Pazartesi Ekim 5, 2026

“ÇÖZÜM SÜRECİ”: Kitlelerin Devrimci Gücünün Denklem Dışında Tutulması Mı?

Çözüm süreci bir kez daha devletin kıskacına girmiş durumda. Devletin çözüm sürecinden anladığının PKK’nin silahlı mücadelesinin öncelikle tasfiye edilmesi, buna paralel olarak ideolojik ve politik olarak da bir tasfiye gerçekleştirerek Kürt meselesini kendi siyasi egemenliği içinde uzun süre uykuya yatırmak ve Ortadoğu politikasında bir sıçrama tahtası olarak kullanmaktı.


Kürtler Ulus Olarak Tanınırken!
TC için Kürt meselesi özellikle Ortadoğu politikası için çok önemli bir yerde durmaktadır. Kürtleri artık bir ulus olarak reddetmek yerine Kürt kimliği ile tanımak, düşmanlığı da dostluğu da bu kimlik üzerinden hem belirlemek zorunda kaldı hem de buna uygun bir politik şekillenişe girdi. Kürdü ulus olarak tanımak zorunda kaldı çünkü uzun yıllara yayılan bir mücadele sürecinin yanında kendi dışındaki Kürdistan parçalarında bölgesel gelişmeler Kürt ulus kimliğinin bir statü kazanmasına ve Irak Kürdistanı’nda Irak Anayasası'nın tescillediği ve emperyalist sistemin uzantısı olan bir tanınma durumu oluştu. TC, emperyalizme bağımlı karakterinden ve o sistemin kurallarına mecbur olduğundan hiç de hoşnut olmayacağı ve inkarcılıkla kodlanmış genetiğine rağmen bu durumu zorunlu olarak kabullendi. Ama bununla yetinmedi. Kürtlere yönelik bölgesel ölçekli bir politikanın yerel önderliğine(!) de soyundu.


Önünde iki seçenek vardı. Birincisi, Kürtleri bu kimlikleriyle düşman belleyecek ve hattını değiştirmeyecek; ikincisi, kendi sınırları içinde Kürt barışını da inşa ederek, genel olarak Kürtlerle bir dostluk ilişkisi yaşama geçirecekti. TC bunu kendi sınırlarında Kürtlere en azını vererek, dışındaki Kürtlere ise hamilik yaparak bir politika şekillendirmeye çalıştı. Yani birinci seçeneği diri tutarak ikincisini konjonktürde esas yönelim haline getirdi.


Kürt Meselesinde Yakalanan Toplumsal Gelişme Halkası!


Bu yönelim; Kürt meselesine geri dönülmez bir toplumsal ve siyasal karakter kazandırdı. Bu gelişme toplumsal ve siyasal düzeyde Kürt varlığının kesin olarak tanınması anlamına gelmektedir. Devlet ve tüm toplum nezdinde homojen Türk toplumsal yapısı argümanı artık çökmüştür. Çok uluslu toplumsal yapı gerçekliği kabul edilmiştir. Devlet ve toplum artık Kürtleri tanımlarken ve ilişkilenmesini belirlerken (dost ya da düşman) bir ulusal topluluk olarak görmek zorundadır. Bu durum özellikle toplumsal gelişme açısından tarihsel bir ilerlemedir. Hem de gecikmiş zorlu etaplardan geçmiş bir tarihsel ilerleme. Halklar hapishanesi olarak tanımlanan Çarlık Rusyası’nın 1905’lerde kat ettiği bu toplumsal gelişmeyi biz henüz yeni gerçekleştirmiş durumdayız.


Bu olumlu toplumsal gelişmenin politik mücadelede kuşkusuz tehlikeli ve müspet diyebileceğimiz yanları olacaktır. Artık Türk şovenizmi daha tehlikelidir. Bu toplumsal gelişme, Türk ulus kimliğinin tüm toplumsal kesimlere etkili bir siyasal argüman olarak sirayet ettirilmesi daha kolay olacaktır. Toplumsal düzeyde Kürtlere karşı ulusal temelde düşmanlık politikasının karakteri belirlenmiş, tanınmış, hakları kabul edilmiş bir ulusa olduğu gibi olacaktır. Bu durumlarda ezen ulus egemenleri toplumu Kürtlere karşı aktif seferber etme olanaklarını da kazanmış olacaktır. Ki son süreç bu eksende pratiklerin güç kazandığı bir süreçtir. Bir dizi kitlesel linç girişimi son yıllarda daha yaygındır.


Bunun yanında olumlu olarak yansıyacak kısmı ise Kürt ulusal kimliğinin tam hak eşitliği temelinde geniş toplumsal kesimlere komünist, devrimci ve demokratik güçlerin anlatması daha kolay ve etkin olacaktır. Zira tanınmış, hakları kabul edilmiş ve ulus olarak benimsenme durumu, Kürt ulusal haklarının ezen ulusun emekçilerine anlatılması ve benimsetilmesini kolaylaştırmaktadır. Bu toplumsal gelişmenin bugünkü karakteri komünist ve devrimcilere bu açıdan daha kolay bir zemin sunmaktadır.


TC şimdi tam da çözüm süreci denen politikayı ve Kürt meselesini bu gerçeklik üzerinden şekillendirmeye çalışıyor. Bu bağlamda özellikle bugüne kadar yukardan aşağı karakter kazanmış ve toplumun belli kesimleriyle sınırlanmış faşist örgütlenme, şimdi aşağıdan örgütlendirilerek Kürtlerin karşısına dikilmeye çalışılıyor. Uzun zamandır Kürtlere yönelik kitlesel saldırı ve linç girişimleri “duyarlı vatandaş” tepkisi diyerek hafifletilmeye ve ihtiyaca göre hazır tutuluyordu.


Bu özellikle Kürt hareketinin kitlesel kalkışma ve mücadelesinin karşısına artık Türk kitlesinin konulmasına yönelik bir yaklaşımı daha belirgin hale getiriyor. Kürtlerin “sınırı aştığı” noktada Türk çoğunluğun yaşadığı bölgelerde Kürtlere yaşam alanı bırakılmayacağı gerekli “ulusal duyarlılığın” gösterileceği mesajını da içeriyor. Devlet bu tehlikeli oyunu oynayarak şimdilik Kürtleri hizaya getirmeyi, kendi politikasına bu biçimde bir zor ve tehditle razı etmeyi amaçlıyor.


“Çözüm” Karşılığında Kürtlerden Beklenen İntihar!


Kürt sorununu "barış" yoluyla ama kendi çizgisini belirleyici kılarak, kendi çıkarlarına hizmet ederek gerçekleştirmeyi istiyor. Bunun içinse Kürt kitlesinin oyun dışında kalmasını elzem ve zorunlu görüyor. Bugün çözüm sürecinin kıskaç altında tutulmasının en önemli nedenlerinden birisi budur.
Özellikle 6-8 Ekim’de Kobané serhildanıyla çözüm sürecine görkemli şekilde müdahil olan geniş kitleler Türk egemen sınıflarının asıl endişe ve korkusudur. Kürt hareketinden bu süreçte her şeyin masa başında yürüyecek mücadele ile ve parlamento üzerinden şekillenmesini bekleyen bir tutumları söz konusudur. Kitlelerin soruna dahil edilmesini ve mücadelenin bir unsuru haline gelmesini “kamu düzeni” için bir tehdit olarak görmektedir.
Devletin “çözüm süreci”nden anladığı ve beklediği şey Kürtlerin, sistemine zarar vermeyecek, onun dışına çıkmayacak pasif ve sınırlı bir mücadele çerçevesi oluşturmalarıdır. Buna “barışçıl, demokratik sınırlar içinde” vs. diyerek kılıf bulmaktadır.


Çözüm süreci ve barış politikası Türk egemenleri için sadece PKK’nin çözülmesi, tasfiye edilerek sistem içine çekilmesi meselesi ile sınırlı değildir. Aynı zamanda güçlü devrimci karaktere sahip Kürt kitlesinin bizzat Kürt Ulusal Hareketi tarafından pasifize edilmesi ve “demokratik” (yani yasal) çerçevede sınırlandırılmasıdır. TC Kürtlerden mücadelesiz bir süreç yaşamasını istemektedir. Barış görüşmeleri zaten onlara göre en büyük mücadele ve bahşedilen bir kazanımdır. Kürtlerin bu olanaklar dışında başka yollara sapması, başka mücadele hatları örmesi “sürecin ruhuna” terstir. Bu klasik bir çürütme politikasıdır. Kitlelerin oyunun dışında kalmaması durumunda kimyası bozulmakta dolaylı ya da doğrudan tehditlerle hizaya getirmeye çalışılmaktadır.


Şimdi “çözüm süreci askıda”, “kamu düzeni tesis edilmeden adım atmamız beklenemez” söylemleri tam da geniş kitlelerin Kürt ulusal hareketi tarafından oyunun dışında tutulması için uygulanan bir çeşit pazarlık ve politik baskıdır. Bunun yanında Kürt serhildanına karşı şoven Türk duyarlılığının da harekete geçme potansiyeli olduğu mesajı tam da bu süreçte Kürtlere karşı yapılan linçlerle sopaya dönüştürülmüştür.
Aynı zamanda “Kürt sorununu çözerken bir Türk sorunu yaratılması tehlikesi” gibi faşist tehditlerde günlük dolaşımdadır. Bu Kürt ulusal sorununun üstünü örtmek en temel demokratik haklarından vazgeçirmek için kullanılan bir argümandır. Ezilen ulusun karşısına ezen ulusun en gerici, en bağnaz, en şovenist “duyarlılığının” dikilmesidir. Bu bir bütün entegre politikanın ürünüdür. Bütün amaç ve hedef Kürtlerin geniş kitleler halinde sürece dahil olmasını engellemek, sorunu dar ve sınırlı bir temsiliyetle muhatap oluşturarak ele almak ve mücadelenin özünü çürütmek eksenlidir. Bu durum Kürt Hareketini aynı zamanda masada zayıf düşürme olanağıdır da. Biliyoruz ki hiçbir barış görüşmesi masada yürütülen müzakere ile çözülmez. Sorunu çözecek olan güç ilişkileri ve mücadele düzeyidir. Devlet gücüne karşı elinde sadece örgütlü ve seferber olan bir kitle gücü olan Kürt Ulusal Hareketi'nden bu gücünü çürütmesi ya da masa başındayken pasif tutulması istenmektedir. Bunun gerçekleşmesi içinde “müzakereleri askıya alma”, “A. Öcalan’ı tecrit etme” gibi elindeki kozları devreye koymaktadır.

82853

Partizan'dan

Partizan'dan; Gündem ve güncel gelişmelere ilişkin politik açıklama ve yazılar. 

Son Haberler

Sayfalar

Partizan'dan

Hayallerimizi Emziren Yazmak Eylemi[*]

“Derin ıstıraplar güçlü karakterler doğurur...

Karakterlerin heybetine baktığında...
baştan aşağı yara izi doludur...”[1]
 

Kiminin Düşü, Ötekinin Karabasanıdır…[1]

“Gelecek; güçsüzler için ulaşılmaz,

korkaklar için bilinmezlik,
cesurlar için ise şanstır.”[2]
 
“Özel bir şirket uzaya adam yolladı diye heyecanlanıp insanlık ve gelecek adına umutlanmayı anlamıyorum. O uzay, o gelecek bizim değil. Sen ben, hepimiz o şirketler yaşasın diye salgın sırası işe yollanan kalabalıklarız. Sokakta gırtlağına basılanlarız. Cop, kurşun yiyenleriz.”
Ümit Ünal’ın 31 Mayıs (2020) tarihli twit’i böyleydi…

Münih Mahkemesi’nde Yargılayanlar Yargılandı!

15 Nisan 2015 tarihinde   gerçekleştirilen uluslararası bir operasyonla tutuklanan 10 devrimci hakkında açılan “dava”, 28 Temmuz 2020 tarihinde sonuçlandı. Alman Mahkemesi tarafından Müslüm Elma 6 yıl 6 ay, Erhan Aktürk 4 yıl 6 ay, Sinan Aydın 3 yıl 6 ay, Haydar Bern 3 yıl 4 ay, Banu Büyükavcı 3 yıl 6 ay, Musa Demir 3 yıl 4 ay, Deniz Pektaş 5 yıl, Sami Solmaz 3 yıl, Seyit Ali Uğur 4 yıl 6 ay, Mehmet Yeşilçalı 2 yıl 9 ay “hüküm” verilmiştir.

14 Ağustos’u Unutma!

14 Ağustos 2017 tarihinde Rojava’da kaybettiğimiz, enternasyonal devrimci, geleneğimizin önder savaşçılarından, alçak gönüllü-mütevazi, kimliksiz, sınır tanımayan, mazlumların cephesinde yer edinmiş, yaşantısını devrim ve sosyalizm uğruna adamış, Kaypakkaya sevdalısı Nubar Ozanyan’ı ölümsüzlüğünün 3. yılında saygıyla anıyoruz.

Nubar Ozanyan’ı Anıyoruz…

Gericiliğin her türüne karşı devrimci-yurtsever mevzilerde savaşan komünist savaşçılardan biriydi… 1956 yılında Yozgat’ta fakir bir Ermeni ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Genç yaşta annesini kaybetti.

İlköğretiminden sonra İstanbul’da İbrahim Kaypakkaya’nın düşünceleriyle tanıştı ve TKP-ML’de örgütlendi.

12 Eylül 1980 Askeri Faşist Cuntası’ndan sonra Fransa’da yaşamaya başladı. Burada başta Yılmaz Güney’in savunulması olmak üzere saflarında yer aldığı örgütlenmenin pratik tüm faaliyetlerine katıldı ve örgütledi.

Rojava’da Özerk Yönetimin petrolünü sahiplenmesi ve tepkiler

Uzun bir süredir SDG'nin denetiminde olan topraklarda bulunan petrolün çıkarılması, işlenmesi ve ticaretinin yapılması için Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin (KvDSÖY) Amerikalı Delta Crescent Energy LLC adlı şirketle bir anlaşma yaptığı/imzaladığı basına yansıdı. Anlaşma petrolün pazarlanması, mevcut sahalarının geliştirilmesi ve modernize edilmesini öngörüyor.

“Alt”, “Üst” Emperyalizm Tartışmaları Bağlamında Emperyalist Türkiye

Son günlerde Türk devletinin ne olduğu üzerine sol kesimde tartışmalar yapılmaktadır. Bu tartışma elbette kendiliğinden ortaya çıkmadı. Türk devletinin askeri, politik ve sermaye olarak saldırganlığının artışı ile paralel yürütülüyor.[1]

Laiklik Zarurettir

“Sekülerizmde gizem, maskaralık,

rahipler, seremoniler, sahtelik,

mucize ve cezalandırma yoktur.”[1]

 

Laikliği yeniden konuşmak zorundayız. “Olmazsa olmaz” bir kaçınılmazlık olarak acil gündem maddesidir laiklik meselesi…

Kimileri “olmayan” ya da “olduğu kadar”ıyla “Laikliğe ‘El Fatiha’…”[2] derken; “Türkiye laik değil”[3] saptamasına mündemiç realiteyle yüz yüzeyiz…

İktidarın “Kayıkçı Dövüşü”: İstanbul Sözleşmesi[*]

“burada daha ne kadar öleceğim?

yeryüzüyle gökyüzün aracısı olarak

bulutu haraca kestiğiniz yerde?”[1]

 

AKP’nin ayağı İstanbul Sözleşmesi’ne fena dolandı. İktidarının henüz “demokrasiyle barışık”, “AB hedefinden kopmamış”, seçmen desteğinin yüzde 50’lerde seyrettiği günlerde hazırlanmasına nezaret edip Türkiye’nin ilk imzacısı olmasını sağladığı “İstanbul Sözleşmesi”ne karşı parti çeperlerinden kopan “Kabakçı Mustafa İsyanı” ile karşı karşıya.

15-16 Haziran İşçi Sınıfınındır; Öğreten Tarihimizdir[*]

“düş değil bu hayal değil he hey be hey

yetmişbin dev işçim kalktı yürüdü.

kokuşmuş düzene sahip çıkanın

alnın çatına baktı yürüdü yürüdü yürüdü.”[1]

 

Karl Marx ile Friedrich Engels’in, “Gerçek hareketin her adımı, bir düzine programdan daha önemlidir,”[2] saptamasıyla betimlenen 15-16 Haziran 1970 işçi sınıfınındır; öğreten tarihimizdir hâlâ ve her zaman.

Ayasofya’nın Camiye Çevrilmesi Üzerine… Hakikat Değişmeyecektir!

Bazı kararlar, insanlığın gelişim evresinde aradan yüzyıllar geçmiş olsa dahi her zaman minnetle, saygıyla anılırken bazı kararlar ise ibretle insanlığın tarih sayfasında yer alırlar.

Son aylarda Ayasofya [HagiaSofia] Kilisesi üzerinde yürütülen ve gündem oluşturan tartışmalarda, insanlığın hizmetinde bir miras olan mabedin “kılıç hakkı” gerekçe gösterilerek camiye dönüştürülmesiyle tarihe kara bir leke olarak not düşülmüştür.

Sayfalar