Cuma Ekim 23, 2026

Dünyada popülaritesi hiç bitmeyen alan sağlıktır. [ismail cem özkan]

Çaresizliğe gülerken… (1)

Dünyayı bir sürpriz bekliyordu, kimse hazırlıklı değildi. 1980’li yılların başından bugüne kadar hakim olan anlayış liberalizm, uzun süredir yaşanan krizin içinde eski abartılı dönemini kaybetmiş, yıkmış olduğu ulus devlet anlayışı yerine koskocaman bir boşluk bırakmıştı. Yıkıntılar içinde iktidar mücadelesi içinde Ortadoğu tipik liderlerinin hakim olduğu yeni bir şirket devleti anlayışı içinde, birikimini sadece para hırsından almaktaydı. Elde ettikleri güç ile en doğruyu yaptıklarına, ideolojik yaklaşım diye sundukları ise içi boş hayalin gerçekleştirmek için yola çıkmış bir halk kahramanı olarak gördükleri süreci yaşıyorduk. Başkalarının topraklarında güç ve egemenlik savaşı içinde birbiri ile savaşmak yerine birbiri ile kendilerine adına birilerini para karşılığında savaştırıyorlardı. Savaş olan topraklar geçmişin tüm birikimlerini yok etmiş, hırs ve küçük iktidar hedefi içinde küresel bir savaşın taraftarlarıydı. Ölüm makineleri yeni olan icatlarını denendiği alan olmuş ve orada elde edilen tecrübeler ile yeni silahlar üretiliyordu. Gelişmiş olan ülkelerin ihtiyacı olan her türlü ihtiyacı bu savaşta ölenlerin ve emeklerinin üzerinden elde ediliyordu. Var olan savaşlar küresel olan hiçbir şeyi etkilemiyordu, sadece yıkıntı ve krizler içinde boğuşan ülkenin liderlerinin ihtiyacına uygun korku yaratmada araç olarak kullanırken, kendi toplum içinde cepheler açılarak kendi iktidarı mutlak hale getiriyordu.

Çaresizliğe gülmek dünyanın mizah anlayışı oldu...

2020 yılının başında Çin’de yaşanan bir sağlık krizi ve ortaya çıkan bir virüse karşı verilen mücadele yeni bir sürecin başlangıcı olacağını ve küresel bir histeriye dönüşeceğini kimse tahmin edemezdi. Çünkü gözle görünmeyen, henüz ne olduğu belli olmayan bir biyolojik silahın insanları öldürdüğü, Çin yılbaşı eğlencesini bir karabasan dönüştürdüğünü uzaktan izliyorduk. Sokaklar boşaltılıyor, ulaşım hakkı elinden alınıyordu uzak bir ülkede. Hepimiz uzaktan savaşa bakmaya alıştırılmış bir kuşaktık ve savaş orada romantik görüntüler ortaya çıkarıyordu. Uzaktan gelen davulun sesi rahatsız etmiyordu. Çin dünyanın merdiven altı ve üstünde üretim yapan, her türlü ürünün imal edilip çoğaltıldığı yer. Elbette marka sahibi olan firmalar ellerinde olan malların depodaki sayısına bakıp telaşlanmadılar, çünkü birkaç haftada virüs yok olur ya da denetim altına alınır, işler kaldığı yerden deva edecekti…

Çin yeni dünyanın üretim merkezi, batının kirli olarak gördüğü her şeyin taşındığı alan olmuştu. Ucuz işçilik, disiplinli çalışma ile harikalar çıkarıyordu Çin! Tokmak başkasının elinde Çin davulun üzerine gerilmiş deri işlevi görüyordu. Batıda olmayan hiçbir şey dünyanın gündeminde olmaz, ebola salgını bile Afrika’yı kasıp kavururken kapitalist sistem etkilenmemiş, borsalar olağan günlerinde işlemlerine devam etmişti. Dünya sağlık örgütü kapitalist sisteme zarar verecek olan tüm salgınlara karşı önlem almak ile yükümlü kılınmış bir kurumdu ve işlevini yerine getiriyordu. Ölenler hep fakir ülkenin insanları ve fakir olanlar oluyordu, çünkü salgın yeteriz beslenmemiş, vücut direnci insanları vurur, en çok da çocukları, ve sefalet içinde çocuk fotoğrafları batıda yaşayanların vicdanını kanatır ve yardım kuruluşlarını seferber ederler. Ölen kadın, erkek olduğunda vicdanlar pek kanamaz, çünkü onlar gözden çıkmış ve istedikleri askeri ve tüketici hizmetine dahil olmamış verimsiz insanlar olarak görünürdü.

Çocukların ölümü vicdanı kanatır!

Çin trajediyi yaşıyordu, virüsün içeriği ve çıkışı tartışma konusuydu. Bir balıkçı halinden çıktığı ve Çinlilerin yeme kültürünü küçümseyen açıklamalar ile batıya bu trajedi dram olarak sürülürken bile Çinlilere karşı bir öfke ve nefret suçunu yayılan cümlelerin içinde vardı. Virüsün batıya ilk yansıması Çinlilere karşı geliştirilen nefret söylemi olmuştur. Elbette bizim sahilimize de vurdu bu söylem, ülkemizde yaşayan Çinlilere karşı vebalı gibi davranış yanında kaba güç kullanıma kadar geliştirildi. Neyse ki çok uzun süre bu gündemde kalmadı, çünkü orada yaşanan trajedinin boyutu hakkında bilgi geldikçe Çinli düşmanlığı körüklenenin yerini korku lamaya başlamıştı, çünkü dünyamızın iletişim alanı küçüldükçe virüsün yayılma hızı geçmiş senelere göre daha hızlı olmaya başlamıştı…

*******************************************************

Coronavirüs karşısında çaresizlik mi?

Çaresizliğe gülerken  (2)

Coronavirüs Çin’den tüm dünyaya kısa sürede yayıldı. Bize uğramaz özgüveni içinde gelmekte olanı sadece izlemek ile yetindik, çünkü biz Çin’den binlerce kilometre uzaktaydık, fakat bizi aşıp batı ülkelerine ulaştığında virüsün yayılma hızının ve yönünün bir doğru üzerinde ve zamana bağlı olarak olmadığını öğrendik. Önlem alınmalıydı ama her şeyi bilen ve kadir olan ülkelerde öyle önlem dediğinizde askere emir verir gibi olmuyordu… İktidarlarını sürekli gündem değişimi ve yalanlar üzerine kuranlar halkla ilişkilerin yöntemlerini kullanarak olanı yok, yok olanı var etme becerisi ile virüsün gerçek boyutu halkın gözünden kaçırılacağına inanıldı, çünkü o güne kadar başarılı olan yöntem elbette başarılı olmaya devam edecekti…

Coronavirüs öyle bir şey yaptı ki, çok iyi çalışıyor diye sanılanların aksine hiç de çalışmadıkları, oyaladıkları ve çalışıyor gibi gösterdikleri ortaya çıkarttı... Sözler ile peynir gemisi yürümüyor, yaşananlar her ne kadar yasakların altına atılıyor olsa da gerçekler bir yerde sırıtmaya devam ediyordu... Halka ilişkiler ile profesyonel ilgilenenler tüm medyayı kullanarak kampanyalar yapaya ve hedef göstermeye başlamıştı, çünkü virüsü birisi yayıyor olması gerekliydi, en masum, en zayıf halka seçilip onların üzerine gidildi. O en zayıf halka ise yaşlılar seçilmişti. Yaşlılara virüs bulaşırsa toplumun hepsine virüs bulaşır kampanyası yapılırken umrenden dönenler karantina şartları uygulanmadan ülke sathına yayılmasına izin bile verilmiştir. Hedef gösterilenlerin yanında gözden kaçırılanlar vardı…

Baharı karşılayalım derken…

Baharın gelişi ile ilgili haber bültenlerinde magazin haberler yapılıyor, cemreyi görmeye çalışanlar ekran önünde cemre nasıl düştüğüne seyretmeye çağrılırken, cemre ha düştü düşecek derken cemre belki düştü ama cemre de virüs taşıyor korkusu saldı etrafı, çünkü düşen cemre değil virüs oldu gündemimize... Baharı bile bir arada karşılayamaz olduk...

Ekranlar önünde yapılan her tartışma programı, yapılan her basın açıklaması işin magazin boyutundadır, beklentilere uygun gerçekler değil, olması gereken açıklanır. Ekranların önünde halkımız virüs gerçekliğinin magazin boyutu ile karşılaşıyordu, çünkü virüsün yıkıcı etkisi henüz ailelere ulaşmamıştı, kontrol altındaydı her şey, virüs taşıyıcıları vardı ama ölen yoktu başlangıçta… 

Ülkemizde beklenen ölüm ne yazık ki evine ekmek götürmeye zorlanan emekçilerden olacaktı, zengine bir şey olmayacaktı... Hani diyorlar ya “virüs zengin fakir ayrımı göstermeden”, evet virüs zengin fakir ayrım göstermeden bulaşacak ama tedavisi farklı olacaktı...

Ölenler yaşlı diye reklam yapıldı, PR çalışması sonucu yaşlılar evlere hapsedildi, çünkü en riskli gurup onlar gösterildi, vücut dirençleri düşük olduğu için. Fakat ülkemizde vücut direnci düşük o kadar çok insan var ki, işte esas ölüm onları kollarını açmış beklemekteydi...

İktidar bu süreç içinde ekonomik krizin belirtisi olan borçların yeniden yapılandırılması için kafa yoruyordu ve yeni borçlar yaratılması için olanaklar yaratıyor, online olarak nasıl borç ödeneceğini, verilerin nasıl ödeneceğini gösteren videolar ve görseller yayınlıyordu, fakat işsiz bırakılmış, yeteri kadar evine para girmediği için yeterli beslenemeyen insanların birincil derdi yaşam hakkı olduğunu göz ardı ediyordu. Elinde para olsa elbette ödeyecektir, işsizin elinde sadece umut ve hayal kırıklıkları vardır, cebinde bir de kalmışsa çay içecek kadar parası, şehir için yol ücreti bile zenginler için küçük görülürken fakir insanın gözünde 3,5 lira bile çok büyük para olur... Belediye başkanları şehir içi ulaşıma ‘fiyat ayarlaması’ yaparken gelirli yüksek olanlara göre zam yapıyorlardı, fakiri düşündükleri yok, çünkü onların hayallerinde fakirler şehirlerinde yaşamıyor, onların hayallerinde tahtadan derme evlerde yaşayanlar yoktu...

Asgari ücret ile iş bulanların bir yerden bir yere otobüs ile gitmesi büyük sorun olurken, orta gelirli memur için belki sorun bile olmayacaktır... Bugün ülkemizde ölüm kucaklarını açmış asgari gelirli olanları bekliyor ve çoğu ölümün kayıdında virüs yazmayacak bile, zatürreden öldü kayıdı yer alacaktır muhtemel…

Herhangi bir krizden sermaye sahipleri ve onların sesi iktidarlar fırsatçılık yapar, halk her durumda daha fazla ezilir... Krizi fırsata dönderip binlerce insanı açlığa ve tek başına kriz ile mücadele etmeye bıraktılar...

********************************************************************

Dünyada popülaritesi hiç bitmeyen alan sağlıktır. 

Coronavirüs karşısında çaresizlik mi? (3)

Özelleştirme, bugün yaşanan ölümlerin temelinde yatan sorunun kaynağı olduğu daha fazla hissettiriyor…  Kamu hastanelerin çürütülmesi, bakımsız bırakılması ve teknolojik gerilik, gelişmekte olan sorunlar karşısında yetersiz kalması özelleştirmenin mantığı içinde vardı, çünkü özelleştirilen yani sektör haline getirilen yeni sektörel sağlık alanına halkı teşvik etmek gerekliydi, edildi de. Sigortalar aracılığı ile, medyada ki halka ilişkiler uzmanların eli ile, kısa ve kestirmeden elde edilen popülist sağlık yöntemleri ile ve de marka olmuş doktorların elleri ile sektör yeni dünya düzenine uyum sağladı. Her şey pırıl pırıl, camekanlarda asılı olan afişler, temiz gibi görünen ve sağlıklı olduğu teşvik edilen, göze hitap eden hastaneler… Devlet hastaneleri dökülüyor, hasta sıraları daha da uzamış, “bugün git yarin gel” söylemleri her zaman ki yerinde duruyor, fakirin gittiği yerlerde elbette hijyen sözde kalacaktı, kaldı da…

Biraz cebinde parası olan özel hastaneye, cebinde parası olmayan devlete...

Zaman içinde bu oranlarda da değişimler olmaya başladı, özel tetkikler için devlete, sonucu göstermek için özel hastaneye… Halkımızın çözümü basitti, nerede iyi doktor (iyi kötü, vasat ayrımı ortaya çıkarıldı) varsa ondan fikir almak önemliydi, onun dediğini doğru kabul etti ve sağlık alanında kırılmalarda bu şekilde toplum içinde oluşmaya başladı, çünkü sektör kendisini var edebilmesi için popülist hastalıklar üretmesi gerekliydi. İlaç firmaları zaten bu işten aslan payını alırken, bu aslan payı işin içine özel hastanelerde girmiş oldu.

Dünyada popülaritesi hiç bitmeyen alan; sağlıktır.

İnsanların cebinde ki son kuruşu da sağlık konusunda endişe ve korku yaratırsan alabilirsin, çünkü yaşamak güzeldir ve kimse tedavisi varken ölümü tercih etmeyecektir… Yaşarken elde ettiği tüm birikimlerini korsanlara değil ama sağlık sektörüne kaptıran insan sayısı çok fazla olduğunu düşünüyorum.

Yılda bir genel bakım her sigortalının hakkıdır!

Sağlık alanı öyle can alıcıdır ki, hem canı alır hem de cana can katar… Uzayan yaşam, yaşamın uzamasından kaynaklanan hastalıklar, üretile hastalıklar, üretilen tedavi yöntemleri ve hiçbir şeye yararı olmayan ilaçlar ve onların yan etkileri. Hastaya dayatılan ilaçlar ve oluşan hastalıklar ile de mücadele ederken, daha başka alanlarda üretime için enerjimizi harcamak gerekirken hastalıklar ve tedavileri için araştırma içinde bulduk kendimizi… Hem zamanımızı çaldılar hem de sağlığımızı… Sektörün hedefi paradır, para getiren müşteriyi neden ayağını kesesiniz ki hastaneden, onun ayağını sürtmek ve devamlı hastaneye gelmesini sağlamak gerekliydi… Getirdiler de…

Devlet, şirket ve onun çıkarı için vardır ve o çıkara uygun örgütlenmiştir.

Coronavirüs salgını sonrası alınan kararlar ve uygulamalar hepimizin gözleri önünde oldu. O kadar çok bilgi ve veri paylaşıyor gibi gözüküyor ki, sonunda bizlerde “ne şeffaf, bu işi iyi yürütüyorlar” diye algıladık, fakat işin gerek boyutu yani gerçekler hiçbir zaman beklide açıklanmayacak! Çünkü her katliamda ölü sayısı nasıl ki net olmazsa, bu salgının gerçek boyutu bizim için net olmayacak, eğer tam veriler açıklanmış olsa o güne kadar gözümüzde büyüttüğümüz ‘devlet’ denen kurum tartışır hale gelir, devletin yürütmesi olan iktidarlar sadece işin formalitesinde yer aldıkları daha çıplak gözükür olurdu.

Özel hastaneleri teşvik ettiler, halkın çoğunluğu korumasız kaldı...

İtalya'da hastanelerde yeteri kadar “solunum aletinin” olmaması yüzünden ölümler fazla olmuş... Bize sunulan ilk veri buydu, fakat solunum aleti takılmadan da ölümlerin önüne geçecek yöntemlerin de olduğu ortaya çıktı, sorunun kendisi hastanelere olan başvurunun fazla olması ve yeteri kadar gelen hasta ile ilgilenilmemesi, kısaca hasta ayrımı yapılarak birilerin ölümüne sebep olurken birilerin yaşamasına da sebep olan bir karmaşa söz konusuydu… Bunun nedeni özelleştirmenin tartışılmayan sonuçlarında yatıyordu.

Kaos göstermiştir ki, yeteri kadar örgütsüz ve lojistik alanın boş kalırsa, o kadar çaresiz kalırsın.

Elbette özelleştirme adı altında devlet hastanelerini bakımsız ve teknik anlamda yetersiz, yetişmiş sağlık personelinin olmaması bu salgın hastalık karşısında çaresiz kaldığını dünyaya ilan etmiş oldular...

Dünyaya sadece liberal ekonomi ve onun uygulamaları teşhir edilirken, sorunun kaynağına yani örgütlenme modeli üzerine kimse henüz dokunmuş değil. Avrupa birliği üyesi olan İtalya bu salgında tek başına bırakılmış, Avrupa birliği bütünlüklü hareket etme yerine “başının çaresine bak, aynı sorunu bizde yaşıyoruz” demişlerdir…

İnsanlar değil, kapitalizm ölsün!

Ölümler geometrik olarak artarken, işini kaybedenler açlık ile yüz yüze gelmeye başlamıştır. Toplumun içinde kaygı, belirsizlik, panik havası biyolojik savaşın istenilen sonucu olması nedeni ile kafalarda bir çok soruyu da ortaya çıkarmıştır, çünkü biyolojik silahın nerede ve kimler tarafından uygulandığı kesinlikle tespit edilemez. Savaşın taraflarının en azından saldıran tarafı net gözükmüyor ama kurbanlar ortada, her gün çaresiz olanları toprağa taşıyan törensiz cenazeler şehrin kutuluklarında yer almaya başladı. Yeniz mezarlıklar oluşturuluyor, ileride yakınları onları arayıp bulsun diye…

İsmail Cem Özkan

7465

12 Eylül’ün 33. yılında, 33 hikaye“Keşke Bir Öpüp Koklasaydım”

Zaman geçiyor, dünya değişiyor ve hayatlarımız yeni ufuklara açılıyor günbegün. Ama bir şeyler kalıyor geçmişten, bir türlü kabuk bağlamayan ve inceden sızlayan bir yara gibi, 12 Eylül gibi. “Keşke Bir Öpüp Koklasaydım”, işte bu yaraya dokunuyor. Yakın tarihimizin bu en travmatik toplumsal dönüşümünün ve baskı rejiminin yeni bir kaydını tutarak, cezanın yalnızca cezaevlerinde çürütülenlere değil, onların ailelerine ve aslında toplumun tamamına da kesilmiş olduğunu, kısacası bir mahpusluk halinin dışarıda kalanlar için de oluşturulduğunu gösteriyor.

İbrahim Kaypakkaya Okuldan Dağa

Yedi yıllık yakın yoldaşlık ilişkisinin bende bıraktığı izlenimler karmaşıktır. Siyasete, edebiyata ve sanata derin ilgisi olan, çok yönlü bir kişilikti İbo. Tabi her şeyden önce devşirdiği bilgilerini ve hayallerini, minyatür inceliği ile yeni düşüncelere dönüştürmeyi seven aykırı bir kişilikti.

Teoriye ve pratiğe yönelik, ikiz bir ilgiye sahipti. Varlığının ya da bilgi dağarcığının yerinde sürekli bir bilgi boşluğunu duyumsuyormuşçasına okuyordu. Devlet tarafından "oku" diye dayatılan ders kitaplarının dışında tüm kitaplara ilgi duyuyordu.

Solda Tükenmişliğin Üretimi

Son yılların en gözde iş alanları.
İş kazaları: Bini geçkin.
Süriye' de, Irak' ta... : On binleri geçkin.

Türkiye solu: ?
Acıları yaşamayan insanların acılarını espiri haline getiren insanları anlamasını ne kadar bekleyebiliriz ki ?

Hadi iş kazalarında vaz geçiyorum.
Ferdi davranışların yaşanabilecekleri engelleyebilmede ne kadar muktedir olabileceği sorusundan da.
Ya, yurtseverler olmasıydı ?

Yardım toplama çılgınlığı.

Sermayenin Cennet Devleti

TC,  kuruluşundan bugüne, işçi sınıfı ve köylülerin ve tüm ezilenlerin karşısında gericiliğin kalesi oldu. Bir taraftan emperyalizmin ileri karakolu olurken, bir taraftan ise işçi ve emekçilerin sınıf mücadelesinin karşısında yerini aldı. Hem ülke burjuvazisinin ve gericiliğin savunucusu olurken, hem de emperyalist burjuvazinin çıkarlarının koruyucusu oldu.

Özellikle SSCB’nin komşusu olması, emperyalist burjuvaznin daha fazla bu ülkenin kontrolünü elinde tutmaya itti. Bu nedenle de ideolojik ve pratik olarak da komünizm karşıtı bir politika izlemeyi hep ön planda yürüttü. 

Türkiye’de ulusal azınlıklar sorunu

Türkiye’de ulusal sorun ve azınlıklar meselesini incelerken nasıl bir ülkede yaşadığımız, ülkeyi hangi sınıfların yönettiği, ulusların hangi tarihi koşullarda ortaya çıktığı, ulusal sorunun ekonomik ve politik nedenlerini açıklamak durumundayız.

Ulus, tarihsel olarak meydana gelmiş, ortak bir dil, ortak bir pazar, ortak bir kültür birliği ve ortak bir ruhi şekillenmende ifadesini bulan istikrarlı bir insan topluluğudur. Ulus, sadece tarihi bir kategori değil, bir çağın, yükselen kapitalizm çağının ortaya çıkardığı bir olgudur.

TKP/ML TİKKO Dersim Bölge Komutanlığı Basın Birimi ile röportaj

1 Eylül 2014 Tarihinde, Dersim-Ovacık’ta Bulunan Mercan HES’e Yönelik Baskını Gerçekleştiren TKP/ML TİKKO Gerillalarıyla Röportaj

- Bu eylemi neden gerçekleştirdiniz?

Süleyman Cihan Yoldaşın 12 Eylül Faşizmi tarafından Katledilmesi TKP/M-L’de Yaşanan Deprem

Yıl 1980 yılında askeri faşist diktatörlük Türkiye ve Türkiye Kürdistan devrimci hareketine ağır darbeler vurarak ezici çoğunluğunu yenilgiye uğrattı. Önemli darbeler almalarına rağmen ayakta kalan ve örgütlü mücadeleyi kesintisiz sürdüren iki devrimci yapılanma kalmıştı. Biri Kürdistan ulusal kurtuluş örgütü PKK idi, diğeri ise Türkiye ve Türkiye Kürdistan’ında faaliyet yürüten TKP/M-L idi. Daha sonralar PKK tamamen kadrolarını Ortadoğu’ya çekerek Türkiye ve Kürdistan’ında örgütsel çalışmalarını askıya aldı denebilir.

Bir yaratıcılık hali:Yazmak

“Yararsız olmak,ölü olmaktır.”[1]

“Sanatsal”, “estetik”, “edebî” bir yaratıcılığı değerlendirirken; çok düşünmek, tartıp-ölçmek; çok az konuşmak gerekir.

“Eleştiri”, taraflılığını asla gizlemeden, ayan beyan tavrıyla, böyle bir şey olabilirse anlamlıdır.

Bir “Radikal Demokratik Devrim” Deneyimi: ROJAVA DEVRİMİ!

Suriye’de 2011 yılında başlayan iç çatışmalar sonucunda, Suriye Kürdistanı’nda (Rojava) rejim güçleri çekilmiş ya da kovulmuş; esas olarak Suriye Kürt Ulusal Hareketi’nin önderliğinde, 19 Temmuz 2012’de Cizirê, Kobanê ve Êfrin bölgelerinde kanton adıyla tek yanlı biçimde “demokratik özerklik” ilan edilmişti.

Etyen Mahçupyan: Tayyip Erdoğan'ın son danışmanı

Mahçupyan'ın söyledikleri

İzmir'i yakan Mustafa Kemal ve askerleridir :Tamer Çilingir

Tarih 13 Eylül 1922… Son kalan Rum ve Ermeni varlığını da yok etmek için resmen ateşe verilir koca bir kent… Ege’nin incisi İzmir ateşler içinde kavrulur, yanar… 2 milyon 600 bin metrekarelik bir alanda 20 binden fazla ev, işyeri, hastane, kilise ve okullar yok edilir, ateşler içinde binlerce insan yanarak son nefeslerini verir…

Yaşanan planlı bir hareketle yapılmış korkunç bir katliamdır… Ama o kibriti çakanlar, alçakça ve vahşice çıkardıkları ‘yangını’n sorumluluğunu üstlenmez…

Sayfalar