Salı Ekim 20, 2026

Düzen İçi Sol’culuk;Özgür Yıldız

Her toplumsal yapı kendi karşıtını da içinde taşır. “Sol”da, kapitalist sistemin karşıtı olarak ortaya çıktı ve gerçek kimliğini Komünist Manifesto’nun yayınlanmasıyla buldu. Bu süreçten sonra işçi sınıfı, kendisi için bir sınıf olarak burjuvazisinin karşısına, ütopik olmayan gerçek sosyalizm alternatifiyle çıktı. Elbette, burjuvazi boş durmadı. “Sol” hareketi reforme etme yollarını seçti. Proudhon, Bernstein ve Kautsky kadar sol”u reformizme etmenin teroik zeminlerini hazırladı. Lenin, Marksizmi reformize eden küçük burjuva ideolojisine karşı mücadele ederek Marksizmi geliştirdi ve 17 Ekim Sosyalist Devrimi bu mücadelenin ürünü olarak ortaya çıktı.

Sol’un tarihsel olarak ortaya çıkışı, işçi sınıfı hareketinin ortaya çıkışına denk gelir. Ancak kapitalist sistem içinde birbirinden farklı “sol” hareketler vardır. “Sol” hareket deyince, özünde düzene, apitalist sisteme muhalif hareket ve burjuva düzen karşıtı akla gelir. Sol esasında düzen dışı bir harekettir. Çünkü, kapitalist sistemin alternatifi olarak ortaya çıkmıştır. Ancak, burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki uzun tarihsel mücadeledeki gelişmeler, “sol” hareketi de farklılaştırdı. Düzen dışı “sol”un yanına bir de “düzen içi sol” eklendi. Lenin’in, bunlar için; “işçi sınıfı içindeki burjuvazinin ideolojik ajanları” demesi bundandır. Marksizmin ortaya çıkışıyla beraber düzen dışı “sol” hareket, işçi sınıfını temsil eden hareketler oldu. Düzen içi “sol” hareketler ise, “sol” görünümlü reformist hareketler şeklinde varlıklarını sürdürdüler. Bu tür reformist küçük burjuva siyasal hareketlerin en önemli özelliği; burjuvaziyle uzlaşıcı bir çizgiye sahip olmalarıdır. Öğreti ve eylemlilikleri, kapitalizmin reforme edilmesiyle sınırlıdır. Sosyalizm ise onlar için bir ütopyadır.

Türkiye “sol” hareketi de ciddi süreçlerden geçti. TKP’nin ilk kuruculkardan M. Suphi ve yoldaşlarının katledilmesinden sonra, TKP’nin kemalizm kuyrukçuluğu yapması, onun gerçek yüzünün görememesi, Türkiye işçi sınıfına büyük bir darbe vurdu. Ancak, 1960’ların sonlarına doğru dünya genelindeki devrimci kabarışın içeride de karşılık bulmasıyla radikal devrimci hareketler ortaya çıktı ve TKP reformculuğunu geriletti. Denizler, Mahirler ve Kaypakkaya’lar bu radikal kopuşun öncüleriydi. Kaypakkaya’nın bir başka özelliği vardı, Marksizmin ülke içindeki temsilcisiydi. Ortaya koyduğu düşünceleri, diğer radikal küçük burjuva devrimcileriyle arasına kalın bir çizgi çiziyordu.

Düzen dışılık, düzen içi koşullardan sonuna kadar yararlanmayı kesinlikle dıştalamaz. Başka deyişle, düzenin tüm gözeneklerinden işçi sınıfı hareketi lehine yararlanılır. Ve bu sınırları genişletmenin mücadeleside sonuna kadar verilir. Yeri geldiğinde reformizmden de yararlanılır, ama reformist olunmadan. Yeri geldiğinde burjuva parlamentosundan da yararlanılır, ama burjuva parlamenterist bir parti olmadan. Her şey işçi sınıfı önderliğinde sosyalizmi gerçekleştirmek için yapılır. İşçi sınıfı hareketinin siyasal mücadelesinin genel prensibi budur. Siyasal iktidarı almak için bütün mücadele biçimlerinin koşullara uygun ve onu zorlayarak uygulamak ve burjuvaziyi altemek...

Ne var ki, günümüz “sol”culuğunun en belirgin yanı, adeta reformizmin içine görmülmek oldu. Özellikle küçük burjuva reformistlerimiz, faşizm karşısında kendilerini çıplak hissederek, bir burjuva partisinin kanatları altına girmekte dahi bir sakınca görmediler. Bunu da “demokratik güçlerin birleşimi” olarak açıklama yavanlığına düşerek yaptılar. Oysa, CHP’nin yeri, demokrat ve reformist sol’un yanı değil, Yenikapı’ydı. O yerini bildiği için oraya gitti.

CHP’nin “Taksim Mitingi”ne büyük payeler biçerek ve neredeyse CHP’yi “demokratik hak ve özgürlükler için mücadele edenler”cephesinde göstermeye çalışanların, ne işçi sınıfına ne de ezilen bütün emekçilere bir güvenlerinin kalmadığı, tersine, egemen sınıflar cephesindeki bir burjuva partinin kuyruğuna takıldıklarını ortaya koydu. Bunlar, tam anlamıyla “düzen içi sol”cularıdır. Düzen dışına çıkmak bunların akıllarından dahi geççmez. Neden mi? Çünkü tüm örgütlenmeleri, siyasetleri, taktikleri, mücadele biçimleri ve elbette varsa stratejileri buna göre şekillendirilmiştir. Ve bunlar, teorik, siyasal, ideolojik ve örgütsel olarak, gerçek anlamda burjuvaziye karşı bir savaş örgütü değil, onunla uzlaşma örgütü olarak şekillenmişlerdir.

Lenin, reformizm ile burjuvaziye karşı bir savaş örgütü olan komünist partisi arasındaki farkı sıkça vurgulamıştır:

“... siyasal sorunlar üzerinde, aydın ve sevimli bir Kadet topluluğuna bir konferans verdim. Tartıştık. Ev sahibimiz: <<Önümüzde vahşi bir hayvanın, bir aslanın olduğunu düşün. Biz ikimiz, aslanın önüne atılmış iki esiriz. Bu durumda birbirimizle tartışmamız uygun olur mu? Böylesi bir durumda ortak düşmana karşı en akıll ve uzak görüşlü Sosyal Demokrat G. W. Plehanov’un mükemmel bir şekilde söylediği gibi ‘gericiliği tecrit etmek’ için birleşmek görevimiz değil mi?>> dedi. Benzetme güzeldi. Kabul ettim ve yanıtladım. Peki, esirlerden birisi silah almayı ve aslana hücüm etmeyi örgütlerken diğeri, mücadelenin tam ortasında aslanın boynundan sarkan ‘Anayasa’ yazılı bir yaftayı görünce ‘sağdan da soldan da gelirse gelsin şiddete karşıyım’, ‘ben bir parlamenter partinin üyesiyim, anayasal yöntemlerden yanayım’ diye bağırıyorsa, ne diyeceksiniz? Böyle bir durumda aslanın gerçek niyetlerini ortaya çıkaran ‘huysuz’ genç, kitleleri eğitmek, onların siyasal ve sınıf bilinçlerini geliştirmek için yaftalara bağılılık vaaz ederken aslan tarafından parçalanan esirden daha çok iş yapmıyor mu?”1

Lenin bu söyledikleri, CHP ile flört etmeye çalışan bizim reformist “sol”larımızın bugünkü durumuna uygun düşüyor. Aynı toplumsal süreç de, ideoloji aynı olunca, aradan yüzyılda geçse sınıfların eylemlikleri fazla değişmiyor. “Gericiliği tecrit etmek için” gericilikle “ittifak”! Reformistlerimiz de aynen bunu yapıyor. AKP gericiliğine karşı CHP gericiliği ile ittifak! Bunun adına da işçi sınıfı politikası demekten geri kalmıyorlar.

Türkiye’de burjuva demokrasisinin değil ama, faşist rejimin tüm özellikleri mevcuttur. Bazı reformist partilerin varlığı, sol dergilerin çıkması vb. gibi kısmi demokrasi kırıntıları ise, Kürt Ulusal Hareketi’nin mücadelesinin (devlet ile çatışma durumu) bir sonucu olarak durmaktadır. Günümüz burjuva devleti, sol’u, hem Kürt Ulusal Hareket’inden uzak tutmak için, hem de düzen içinde tutabilmek için bu tür “demokrasi” kırıntılarına göz yummaktadır. Ama, asla, sol’un rahat bir soluk almasına ise izin vermemektedir. Buna düzen içi sol’da dahil. Devlet, düzen dışı sol’a karşı savaştığı gibi, düzen içi sol’u da rahat bırakmıyor. Onlar üzerinde de baskılarını sürdürüyor.

Bazı reformist sol’cularımız, PKK bir kenara reformist HDP ile yan yana gelmemek için özel bir çaba harcarken, CHP gericiliği ile yan yana gelmek için de tersinden bir o kadar çaba harcıyorlar. Oysa, burjuva anlamda demokrasi mücadelesini CHP değil HDP vermektedir. Ama HDP “sakıncalı” bir parti. Çünkü Kürt eksenli.

CHP ve diğer egemen sınıflar dışında, “demokratik hak ve özgürlükler” için, reformist ve ilerici çevrelerin oluşturacağı demokratik mücadele platformuna kayıtsız kalmakta doğru değildir. Komünistler, bu tür mücadele platformların içinde yer alarak, faşizme karşı demokratik hak ve özgürlüklerin kazanılması ve faşizmin geriletilmesi mücadelesi içinde aktif olarak yer almalıdır.

Türk egemen sınıfları, Kürtleri terörize ederek, içeride Türk miliyetçiliğini derinleştirmeye ve genişletmeye çalışıyor. Yığınsal tutuklama ve yoğun baskıların yetmediği yerde, Kürt şehirlerini yıkarak ve yüzlerce insanı katlederek sindirme ve yıldırma taktiği izliyor. Devlet, düzen içi sol’a, “Kürtlerle aranıza mesafe koyun” mesajını çok yönlü veriyor. Ankara, İstanbul, Suruç ve daha bir çok yerde olduğu gibi toplu katliamlar yaparak mesajını iletiyor. Ağır baskı ve karşı-devrimci şiddet uygulayarak siyasal bir soluklanmaya izin vermiyor. Burjuva liberal aydınlara dahi göz açtırmayan, tehdit eden ve korkutan bir sistemin, sol reformistlere tolerans tanıması düşünülemez. İktidar sahipleri kendilerini güvende hissettiklerinde o kırıntıları da bütünüyle ortadan kaldıracaklardır.

Toplumsal koşulları iyi okuyup buna göre taktikler belirlemek marksist (komünist) işçi hareketleri için olmazsa olmazdır. Siyal iktidar perspektifi olan ve buna uygun olarak örgütlenen hareketler, değişen koşullara göre siyasal ve örgütsel taktikler belirlemede uzman olmak zorundadırlar.

Komünistler ve düzen dışı devrimci hareketler GEZİ’yi doğru okuyamadılar. Yer yer doğru saptamalar olmasına karşın, GEZİ’nin verdiği düzene karşı saldırı taktiği yerine, bekle-gör taktiğini, yani pasizfizmi benimsediler. Aynı düzen içi reformist “sol” hareketler gibi kendilerine “düzen içi” siyasal yön biçtiler. Sonuç ise, GEZİ kitlesi, baskılarla yıldırılarak kendi kabuğuna çekilmek zorunda kaldı. Kendilerine ve genel anlamda bütün sol’a karşı bir güvensizlik içine sokuldular.

Türkiye işçi sınıfı Kürt Ulusal Hareketi’nin demokratik mücadelesiyle birleştirilemedi. Bu konuda bazı adımlar ataılmasına karşın, reformist-soyal-şoven “sol” bunun önünde ciddi bir engel oluşturmaktadır. Oysa, Türk devleti bir çok yönden sıkışmıştı. Özellikle ilerici Kürt Ulusal Hareketi’nin gelişmesi karşısında dışarıda ve ülke içinde sıkışmış, uygulaya geldikleri

politikalar yüzünden yalnızlaşmışlardı. Türk egemen sınıfların kendi aralarındaki çelişmeler derinleşmişti. Bu 15 Temmuz’da silahlı olarak dışa vurdu.

Türk egemen sınıfları, “milli birlik” politikasıyla kendi içlerindeki krizi aşmaya çalışmalarına karşın, hala ciddi bir uzlaşma sağlayabilmiş değillerdir. Çünkü bunun dış ayakları şimdilik havadadır. Ve devleti elinde bulunduranlar en zayıf anlarıyla karşı karşıyalar. Bu nedenle AKP kliği, CHP’ye bazı tavizler vermektedir. Türkiye’nin en büyük tekeli Koç grubu CB Erdoğan’ı ziyaret ederek “milli birliği” pekiştirir bir görüntü vermeye çalışmaktadır. Bir çok yönden pazarlıklar yapılmaktadır.

CB Erdoğan, AKP’li kitleleri sokakta tutarak kitlesel destek aldığını düşmanlarına göstermeye çalışarak, pazarlık gücünün zayıflamasının önüne geçmeye çalışıyor. Ve bu kitlelerin en azından bir kısmını paramiliter bir güce dönüştürmenin yollarını da hazırlıyor. Zaten önemli bir para militer güce de sahip. Ve bunlar, olası bir iç savaş sırasında da kullanılacaktır. İç savaş tehlikesinin gelişinin de çok uzak olmadığı açıktır. Kürt şehirlerinde İŞİD ve diğer cihatçı çeteleri kullanan devletin, komünist, devrimci, aleviler, diğer etnik azınlıklar ve siyasal muhaliflerine karşı kullanmayacağını düşünmek siyasal körlüktür.

Türk devleti ciddi bir kriz içindedir. Bunun karşısında, işçi sınıfı hareketi oldukça zayıftır. Bu nedenle faşist sistem kendini, işçi sınıfı karşısında rahat hissetmektedir. Ancak, Kürt Ulusal Hareketi’nin Rojava’daki gelişmesi, Kuzey Kürdistan’da ise etkili eylemlerle Türk ordusunu adeta saf dışı bırakması ve Kürt kitlesi üzerindeki düzeni boşa çıkarması, devleti derinden endişelendirmektedir. “Milli Birlik”lerinin bir nedenide budur. Türk burjuvazisi Kürt Ulusal Hareketi (PKK) karşısında her zaman birlik oldu ve olmaya devam edecektir. Ancak, bu faşist birliği parçalamanın yolu, esas olarak Türkiye işçi hareketinin gelişmesiyle olacaktır. Ne var ki, içinden geçtiğimiz süreçte bu olasılık zayıftır. Ekonomik ve siyasal kriz içinde olan Türk devletinin ağır baskı koşullarını direkt yaşayan işçi sınıfının, hareketlenme sürecinin de uzak olmadığı gözükmektedir.

İçinde bulunduğumuz koşullar, komünist ve devrimcilerin önüne önemli görevler koymaktadır. Bu, düzenin zayıflığını derinleştirici her alanda eylemelere girişmek olmalıdır. 71 devrimci ruhu budur. 71 bir hareketi yenildi, ama, Türkiye işçi hareketini reformizmin kuyruğundan kurtardı. 71 hareketinin tarihsel önemi de buradan gelmektedir.

Günümüz dünya ve ülke konjonktürü 71’deki gibi olmasa da, o gün olmayan ama bugün olan bir olgu vardır: O da, işçi sınıfının dostu Kürt Ulusal Hareketinin kitlesel, askeri ve siyasal varlığının yanı sıra egemen sınıfların derin bir kriz içinde oluşunun varlığıdır. İşçi sınıfının lehine olan bu nesnel durum şehirlerde ve kırsal alanlarda devrimci siyasal taktiklerle beslenmelidir. Örgütlenme ve siyasal yönelim buna göre şekillendirilerek, düzen dışılığın tüm koşulları yerine getirilmelidir. Reformist-pasifist kitle çizgisi, düzen içi örgütlenme alayışları terk edilmelidir. illegal örgütlenme, “legal olanaklardan yararlanma” adına feda edilmemeli, ikincisi birincisine tabi olmalıdır. Bugün legal olanakların sınırsızlığı her geçen gün azalarak “yok” düzeyine inmektedir. Türk devletinin yönelimi de bu yöndedir.

Komünist ve devrimci hareketler, devrimci militanlık ruhuyla mücadeleye yaklaşırlarsa, düzenin çelişmelerini derinleştirerek, devrimci mücadelenin soluk borularını genişletme olanaklarını elde edebilirler. Devrimci militanlıktan yoksun düzen içi yaşam, düzen içi

mücadele, devrimci işçi hareketinin düşmanıdır. Bu durum, uzun bir süredir devrimci harekete sirayet etmiştir. Bu ruh hali kırılmak zorundadır. Bu pasifist ruh halinin sürdürülmesi halinde, düşmanın devrimci hareketi iyice marjinalleştirmesi de bir o kadar kaçınılmazdır. 

52204

12 Eylül’ün 33. yılında, 33 hikaye“Keşke Bir Öpüp Koklasaydım”

Zaman geçiyor, dünya değişiyor ve hayatlarımız yeni ufuklara açılıyor günbegün. Ama bir şeyler kalıyor geçmişten, bir türlü kabuk bağlamayan ve inceden sızlayan bir yara gibi, 12 Eylül gibi. “Keşke Bir Öpüp Koklasaydım”, işte bu yaraya dokunuyor. Yakın tarihimizin bu en travmatik toplumsal dönüşümünün ve baskı rejiminin yeni bir kaydını tutarak, cezanın yalnızca cezaevlerinde çürütülenlere değil, onların ailelerine ve aslında toplumun tamamına da kesilmiş olduğunu, kısacası bir mahpusluk halinin dışarıda kalanlar için de oluşturulduğunu gösteriyor.

İbrahim Kaypakkaya Okuldan Dağa

Yedi yıllık yakın yoldaşlık ilişkisinin bende bıraktığı izlenimler karmaşıktır. Siyasete, edebiyata ve sanata derin ilgisi olan, çok yönlü bir kişilikti İbo. Tabi her şeyden önce devşirdiği bilgilerini ve hayallerini, minyatür inceliği ile yeni düşüncelere dönüştürmeyi seven aykırı bir kişilikti.

Teoriye ve pratiğe yönelik, ikiz bir ilgiye sahipti. Varlığının ya da bilgi dağarcığının yerinde sürekli bir bilgi boşluğunu duyumsuyormuşçasına okuyordu. Devlet tarafından "oku" diye dayatılan ders kitaplarının dışında tüm kitaplara ilgi duyuyordu.

Solda Tükenmişliğin Üretimi

Son yılların en gözde iş alanları.
İş kazaları: Bini geçkin.
Süriye' de, Irak' ta... : On binleri geçkin.

Türkiye solu: ?
Acıları yaşamayan insanların acılarını espiri haline getiren insanları anlamasını ne kadar bekleyebiliriz ki ?

Hadi iş kazalarında vaz geçiyorum.
Ferdi davranışların yaşanabilecekleri engelleyebilmede ne kadar muktedir olabileceği sorusundan da.
Ya, yurtseverler olmasıydı ?

Yardım toplama çılgınlığı.

Sermayenin Cennet Devleti

TC,  kuruluşundan bugüne, işçi sınıfı ve köylülerin ve tüm ezilenlerin karşısında gericiliğin kalesi oldu. Bir taraftan emperyalizmin ileri karakolu olurken, bir taraftan ise işçi ve emekçilerin sınıf mücadelesinin karşısında yerini aldı. Hem ülke burjuvazisinin ve gericiliğin savunucusu olurken, hem de emperyalist burjuvazinin çıkarlarının koruyucusu oldu.

Özellikle SSCB’nin komşusu olması, emperyalist burjuvaznin daha fazla bu ülkenin kontrolünü elinde tutmaya itti. Bu nedenle de ideolojik ve pratik olarak da komünizm karşıtı bir politika izlemeyi hep ön planda yürüttü. 

Türkiye’de ulusal azınlıklar sorunu

Türkiye’de ulusal sorun ve azınlıklar meselesini incelerken nasıl bir ülkede yaşadığımız, ülkeyi hangi sınıfların yönettiği, ulusların hangi tarihi koşullarda ortaya çıktığı, ulusal sorunun ekonomik ve politik nedenlerini açıklamak durumundayız.

Ulus, tarihsel olarak meydana gelmiş, ortak bir dil, ortak bir pazar, ortak bir kültür birliği ve ortak bir ruhi şekillenmende ifadesini bulan istikrarlı bir insan topluluğudur. Ulus, sadece tarihi bir kategori değil, bir çağın, yükselen kapitalizm çağının ortaya çıkardığı bir olgudur.

TKP/ML TİKKO Dersim Bölge Komutanlığı Basın Birimi ile röportaj

1 Eylül 2014 Tarihinde, Dersim-Ovacık’ta Bulunan Mercan HES’e Yönelik Baskını Gerçekleştiren TKP/ML TİKKO Gerillalarıyla Röportaj

- Bu eylemi neden gerçekleştirdiniz?

Süleyman Cihan Yoldaşın 12 Eylül Faşizmi tarafından Katledilmesi TKP/M-L’de Yaşanan Deprem

Yıl 1980 yılında askeri faşist diktatörlük Türkiye ve Türkiye Kürdistan devrimci hareketine ağır darbeler vurarak ezici çoğunluğunu yenilgiye uğrattı. Önemli darbeler almalarına rağmen ayakta kalan ve örgütlü mücadeleyi kesintisiz sürdüren iki devrimci yapılanma kalmıştı. Biri Kürdistan ulusal kurtuluş örgütü PKK idi, diğeri ise Türkiye ve Türkiye Kürdistan’ında faaliyet yürüten TKP/M-L idi. Daha sonralar PKK tamamen kadrolarını Ortadoğu’ya çekerek Türkiye ve Kürdistan’ında örgütsel çalışmalarını askıya aldı denebilir.

Bir yaratıcılık hali:Yazmak

“Yararsız olmak,ölü olmaktır.”[1]

“Sanatsal”, “estetik”, “edebî” bir yaratıcılığı değerlendirirken; çok düşünmek, tartıp-ölçmek; çok az konuşmak gerekir.

“Eleştiri”, taraflılığını asla gizlemeden, ayan beyan tavrıyla, böyle bir şey olabilirse anlamlıdır.

Bir “Radikal Demokratik Devrim” Deneyimi: ROJAVA DEVRİMİ!

Suriye’de 2011 yılında başlayan iç çatışmalar sonucunda, Suriye Kürdistanı’nda (Rojava) rejim güçleri çekilmiş ya da kovulmuş; esas olarak Suriye Kürt Ulusal Hareketi’nin önderliğinde, 19 Temmuz 2012’de Cizirê, Kobanê ve Êfrin bölgelerinde kanton adıyla tek yanlı biçimde “demokratik özerklik” ilan edilmişti.

Etyen Mahçupyan: Tayyip Erdoğan'ın son danışmanı

Mahçupyan'ın söyledikleri

İzmir'i yakan Mustafa Kemal ve askerleridir :Tamer Çilingir

Tarih 13 Eylül 1922… Son kalan Rum ve Ermeni varlığını da yok etmek için resmen ateşe verilir koca bir kent… Ege’nin incisi İzmir ateşler içinde kavrulur, yanar… 2 milyon 600 bin metrekarelik bir alanda 20 binden fazla ev, işyeri, hastane, kilise ve okullar yok edilir, ateşler içinde binlerce insan yanarak son nefeslerini verir…

Yaşanan planlı bir hareketle yapılmış korkunç bir katliamdır… Ama o kibriti çakanlar, alçakça ve vahşice çıkardıkları ‘yangını’n sorumluluğunu üstlenmez…

Sayfalar