılan; zindandayken can parçası annesini kaybeden, yetmezmiş gibi“Evin yakınına gömün,ölünce Aysel“im sık ziyaretime gelir.‘ vasiyetine uygun Ankara’da defnedilen annesinin cenazesine katılan ama devletin organize ettiği faşist güruhun saldırıları sonucu gömüldüğü yerden tekrar çıkarılıp, Dersim’e götürülmek zorunda kalan ve bu faşist saldırılara tanık olan Aysel Tuğluk. Hafızasını sıfırlamaya çalışarak,yaşatılanları o güzel yüreği ve beyni kaldıramadığından, hafıza yitimi, tıp diliyle demens hastalığına yakalanan ve kendi işlerini göremez hale getirilen bir direnç gülü.
Ve ‚Ancak ölünce hakkımız aranıyor. “ diyerek protesto mahiyetinde olan intihar girişimini gerçekleştiren, yaşadıklarını kamuoyuna ilettiği için ‚cezası‘ faşizm tarafından tekli hücreye atılıp, katledilerek verilen Garibe Gezer.
Aslında verilen örnekler sadece zindanlarda genelde yaşatılanlara, özelde de kadınlara yönelik uygulamalara hatırlatma için değildi. Garibe’nin ‚Hakkımızı öldükten sonra arıyorlar.‘ sözü ,acı gerçeği, somut- gelinen durumu/muzu da ifade eder durumdaydı. Yüreğe işleyen, acıtan türden bir söylemdi,ifadeydi.
Öldükten sonra hak arama…
Öldükten sonra hak arama, lanetleme, az da olsa sayılar, sokağa çıkma durumunu ne kadar da tekrarlar olduk farkında mıyız acaba?
Mücadelenin ivme kazandığı görece iyi olduğu, örgütlü yapıların 12 Eylül’den sonra biraz da olsa toparlamaya başladı 80 ortası ve 90 yıllarının ortalarına kadar olan süreçte, yaşatılanlar her ne olursa olsun moral, motivasyon, örgütselliğe ve örgütlere inanç, devrime, sosyalizme dolayısıyla gelecek güzel günlerin doğacağını olan umut, zindanlardan dışarıya güç, direnç, moral ve umut olarak yayılıyor, dışarıdan içeriye aynı paylaşımla karşılık buluyordu.
12 Eylül’le birlikte aileler ilk başlarda kendi çocukları için cezaevi yollarına düşseler de, süreç içinde tüm çocukların kendi çocukları olduğu bakış açısı ve sahiplenişi gelişecektir ailelerde. İlla da analarda, kadınlarda. Zindanların önlerinde ağırlıklı olarak kadınlar, analar ziyaret için buluşmaya başlayacaklar, bu hiç birbirini tanımamış insanların, birbirleriyle kaynaşmasına, bir çok noktada karşılıklı paylaşımlarına yol açacaktır. Bir çok insanın tanışma aracı zindandaki çocuklarını, eşlerini, sevdalarını görüşe gittikleri zindan önleri olacaktır. Nitekim Cumartesi Anaları da bu paylaşım, kaynaşma ve sahiplenmenin sonucu olarak oluşmadı mı zaten?
Sorunlara, insanlık dışı yaptırımlara, yargısız infazlara keyfi uygulama ve haksız biçilen cezalara tek tek değil de ortaklaşa ses olmak, zindanlarda yaşatılan hak ihlallerini kamuoyuyla paylaşmak, bir nebze de olsa içerdekilerin dışarıdaki sesi olabilmek. Adresi derin devlet olan ama adına yargısız infaz denilen onca güzel insanın ortadan kaydedildiği, katledildiği 90-96 yılları arasında dışarıdan içeriye köprü olma noktasında önemli bir süreç de yaşanıyordu ayrıca.
Politikleşmenin, topluma moral, güç ve yön vermenin merkezi olarak görülen zindanlara devlet bir hal çaresi bulmalıydı. Ve bu çareyi de F Tipi tabutluklarda bulacaklarını zannettiler. Yaktılar, yıktılar, katlettiler kimyasallarla daracık alanlarda onlarca politik tutsağa biat ettirip, topluma da göz dağı vereceklerini düşünerek tarihin en önemli barbarlığını adım adım ördüler.
Buca, Sağmalcılar, Ulucanlar derken bir çok zindanda eş zamanlı operasyonlarla katliamlarını gerçekleştirdiler. Adına da utanmazca „Hayata Dönüş Operasyonu“ dediler.
Onlarca insan açlık grevi ve ardından devam ettirilen ölüm oruçlarında yıldızlaştılar, bir çoğu da bedenen, ruhen, zihnen engelli olarak yaşamlarını devam ettirmeye çalıştılar. O yıllarda zindanlarda olanların ama faşizmin bu saldırılarında öldüremediği insanların bir bölümü ya ağır hasta ya da faşizmin barbar yöntemleriyle tek tek katledilmeye doğru yol alındı, alınıyor da.
Adına Adli Tıp Kurumu denilen ama gelinen süreçte faşizmin tıp alanındaki yan kolu gibi çalışan ATK, zindanda kalamayacak politik tutsaklara „kalabilir‘ raporu vererek, bu ölümleri daha da hızlandırır konuma dönüşmüştür. Kanser hastası olan ama tedavisinin yapılması hakkını gaspetmenin yanında ilaçlarını dahi vermeyerek Diyarbakır zindanlarında ölmesini sağladığı Halil Güneş bunlardan sadece birisiydi. Faşizm her gün bir güzel canı yaşamdan koparıyor, yaşam haklarını da ellerinden alıyor.
Dolayısıyla „faşizm her gün daha pervazsızca ve topyekün saldırırken, gelinen noktada bizler nerede duruyoruz acaba“ diye sormadan edemiyor insan. Buna verdiğimiz yanıt aynı zamanda kendimizle de yüzleştiğimiz ve samimice yanıtını vereceğimiz an sözün bitmesi, eylemin başlaması anlamına gelecek demektir de.
Bir günde üç cenaze çıkıyorsa zindanlardan, yer yerinden oynamalıydı değil mi?
Bir ayda 7 can zindanlarda katlediliyorsa faşizme öfke seli olup akmalıydık değil mi?
Bir kadın yaşadıklarından dolayı hafıza yitimi yaşıyorsa,onun hafızası olmalıydık değil mi?
28 yaşında gencecik bir kadın,öldürülmeden önce, kadın gardiyanlar tarafından tecavüze uğrayıp, bunu kamuoyuyla paylaştığı an onun dışardaki sesi olmalıydık değil mi?
Cevap kocaman bir evet olacaktır muhtemelen.
Sonuç yeni yeni ölümlerse, burada sorun bizde de be kardeşim. Faşizmin katlettiğinin, ölümden beslendiğinin hepimiz kitabını yazarız. Sorun bizim ne yaptığımızla,soruna ne kadar ve ne şekilde müdahil olduğumuzla alakalı. Gözler kör, kulaklar sağır, diller lal olduğu müddetçe daha çok ölümleri bu gözler görecek, okuyacak kulaklar duyacak, diller anlatacak ama pratikte eyleme geçilmediğinde sıranın hepimize geleceğini unutmamalıyız. Unutmayalım ki, zindandaki zulümleri dışarıyı susturmak, korkutmak, biat ettirmek, kendine benzetmek için de yapıyor faşizm. İnsanı kendine yabancılaştırmak,istediği tipte insan yaratmak, saltanatını daha güçlü yürütmek, saraylarında katlettiklerinin kanlarıyla altın kadehlerini tokuşturmak yegane hedefleridir de.
Simit 3 lira, ekmek 5 lira olmuş kimin umurunda dar gelirli dışında. Umrunda olanları da zaten ya katlediyor, ya yıllara varan sözümüna adalet sistemiyle zindanlara göndererek susturmaya çalışarak halletmeye çalışıyorlar. Yani sınıf sınıfa karşı ama bizim mensup olduğumuz adına ezilen sınıf dediğimiz ve sıkca örgütlenmenin ortak hareket etmenin öneminden bahseden bizler ne durumdayız?
Faşizmin vicdanı yoktur
Ya bizim cenahın? Ölümleri, katledilmeleri, tecavüzleri, neden hep bir avuç insanla lanetlemek durumunda kalıyoruz. Hani gücümüz birlikteliğimizdeydi. Neler ,neler, neler… Demek ki ,kendini asıl silkelemesi ve sorumluluklarının bilinciyle hareket etmesi gereken bizleriz. Devrimci- demokratik güçler, halka önderlik ettiğini söyleyen mekanizmalar bu sorunların öncüsü olmadığı sürede, yapılan her şey okyanusta bir damla olsa da ,faşizme karşı direnişte oldukça zayıf ve cılız kalacaktır. Bugün zindanlardaki durumun her geçen gün daha kötüye gitmesinin nedenlerinin başında dışarının sessizliği geliyor.
Ekonomik, maddi, manevi, moral, motivasyona en fazla ihtiyaç duydukları bir süreçte, zindanda onca insanı bir başlarına bırakmak vicdanımızı sızlatmalı. Zindanlardan gelen mektuplarda hala direnç var, umut var, geleceğe mavinin güzelliğinde bakmak var. Ama o mektuplarda bolca sitem var, yalnız bırakılmanın getirdiği hayal kırıklığı var, yalnızlık var, hüzün var. Bunlara merhem olmaya çalışmak bizim görevimiz olmalı. Oradakiler bizim onurumuzdur doğrusu sloganlarlda kalmayıp, zindanlara ulaştırılmalı. Bizim sesimiz, gücümüz oralara ulaştığında onların faşizme karşı mücadelesi daha güçlü, sesleri daha gür çıkacaktır. Garibe’ler öldükten sonra hakkımız aranıyor ‚çaresine‘ başvurmayacaklardır. Demem o ki, insanın en büyük değeri vicdanıdır. Vicdanın körelmesi insanlığın, insani değerlerin de çöküşe geçmesi anlamına gelir. Buna asla müsaade etmemeliyiz.
Varsın faşizm güçlü zannetsin kendini
Güçlü olduklarını zannediyorlar zindanlarda. Tek tek katletmeyi güçlülük, imhayı tutsakların iradelerini teslim almak olarak görüyorlar ya.
Bilmiyorlar ki, ‚bir gider bin geliriz, katletmek kurtuluş’ları değil. Bu çeliğin aldığı suyu unutmayacağını biliyorlar ama bazen unutuyorlar. Sıkça hatırlatmak gerekiyor bu süreçte.
2001 Aralık 19-23 ‚ü sürecinde ‚bizi diri diri yaktılar.‘ haykırışı tüm topluma yayılmıştı. Aslında bu tüm toplumun da diri diri yakıldığı anlamına geliyordu. Tüm topluma bir mesajdı, faşizmin kanlı yüzünü bir kez daha gösteren haykırıştı da. Tüm topluma televizyonlardan koğuşların, kullandıkları kimyasallarla demir ranzalarının dahi yakıldığı o vahşet, katliam anı canlı izlettirilmişti. Bu da aynı ölçüde topluma verilmek istenen korkunun bir parçasıydı. „Yakmayıp da besleyecek “ halleri yoktu ne de olsa. „Asmayıp da besleyelim mi?“ den, „Yakmayıp da besleyelim mi?“ sürecine girilmişti. Şimdi de ‚Öldürmeyip de besleyelim mi?“ süreciyle yine kara icraatlarına devam ediyor faşizm. Zindanda kalamayacağını bildiği halde politik tutsakları insanlık dışı yaptırımlara tabi tutarak, işkence sonucu, intihar süsü verip tek hücrelerde faili belli bir şekilde katlederek yapıyor artık faşizm imhasını.
Aslında zindanlarda yaşatılanlar bugünün edimleri değil. Dünden bu güne 100 yıllık faşist yapılanma T.C. devletinin tarihine bakıldığında her dönem farklı vahşet, katliam, tecavüz, soykırım uygulandığını görmek zor değil. Dersim’in, Koçgiri, Ağrı-Zilan’ın hala kanayan yaraları sarılmadı. Sivas ‚ın dumanı sönmedi daha. Roboski’de her Aralık karlar kızıla dönmeye devam ediyor.
Yani demem o ki, faşizmin kanunu kördür, sağırdır, dilsizdir, vicdanı yoktur. Kandan beslenir, var olmaya, saltanatını sürdürmeye devam eder.
Ama bu devran böyle gitmez…’Keser döner sap döner‘, divan kurulur, hesap sorulur… İşte o gün geldiğinde haramileri toprak ana dahi kabul etmeyecek!
Ne yaparsa yapsınlar!
Korkutamayacak!
Biat ettiremeyecek!
Susturamayacak!
Çelikten iradelerini teslim alamayacaklar!
Korkuyorlar; çünkü faşizmin korku salması, korkmasındandır.
Kadınlardan,
Gençlerden,
LGBTİ +’lardan,
İşçiden,
Köylüden,
Emekçiden,
Emekliden,
Memurdan,
Değişik milliyetlerden ve inançlardan,
Devrimci muhalefetten,
Kadın hareketinden…
Toplumun tüm ezilen, sömürülen, ötekileştirilen, cinsiyet ayrımcılığını derinden yaşayan, emeği-kimliği-bedeni baskı altına alınan ve sömürülen toplumsal kesimlerden korkuyorlar.
Korktukça saldırganlaşıyorlar.
Ama korkunun ecele faydası olmayacak!
Kaybedeceksiniz!
Değişik milliyetlerden halkların birlikte mücadelesi kazanacak!
Kadınların örgütlü birlikte mücadelesi kazanacak!
Gençlik kazanacak!
İşçi ve emekçi kazanacak!
Biz kazanacağız!
Biz kazanacağız!
Ve toplumda ezilen, sömürülen bir kişi kalmayana kadar elimiz yakanızda olacak.
Hülya Onur
Son Haberler
Sayfalar
Hayallerimizi Emziren Yazmak Eylemi[*]
Karakterlerin heybetine baktığında...
baştan aşağı yara izi doludur...”[1]
Kiminin Düşü, Ötekinin Karabasanıdır…[1]
korkaklar için bilinmezlik,
cesurlar için ise şanstır.”[2]
“Özel bir şirket uzaya adam yolladı diye heyecanlanıp insanlık ve gelecek adına umutlanmayı anlamıyorum. O uzay, o gelecek bizim değil. Sen ben, hepimiz o şirketler yaşasın diye salgın sırası işe yollanan kalabalıklarız. Sokakta gırtlağına basılanlarız. Cop, kurşun yiyenleriz.”
Ümit Ünal’ın 31 Mayıs (2020) tarihli twit’i böyleydi…
Münih Mahkemesi’nde Yargılayanlar Yargılandı!
15 Nisan 2015 tarihinde gerçekleştirilen uluslararası bir operasyonla tutuklanan 10 devrimci hakkında açılan “dava”, 28 Temmuz 2020 tarihinde sonuçlandı. Alman Mahkemesi tarafından Müslüm Elma 6 yıl 6 ay, Erhan Aktürk 4 yıl 6 ay, Sinan Aydın 3 yıl 6 ay, Haydar Bern 3 yıl 4 ay, Banu Büyükavcı 3 yıl 6 ay, Musa Demir 3 yıl 4 ay, Deniz Pektaş 5 yıl, Sami Solmaz 3 yıl, Seyit Ali Uğur 4 yıl 6 ay, Mehmet Yeşilçalı 2 yıl 9 ay “hüküm” verilmiştir.
14 Ağustos’u Unutma!
14 Ağustos 2017 tarihinde Rojava’da kaybettiğimiz, enternasyonal devrimci, geleneğimizin önder savaşçılarından, alçak gönüllü-mütevazi, kimliksiz, sınır tanımayan, mazlumların cephesinde yer edinmiş, yaşantısını devrim ve sosyalizm uğruna adamış, Kaypakkaya sevdalısı Nubar Ozanyan’ı ölümsüzlüğünün 3. yılında saygıyla anıyoruz.
Nubar Ozanyan’ı Anıyoruz…
Gericiliğin her türüne karşı devrimci-yurtsever mevzilerde savaşan komünist savaşçılardan biriydi… 1956 yılında Yozgat’ta fakir bir Ermeni ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Genç yaşta annesini kaybetti.
İlköğretiminden sonra İstanbul’da İbrahim Kaypakkaya’nın düşünceleriyle tanıştı ve TKP-ML’de örgütlendi.
12 Eylül 1980 Askeri Faşist Cuntası’ndan sonra Fransa’da yaşamaya başladı. Burada başta Yılmaz Güney’in savunulması olmak üzere saflarında yer aldığı örgütlenmenin pratik tüm faaliyetlerine katıldı ve örgütledi.
Rojava’da Özerk Yönetimin petrolünü sahiplenmesi ve tepkiler
Uzun bir süredir SDG'nin denetiminde olan topraklarda bulunan petrolün çıkarılması, işlenmesi ve ticaretinin yapılması için Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin (KvDSÖY) Amerikalı Delta Crescent Energy LLC adlı şirketle bir anlaşma yaptığı/imzaladığı basına yansıdı. Anlaşma petrolün pazarlanması, mevcut sahalarının geliştirilmesi ve modernize edilmesini öngörüyor.
“Alt”, “Üst” Emperyalizm Tartışmaları Bağlamında Emperyalist Türkiye
Son günlerde Türk devletinin ne olduğu üzerine sol kesimde tartışmalar yapılmaktadır. Bu tartışma elbette kendiliğinden ortaya çıkmadı. Türk devletinin askeri, politik ve sermaye olarak saldırganlığının artışı ile paralel yürütülüyor.[1]
Laiklik Zarurettir
“Sekülerizmde gizem, maskaralık,
rahipler, seremoniler, sahtelik,
mucize ve cezalandırma yoktur.”[1]
Laikliği yeniden konuşmak zorundayız. “Olmazsa olmaz” bir kaçınılmazlık olarak acil gündem maddesidir laiklik meselesi…
Kimileri “olmayan” ya da “olduğu kadar”ıyla “Laikliğe ‘El Fatiha’…”[2] derken; “Türkiye laik değil”[3] saptamasına mündemiç realiteyle yüz yüzeyiz…
İktidarın “Kayıkçı Dövüşü”: İstanbul Sözleşmesi[*]
“burada daha ne kadar öleceğim?
yeryüzüyle gökyüzün aracısı olarak
bulutu haraca kestiğiniz yerde?”[1]
AKP’nin ayağı İstanbul Sözleşmesi’ne fena dolandı. İktidarının henüz “demokrasiyle barışık”, “AB hedefinden kopmamış”, seçmen desteğinin yüzde 50’lerde seyrettiği günlerde hazırlanmasına nezaret edip Türkiye’nin ilk imzacısı olmasını sağladığı “İstanbul Sözleşmesi”ne karşı parti çeperlerinden kopan “Kabakçı Mustafa İsyanı” ile karşı karşıya.
15-16 Haziran İşçi Sınıfınındır; Öğreten Tarihimizdir[*]
“düş değil bu hayal değil he hey be hey
yetmişbin dev işçim kalktı yürüdü.
kokuşmuş düzene sahip çıkanın
alnın çatına baktı yürüdü yürüdü yürüdü.”[1]
Karl Marx ile Friedrich Engels’in, “Gerçek hareketin her adımı, bir düzine programdan daha önemlidir,”[2] saptamasıyla betimlenen 15-16 Haziran 1970 işçi sınıfınındır; öğreten tarihimizdir hâlâ ve her zaman.
Ayasofya’nın Camiye Çevrilmesi Üzerine… Hakikat Değişmeyecektir!
Bazı kararlar, insanlığın gelişim evresinde aradan yüzyıllar geçmiş olsa dahi her zaman minnetle, saygıyla anılırken bazı kararlar ise ibretle insanlığın tarih sayfasında yer alırlar.
Son aylarda Ayasofya [HagiaSofia] Kilisesi üzerinde yürütülen ve gündem oluşturan tartışmalarda, insanlığın hizmetinde bir miras olan mabedin “kılıç hakkı” gerekçe gösterilerek camiye dönüştürülmesiyle tarihe kara bir leke olarak not düşülmüştür.