Pazartesi Ekim 12, 2026

Disiplin anlayışımıza eleştirel bir bakış – I

Aslında bu konuyu yıllar önce kaleme aldığım “Dersim Dağlarında” ve “Mao Zedung Değerlendirmeleri” isimli kitaplarımda, yaşanan somut örnekler üzerinden irdeleyip, kendimce, genel yaklaşımın ne olması gerektiğini, özlü bir perspektif olarak ortaya koymuştum. Ancak ne var ki bu kitaplarda ki tüm diğer konular olduğu gibi, bu konu da ‘meşru muhatapları’ olması gereken kişi ve yapılarca; ‘üç maymun’ seçeneğiyle karşılanmaya devam ediyor.

Normalde ne beklenir? Mevcut görüş ve ele alışlara getirilen köklü ve esaslı eleştiriler es geçilmeyip, tam aksine ideolojik siyasi mücadele adına, canlı-geliştirici tartışmalar vesilesi yapılarak; daha doğruya ulaşmak hedeflenir.

Ama maalesef ‘meşru muhataplar’ bunun yerine es geçmeyi, sorunları çözmeyi değil, üstünü külleyerek geçiştirmeyi tercih ediyorlar.

Galiba bu, yeni dönem ve jenerasyonunun ‘iki çizgi mücadelesi’ne kazandırdığı yeni ve farklı bir boyut olsa gerek.

Fakat besbelli ki bu, kesinlikle çürütücü bir tarz olduğundan; biz ‘eski’ tarzda ısrar edecek ve muhataplarımızı buna uygun davranmaya zorlamaya devam edeceğiz.

İşte bu anlayışla; parti ve sınıf saflarında geliştirici-dönüştürücü bir ideolojik-siyasi mücadele açısından ‘olmazsa olmaz’ olan iki çizgi mücadelesinin özgün dinamiklerinden biri olan “disiplin anlayışı” sorununu tekrardan gündeme getirmek istedim.

Konuyu, “Dersim Dağlarında” kitabımda, yaşanan iki farklı olay somutunda ele alıp sorgulamıştım. Buraya oradan aktarma yapacağım. Ancak biraz uzunca bir yazı olduğundan, iki bölüm şeklinde sunacağım sizlere.

I.Bölüm:

Bir Parti organı toplantısında, Ali Haydar’ın yine böylesi manyakça buyruğuyla, Nuray’a üst aranması dayatılır. Tabii Nuray buna şiddetle itiraz eder ve üstünü aramalarına izin vermez. Bunun üzerine, Ali Haydar başta olmak üzere, birkaç kişi üzerine çullanıp, fiilen hırpalarlar… Ve o Parti organı resmiyeti ortamında, Ali Haydar Nuray’a şu sözleri sarf eder / sarf edebilir: 

“Sen fazla ileri gidiyorsun. Çok dik başlılık yapıyorsun. Bu iyi değil, ayağını denk al! Almazsan, seni ve Zeynel’ini tüp deposuna kapatırım. Bugüne kadar sen onun altına yatıyordun, orda onu alta seni üste yatırır, öyle bağlarız birbirinize”!

Evet, ‘çirkefliğin dibi’ diyebileceğimiz bu kadarını dahi yapabildi. Ve burada tabii aslında daha da vahimi, Ahmet yoldaş ile birlikte andığım o az sayıdaki yoldaş dışında, diğer Partililerin hiçbirinden çıt çıkmamasıdır!Ahmetgilin yaptığı ise, sadece şiddetle protesto edip, eleştirmekten ibaret! “Bu sapkın, aşağılık zatın sorumluluğunda sürecek olan organ toplantı ve çalışmalarına katılmayacağız!” diyemiyor, böylesi fiili bir tavrı olsun dahi, geliştirmiyorlar.

Hele o kadın üyelere ne demeli? Hiç olmazsa, hemcinsleri Nuray üzerinden kadına yapılan bu aşağılanmaya tepki koymaları beklenirken, ama maalesef bunu olsun yapmıyorlar. 

“Yapamıyorlar” demek gerekir aslında; doğrusu bu! Çünkü ‘disiplin anlayışımız’ adına empoze edilen “kör disiplin” anlayışıyla, ‘komünist bireyler’ olarak addettiğimiz insanlarımızın beyin ve iradelerini, doğrudan kendi ‘eğitim’ marifetimizle, kötürümleştirmişiz. Bilinç ve vicdanlarıyla yanlış olduğunu bilseler de orada ona karşı çıkmanın, Parti yararına olmayacağına inandırmışız. Susmaları, tepkilerini dışa vurmamaları, aslında önemli oranda da bundan ötürüdür.

Maalesef ki onları bu duruma düşüren şey, onlara bellettiğimiz, “kör disiplin anlayışı”na kolaycacık evriliveren değer yargılarımızdır. Genelleyerek diyoruz ki: “Yanlış da bulsan, eleştiri hakkını saklı tutarak, üstün kararlarına uyacaksın”, “ast üste tabidir”, “ast, üstün kararlarına uymak ve onları uygulamak zorundadır” vs. vs. 

Fakat bunu yaparken; bütün bunların, mutlak şeyler olmayıp, koşullu şeyler olduğunu öğretmeyi es geçiyor, bu kısmı eksik bırakıyoruz. Demiyoruz ki; sınıf mücadelesinin en çetin haliyle sürdüğü Parti içinde, disiplin ve hukuk gibi şeyler sınıf mücadelesi üstünde ve dışında, “kutsal” ve “mutlak” şeyler değillerdir. Dolayısıyla da “mutlak” disiplin anlayışının yol açtığı; “her koşulda ve her ne olursa olsun üstün kararlarına uyacaksın!” şeklindeki bir genel disiplin kural ve anlayışı, sınıf mücadelesinin doğasına aykırıdır. Sınıf mücadelesi koşullarında proletaryanın disiplini, koşullu olmak zorundadır. Hiçbir üst organ (ya da kişi) kararı, en başta ML ilkelere, Partinin genel iradesinin ifadesi olan kongre kararlarına, Partinin genelprogram ve ilkelerine ve genel işleyiş ve tüzük kurullarına, bunları aşan, hiçe sayan veya boşa çıkaran bir öz ve biçim serbestisine sahip olamaz! 

Üstün kararları, her şeyden önce, bütün bunlardan meşruiyet koşulu almak zorundadır. Bu meşruiyeti almayan hiçbir üst organ (veya kişi) kararı meşru olamaz! Meşru olmayan hiçbir kararın da bağlayıcılığı olamaz! 

Bir komünist her şeyden önce; genel ilkelerimizi, genel teorimizi, genel programımızı, kongre kararlarımızı, genel işleyiş ve tüzük normlarımızı baz alır. Üstün kararlarını, bunların kantarına vurarak, meşru olup olmadığını ölçer. Meşru olmayan kararlara uyma değil, uymamak gerektiği bilinci ve sorumluluğuyla hareket eder. 

Üst organlar (veya kişiler) veya yönetim erkini elinde bulunduranlar, asla sınırsız bir yönetim gücüne sahip olamazlar. Sınırsız bir güç ve kudretin sahibi gibi, astığım astık, kestiğim kestik tutum ve yaklaşımlar içinde olamazlar. Bilmeli ve idrakinde olmalılar ki yetki ve yönetme gücünü ML ilkelerimizden, kongre kararlarımızdan, Parti program ve ilkelerimizden, genel işleyiş normlarımızdan ve tüzük kurallarımızdan almayan hiçbir karar ve buyruğun bağlayıcılığı olmayacaktır. 

Üst organ (veya kişiler) bilmeli ve idrakinde olmalılar ki karar ve buyrukları, ancak ki bu meşruiyet sınırları içinde olma koşuluyla bağlayıcı olabilir… 

İşte böyle olması gerektiğinden ötürü; üst organ (veya kişilerin) görüş ve kararlarına karşı körlemesine bir itaat içinde değil, meşruiyetini sorgulayıcı bir tutum içinde olmak gerekiyor; Proletaryanın disiplin anlayışı budur, dememişiz, üste karşı bu meşru zeminde durup, sorgulayıcı olmaları gerektiği bilinciyle eğitmemişiz onları. Böylesi bir karşı koyma kültürüyle donatmamışız insanlarımızı. 

Haliyle de bu bilinç ve kültürün olmadığı yerde; “üstün kararları bağlayıcıdır”, “yanlış da bulsan, eleştiri hakkın saklı olmak kaydıyla uygulamak zorundasın”, “ast üste tabidir” vb. vb. gibi genel ve mutlak hüküm karakterli argümanlar ile şekillendirilen beyinlerden, boyun eğme tutumu dışında başka bir duruş ve tutum beklemek, herhalde ki gerçekçi olmaz, değil mi?

Gerçekçi olmayacağı için de orada bu alık-saçmalıkları “disiplin” adına sineye çeken sıradan Parti üye ve aday üyelerine söyleyebileceğimiz pek fazla bir sözümüz de olamıyor. 

Ancak, sınıf mücadelesinin tüm şiddetiyle Parti saflarında da süreceğinin bilincine sahip diğer bir kısım yoldaş için aynı toleranslı yaklaşımı gösterme, pek de isabetli olmayacaktır. Hele ki adamların ne yapmaya çalıştıklarını ve niyetlerinin açık bir şekilde Parti yönetimini ele geçirmek olduğunu, “baharda defterinizi düreceğiz” lafının tamamen bunun bir ifadesi olduğunu, dilim döndüğünce anlatmama ve onların aleni tüzük ihlalleri karşısında, kendilerinin, tüzüğün sağlamış olduğu meşruiyet zeminini cesaretlice kullanarak, dayatılan anti  demokratik ve gayrı meşru karar ve uygulamalarıreddetme, onlara uymama tutumu takınmalarını salık vermeme rağmen, güçlü durup, bütün bunlara karşı bayrak açıp, Parti organında cepheden mücadele etmelerini, diğer Parti üyelerini ve savaşçı yapıyı bunlara karşı koymaya çağırmalarını vs. vs. önermeme ve bütün bunları defalarca kez anlatmama rağmen, ancak ne var ki o yoldaşlar içinde belirleyici pozisyona sahip Ahmet yoldaşı, ifrit olduğum şu tutumundan vazgeçirmem mümkün olamadı (tabii mümkündür ki yeterince ikna edici veya ısrarcı da olmamış olabilirim): 

“Ama yoldaş böyle yaparsak, zaten bahane arayıp duran adamların eline koz vermiş oluruz. İlişkileri koparıp bizi tecrit ederler. Oysa şu yaptıklarıyla Parti hukuku karşısında suçlu durumundalar. Sabırlı davranıp, üst organlar nezdinde bunların hesabını sorabiliriz. Şu an onların eline, ilişkileri koparıcı ve bölünme yaratıcı fırsatlar vermeyelim”.

Belki başka koşullarda, farklı güç dengeleri ve dinamiklerinin söz konusu olduğu bazı hallerde böyle davranmak akıllıca olabilirdi. Ancak ne var ki bu yaklaşım kesinlikle o sürecin gereksinimini duyduğu yaklaşım değildi. Bu yaklaşım, tipik olarak, edilgenliği dayatan ve daha daönemlisi geriye dönüp, hesap sorup, telafi etmenin koşullarının olmayacağının güçlü emarelerinin söz konusu olduğu, yani adamların zaten koparıcı ve bölücü olmayı göze alarak, hatta bir bakıma bunu teşvik de ederek, aleni bir tasfiye ve ele geçirme fiili içinde bulundukları bir gerçeklik içinde; karşı tarafa olabildiğince hareket serbestisi tanıyan bariz, “ortacı”/“merkezci” bir tutumdu. (…) 

Yaşanagelenler, şunu ta o günlerden kafamda netleştirmişti: Baş- ta Parti tüzüğü olmak üzere, “mutlak/kör disiplin” sonucuna vardıran mevcuttaki disiplin anlayışımızın, Parti içi sınıf mücadelesinin doğasına ve diyalektiğinin özüne uygun olacak şekilde yeniden formüle edilmesi kaçınılmazdır.

Örgüt-birey, yöneten-yönetilen, üst-ast ilişki diyalektiği, mutlak ve körlemesine itaat etme sonucunu doğuran döngüden çıkarılmak zorundadır. Çünkü bu döngü sınıf mücadelesinin doğasına uygun olma- yan, sınıf mücadelesinin dinamiklerini içten kötürümleştiren, “disiplin” kılıcıyla onları edilgenleştiren, kayıtsızlaştıran, bunu kanıksatıp ‘olağanlaştıran’; diğer bir kısmına ise alabildiğine serbesti tanıyan, adeta astığım astık, kestiğim kestik tutumlar içine girmelerine olanak tanıyan, keyfi ve bir nevi totaliter yönetim tarzlarının ortayaçıkmasını kolaylaştıran bir karakter taşımaktadır.

Parti ve devlet iktidarını ele geçirenlerin sonsuz ve ama özellikle de keyfi yönetim gücü edinmesinin önüne geçebilmek, ancak ki gerçek iktidar gücü ve yetkisinin tabanın ve kitlelerin elinde olmasıyla ve bunun sıkı denetim ve sınırlama mekanizmalarının oluşturulup işlevli kalınarak güvenceye alınmasıyla mümkün olabilecektir. 

Tarihin tecrübeleriyle biliyoruz ki dizginleri, hizmetinde olduklarının eline sıkı sıkıya verilmeyen “halkın hizmetkârı” azınlık yönetici zümre, “yönetici konum” da olmanın doğal, kendiliğinden döngüsü içinde, çok da kolay bir şekilde, hem de sandığımızdan da çok daha kolay bir şekilde, hizmetinde olduklarının “efendisi” haline gelmeleri önlenemeyecektir. 

Ve proletarya, kendi öncü örgütü içinde bir kez iktidarı yitirmeye başladı mıydı da devrim kervanının, emin adımlarla nihai hedefine doğru yol alması asla mümkün olamayacaktır. Devrim kervanının yola devam edebilmesi ancak ki devrimin öncü kurmay heyetinin tekrardan kazanılmasıyla, yani Parti iktidarının tekrardan komünistlerin eline geçmesiyle mümkün olabilecektir. Bunun için belki de tıpkı BPKD gibi, üst yapısal devrimler gerekecektir. Yani proletarya, kendi öncü kurmayı Partide yitirdiği iktidarını, şu veya bu şekilde ve ama elbette ki meşru zeminde kalarak, yeniden ele geçirmek zorundadır.

BPKD gibi muazzam bir mirası sahiplenen ve bunu proletarya diktatörlüğü sistemi altında sınıf mücadelesinin sürdürülmesinde ML teoriye yapılmış önemli teorik bir katkı olarak değerlendirenlerin kendi somutlarında sınıf mücadelesini böylesine mutlak kör itaat sonucunu doğuran bir disiplinin iç işleyişinin tutsağı yapmaları, kabul edilemez, ironik bir açmazdır. 

Her biri sınıf mücadelesinin doğrudan öznesi olması gereken komünist Parti üyelerinin böyle çok kolay ve oldukça yaygın ve yoğun bir şekilde “ben bilmez merkez bilir” yabancılaşması içinde hareket eder hale gelmeleri ve böylesine “ortacı”/“merkezci” bir oportünizme düşmeleri aslında tesadüfi ve bir ‘kişisel tercih’ meselesi değildir. Bunlar, daha ziyade, bir sürecin ortaya çıkardığı, şekillendirdiği sonuçlar olsa gerek.

Velhasıl o kış boyunca orada, Kontra Nihat’ın rezil bir piyonu durumuna düşmüş olan Ali Haydar, atını dilediğince koşturup durdu. Parti organı bileşenlerinin çoğunluğu, maalesef ki dönen dolapların, kurulan tuzakların ve kotarılmaya çalışılan darbenin ayırdında değillerdi. Bunlar, maalesef ki bildik o lanet malum; “Ben bilmez merkez bilir, onlar ne derse o olur. ‘Emir demiri keser’” vari bir tevekkül içindeydiler. Üst organ üyesi olan ve bu sıfatıyla da o kesitte partiyi temsil ettiği için, sorgusuz sualsiz inanıp güvendikleri “önder”lerinin dediklerini, adeta kutsal bir görevi yerine getirircesine bir itaatle, kabulleniyor ve gereğini de yerine getiriyorlardı. Öyle ki adeta, kazanılmış “hazır kıtalar” olarak rol oynuyorlardı. Ali Haydar da ‘sürü’ madundaki bu “çoğunluk”un kendisine kazandırdığı ‘demokrasi’ kisveli gücü, bizi sindirmenin bir aracı olarak kullanmakta ölçü tanımıyordu. 

 

9424

Halil Gündoğan

Halil Gündoğan sitemizin köşe yazarıdır. Teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır.

Halil Gündoğan

Mercan dağları; Bel vermiş munzura

Dersim Mercanlar beldesi şahverdi vadisinde üç genç komünist gerillanın faşizm tarafından  katledilişini duyduğumda yüreğimde kan akarcasına bir acı belirdi. Neden ölümler hep bizlere düşer,neden bizler hep öldürülürüz,katlediliriz,yerimizden -yurdumuzdan sürülürüz. Daha geçen hafta üç PKK gerillası aynı yöntemle bombardımanla, alçakca katledildi,İstanbulda Dilek kızımız sorgusuz sualsiz  infaz edildi.Ovacık Mercan vadisinde üç komünist gerilla Cengiz İçli,Özgüç Yalcın,Hakan Çakır saatler süren çatışma ve bombardıman sonucu alçakça katledildiler.

“Şahverdi şehitlerinin safları parti, çağrıları savaş, sevdaları devrimdir!”

İnsanlık tarihinin devrimlerle sarsıldığı ve anıldığı ekim ayında, üç yoldaşımızı daha ölümsüzler katına uğurladık. Bir kez daha sınıf mücadelesinin en acımasız gerçeğiyle ve yoldaşlarımızın kaybının acısıyla yüzleştik. Bir kez daha intikam yeminlerimizi, sınıf kinimizi ve devrim inancımızı tazeledik. Bir kez daha ölümsüzleşen yoldaşların devrimci yaşamlarının yüceliği karşısında ölüm çaresizleşti.

“Fuhuş ülkesi almanya’nın özgür cennetine hoş geldiniz

”(Prostitutionsland Deutschland Willkommen im Paradies für Freier)[1]

 

Ovacık Şehitleri Anma Çağrısı

Şehitlerimiz simgeleşen direniş ve zafer sözümüzdür!

Dersim’in Ovacık (Pulur) ilçesinde 21 Ekim gecesi faşist TC devleti güçlerinin halkımızı teslim almaya yönelik başlattığı operasyonda 3 TKP/ML TİKKO gerillası şehit düştü. Ovacık ilçesi Şahverdi Köyü yakınlarında çıkan çatışmada yoldaşlarımız son sözlerini direnerek söyledi ve toprakta tohum oldular. Halkımızın direniş mevzilerinin ön saflarında mücadeleyi yükselten; Cengiz İçli (Ünal), Hakan Çakır (Yurdal) ve Özgüç Yalçın (Sefkan) isimli TİKKO gerillaları şehit düştü.

Diz çökmeyenlerin direnişini selamlıyoruz! Halk savaşçıları ölümsüzdür!

21 Ekim’i 22 Ekim’e bağlayan gece Dersim’in Pulur (Ovacık) ilçesine bağlı Mercan Vadisi’ndeki Sahverdi Köyü’nde TC ordusu ile TKP/ML TİKKO’ya bağlı gerillalar arasında saatlerce süren çatışmanın ardından 3 halk savaşçısı şehit düştü. Cengiz İçli (Ünal), Özgüç Yalçın (Sefkan), Hakan Çakır (Yurdal), komünist önder İbrahim Kaypakkaya’dan aldıkları “ser verip sır vermeme” geleneğinin sürdürücüsü olarak son nefeslerine kadar düşmanın saldırılarına göğüs germiş ve direnmişlerdir.

YDG: Halk Savaşçıları Ölümsüzdür! Mücadeleniz, Mücadelemizdir!

Dersim Ovacık’ta (Pulur) 21 Ekim’i 22 Ekim’e bağlayan gece faşist TC devletinin sürdürdüğü operasyonlarda çıkan çatışmada üç TİKKO gerillası toprağa düştü. Ovacık Şahverdi köyü çevresinde saat 23.00 sıralarında başlatılan hava destekli operasyonda, yaşamını halkının bağımsızlığı ve özgürlüğüne adamış Cengiz İçli (Ünal), Hakan Çakır (Yurdal), Özgüç Yalçın (Sefkan) isimli üç halk savaşçısı şehit düştü.

TC devleti, Receb’i ve Davut’u “Katliamlara alışın” diyor! /Engin Gören

“Türkiye’de intihar eylemi yapabilecek kişilerin belli bir listesi dahi var. Takip ediyorsunuz ama bu eylemi gerçekleştirme noktasına kadar bir şey yap”amayız. (12 Ekim 2015 Başbakan ın konuşmasında) diyor.

Derlenin Toparlanın Yoldaslar, Bu Kavga en sonuncu Kavgamızdır!

Faşist diktatörlüğün  Ankara'da patlattığı bomba Türkiye halklarını öldürdü. Orada öldürülen hepimizdik, Faşist Türk devleti kuruluşundan ( ittahat -tarakkiden)günümüze sosyalistler,Ermeniler,Kürtler,Rumlar,Aleviler, Ezidiler yani,Türkiye halkları katledildi . Soykırımdan geçirildi. Taksim'de Maraş'ta,Çorum'da,Sivas'ta,Roboski'de,Diyarbakır'da, Suruç'ta,Ankara'da geçmişten günümüze seri ve toplu katliamları devam ettiriyorsunuz. Ermeni ve Rumların toplu katliamları yetmedi, Ağrı'da, Zilan'da,Koçgiri'de ,Diyarbakır'da, Dersim'de katliamlar yaptınız.

Ankara barış yürüyüşü kana bulandı!

Վայրագություններւմեղավորըթուրքւայւհանրապետություննէ !

Katliamın sorumlusu TC devletidir!

Ankara barış yürüyüşü kana bulandı!

Անկարայւխաղաղցույցըվերածվեցարյունահեղության !

100'e yakın kişinin öldüğü, 500'e yakın kişinin ağır yaralandığı, Ankara katliamı, 1 Mayıs'lardan, Roboski'den... Sonra işlenen en büyük katliam ve kara gün olarak şimdiden işçi sınıfının mücadele tarihine geçti.

BİZİ HER GÜN ÖLDÜREN KAPİTALİST SİSTEMDEN KURTULMALIYIZ

“... Sermaye (dünyaya) tepeden tırnağa her gözeneğinden kan ve pislik damlayarak geliyor” Marx

TKP/ML : ANKARA KATLİAMI DEVRİMİ ÖRGÜTLEME GEREKÇEMİZDİR !

10 Ekim 2015, faşist devletin suçlarla dolu siciline eklediği yeni tarihsel bir gündür. Emek Platformu’nun “Barış ve Demokrasi” mitingine yapılan bombalı saldırıda 128 devrimci, demokrat, ilerici emekçi katledilirken yüzlercesi yaralandı. Bu vahşi saldırı Türkiye tarihinin en kanlı toplu kıyımı olarakta tarihteki yerini aldı.

Saldırıda gözler İŞİD’e çevrilse de, gerçek bambaşkadır. Bu katliamı örgütleyen, yol gösteren Faşist diktatörlüktür. Türk hakim sınıfları ve onun bugünkü temsilcisi AKP bu saldırının sorumlusudur. Bundan kimsenin şüphesi yoktur.

Sayfalar