Çin Devrimi ve Maoizm -1-
“Ancak uçurumun ağzında mevcuttur böylesi muhteşem bir manzara” , “Yangını ben başlattım”, “Enginleri fethetme ruhuna sahip değilseniz, Marksizm-Leninizm’i öğrenmeye kalkmak çok tehlikelidir.”
BPKD’ni anlatırken kullandığı bu ifadeler Mao Zedung’un devrimi, devrimciliği kavrayışını açıklıkla, yoruma yer vermeyecek şekilde anlatmaktadır.
Mao hayatı boyunca enginleri fethetmek için yer göğü sarkan pratiklere girmiş, yangınlar çıkarmış ve gerektiğinde tekrarlamak için her zaman hazırlıklı olmuştur. Mao için, uçurumun ağzında sürdürülmeyen bir devrimcilik en fazla mevcut olanı korumayı başarabilir -ki bu da geçici bir süreliğinedir-. Böyle bir devrimcilik, zaferi getirmekten çok uzaktır. Uçurumun ağzında yaşamak ise en yükseğe kadar zirveleri zorlamak aynı zamanda her an düşme riskini göze almaktır. Fakat sonuç olarak ezilenlerin mücadelesini hakkıyla sürdürmektir.
Mao’nun tüm yaşamı hem mecazen hem de gerçek anlamda dağların tepelerine tırmanarak ve uçurumun kenarlarında her an düşme ve paramparça olma riskini taşıyarak geçmiştir. Kültür Devrimi’nden kısa bir süre sonra Çiang Çing’e şu sözleri yazmıştır:
“Kişi ne kadar yükseklere tırmanmaya çalışırsa, düşüşü o kadar feci olur. Ben de paramparça edilmeye hazırlanıyorum.”(Mao Zedong, Seçme Eserler, C:6 Syf:361)
Bu yaklaşım dengenin göreli dengesizliğin mutlak olduğu anlayışından hareketle, sınırları sonuna kadar zorlamadır. Çelişkinin yaşamın her alanında olması, bir devrimcinin yaşamının hiçbir zaman sakinlikle geçmeyeceğini bilmek, her zaman alt üst oluşların ve karmaşanın var olacağını ve her an paramparça edilebileceğini bilmek demek demektir.
Enginleri fethetmek, yeri göğü sarsmak için ortaya çıkan sorunların üzerine gidebilmek, der Mao. Lehine çözmeye çalışmak; körü körüne inançla, ‘sıkışan’, ‘hapsolmuş’ beyinlerle, araştırmayan-sorgulamayan, sentezlemeyen ve pratiğe girmeyenlerle gerçekleşemez. Mao’nun tüm yaşamı, kendisine sunulan ‘çözümleri’ olduğu gibi kabul etmemekle, sorgulamakla geçmiştir. Bu elbette ki sorunlara vakıf olma, araştırma ve çözme iradesini göstermesiyle ilgilidir. ÇKP içerisinde tek kalmasına, SSCB ve Komintern’in tüm telkinlerine rağmen Çin’in özgünlüklerine gözünü kapamamış, kitlelerin içerisinde kalarak ulaştığı sonuçları ÇKP’ye sunmaktan, savunmaktan ve pratiğe geçirmekten yorulmamıştır.
‘Yaşamındaki en acı ve en zor şey’in ne olduğu sorulduğunda Mao buna “Parti içi mücadeleler” cevabını vermiştir. (Sabah Tufanı 2-24) 1974 yılına gelinceye kadar ÇKP içerisinde 10 büyük mücadele yaşanmıştır. Bu çizgilerin sonuçları bazen on binlerin katliamıyla, bazen ÇKP’nin örgütlülüklerinin, güçlerinin büyük oranda dağılmasıyla sonuçlanmıştır. Fakat tüm bunlara rağmen, parti içi yaşanan gelişmeler, ortaya çıkan mücadelelerde temel alınan yan, ÇKP’nin birliğini korumak oluştur. Mao parti içi mücadeleleri kadroları eğitmek, bilinçlerini ve düşüncelerini derinleştirmek için kullanıyordu. Enginleri fethetme cesareti burada yanlışların düzeltilebilmesi için olağan sınırların aşılması şeklinde, ortaya çıkıyordu.
Mao’nun her alandaki çelişkileri sonuna kadar zorlamasının en önemli sonucu günümüzde Maoizm dediğimiz öğretinin Marksizm’in özgülleşmesi/evrenselleşmesi şeklinde hayat bulması olmuştur. Marksizm’in Avrupa topraklarından ilk çıkışı Leninizm’i ortaya çıkarmıştır. Maoizm, Leninizm’den de güçlü bir silah haline gelebilmesinde çok önemli bir yer tutmuştur.
Marksizm’in evrenselleşmesinde ikinci halka Maoizm
Mao, hayatını kaybetmeden kısa bir süre önce 1976 yazında Hua, Çiang Çing ve birkaç yoldaşına daha şu sözleri söylemiştir:
“Hayatım boyunca iki şey yaptım; Birincisi Çan Kay-Şek ile on yıllarca savaşmış ve onu birkaç küçük adaya sürmüş olmamdır. Savaşarak Pekin’e ve nihayet Yasak Şehir’e ulaştık. Yaptığım ikinci şeyin ne olduğunu hepiniz biliyorsunuz. Bu, Kültür Devrimi’ni başlatmaktı. Bunu artık pek az kişi destekliyor ve pek çok kişi karşı çıkıyor. Ancak bu mesele henüz sona ermiş değildir. Gelecek kuşaklara emanet edilmesi gereken bir mirastır bu. Nasıl emanet edilmelidir? Barış içinde olmazsa, kargaşayla. Eğer uygun biçimde emanet edilmezse, kan dökülecektir. Ne yapacağınızı ancak Tanrı bilir.” (Philip Short, Mao Zedung: Bir Yaşam, S: 557-558)
Mao’nun hayatı boyunca yaptığı bu “iki şey” kendisinin sözlerini kullanırsak, enginleri fethetmeye cesaret eden bir Marksist Leninist’in sürekli mücadelesiyle olmuştur.
Çin’in yarı feodal yarı sömürge özelliğinin KP önderliğinde bir devrime engel olarak görülmesi, demokratik devrimi başarmanın komprador burjuvazinin temsilcisi olan Guomindang’ın görevi sayılması, devrimin stratejisinin ve taktiğinin belirlenmesinde en büyük engellerden olmuştur. Dönemin tüm KP’leri üzerinde çok büyük bir etkisi olan SBKP’de, ÇKP’nin esas olarak işçiler içerisinde örgütlenmesini ve Guomindang’la birlikte hareket etmesini “öğütlüyordu.” Oysa SBKP benzer nitelikte tartışmaları Şubat’tan Ekim’e giden yolda yaşamış ve Lenin’in müdahalesiyle devrimci bir tarzda çözmüştü. Şubat’ta iktidarı ele geçiren burjuvazinin elinden iktidarı almanın SBKP’nin sorumluluğu olduğu ancak Lenin’in Rusya’ya dönmesi ve Nisan Tezleri ile müdahale etmesi sayesinde Bolşeviklerce görülmüştü. Bu müdahaleye kadar Bolşeviklerin çoğunluğu aslında 2. Enternasyonal’in tarihsel ilerlemesi/ekonomist paradigmasıyla düşünmüştü. Buna göre, üretici güçlerin gelişimi belli bir aşamaya gelmeden Komünistler iktidarı ele geçirmemelidir. Bu tarihin ilerleyiş yasalarının bir gereği olarak savunuluyordu. Yani tarih bilimi ile politika eşleştiriliyor ve bunun sonucu olarak pasifizme, teslimiyetçiliğe sürükleniliyordu. Oysa Lenin’e göre açlık, yoksulluk, ezilenlerin sefaleti beklemezdi. Politika, güç dengesine ve konjonktüre bağlı olarak, ezilenlerin ve ezenlerin durumu değerlendirilerek üretilirdi. Bir KP’nin görevi ister sonuna kadar gelişmiş bir kapitalist-emperyalist ülkede olsun, isterse yarı feodal olsun iktidarı ele geçirmek, üretici güçlerle birlikte üretim ilişkilerini(mülkiyet ilişkileri, iş bölümü ve ürünlerin bölüşümü) sosyalist tarzda değiştirmektir. Lenin’in tarihsel ilerlemeci/ekonomist anlayışı, Nisan Tezleri’yle ve Ekim Devrimi’nin kendisiyle aşmasından sadece 6-7 yıl sonra ÇKP’ye dayatıldığını görüyoruz. Bu yanlış çizginin savunulmasında Stalin’in de önemli bir etkisi vardı.
SBKP’nin bu çizgiyi dayatabilmesinin nedeni manevi otoritesinin yanı sıra ÇKP kadrolarının önemli bir kısmının SSCB’de eğitim görmesiydi. Bu durum devrim öncesinde de, sonrasında da ÇKP içerisinde sürekli olarak çizgi mücadelelerine yol açmıştır. Guomindang’a ve sonrasında Japonya’ya karşı verilen mücadele, ÇKP içindeki mücadeleyle kol kola gitmiştir. Mao Zedung tüm bu mücadeleler içerisinde H S stratejisini geliştirerek ve eldeki teorinin yaşanan pratik sorunlara cevap olmamasının bir sonucu olarak 1937’de yazdığı “Pratik Üzerine” ve “Çelişki Üzerine” isimli metinleriyle Marksizm’e en önemli iki katkısını gerçekleştirmiştir. HS stratejisi en önemli ifadesini Ağustos 1927’de ki “Siyasal iktidar namlunun ucundadır” formüllendirmesiyle bulmuştur.
“Çelişki ve Pratik Üzerine” metinleri ise Japonya’nın Çin’i işgaliyle ortaya çıkan birden çok çelişkinin olduğu durumlarda nasıl hareket edilmesi gerektiğine dair metinlerdi.
“Her iki metinde, gayet pratik ve taktik bir niyetle ve Mao’nun Marksist teoriyi yeniden formüllendirmesinin altında yatan felsefi kaygılar temelinde geliştirdiği en eksiksiz ve kapsayıcı ifadeleri açığa çıkarma aşamasında, Çin devriminin sorunlarını Marksist teoriye dayandırmaya çalışıyordu.” Çev. Suat Kardaş, Marksizm’in Ötesinde Marksizm, Edi Yavuz Alogan, İmge Yayınları)
Yarı feodal bir ülkenin koşullarının o zamana kadar Marksist faaliyetlerin esas alanı olan kapitalist emperyalist ülkeden farklılığı Mao’nun bu çalışmasını zorunlu kılıyordu. Mevcut teori, ortaya çıkan sorunlara cevap olamıyor, geliştirilmesi gerekiyordu. Japonya’nın da işgaliyle birlikte, çelişkiyle dair bilinen Marksist formülasyonlar yetersiz kalıyordu. Mao Lenin’in özellikle “Çelişki diyalektiğin özüdür” vurgusundan hareket etmiştir. Çelişkinin evrenselliğini ve mutlaklığını vurgulayarak, her şeyin gelişim süreci içerisinde mevcut olduğunu belirtir. Birincil/ikincil çelişkiler ve bunların birincil/ikincil yönleri üzerinde durur.
“Çelişkideki çok çeşitli eşitsizlik durumunun, başat ve başat olmayan yönlerinin incelemesi, devrimci siyasi bir partinin, askeri ve siyasi alanlarda stratejik ve taktik politikalarını belirlemesini sağlayan esas yöntemdir. Bütün komünistler buna itina göstermelidir” (Mao Zedung, Felsefi Yazılar, Patika Yayınları, S:85)
Mao, bu vurgularıyla süreçteki ger çeşit çelişkinin önemsenmesinin, değerlendirmeye katılmasının ve böylece belli formüllere sıkışmamanın da önünü açmış olmaktadır. Bu Mao’nun devrim öncesi ve sonrasında sürekli mücadele ettiği dogmatizme karşı da panzehir niteliği taşıyan bir açılımdır.
“Dogmatistler… değişik çelişkilerin farklı yöntemlerle çözülmesi gerektiğini anlayamazlar. Bilakis, değiştirilemez olarak gördükleri bir formülü sürekli olarak benimserler ve keyfi bir şekilde her tarafa uyarlarlar. Bu devrime sadece engel çıkarır ve aslında iyi yapılmış şeyleri berbat ederler. (Mao’dan aktaran Arif Dirlik, age 230)
Böylece Mao, sadece Marksizm’i Çin’in koşullarına uygulamakla kalmaz, aynı zamanda Marksizm’i geliştirmiş olur. Mao’nun bu nitel katkısı Marksizm’in tüm dünyadaki toplumsal mücadelelerde ezilenler tarafından kullanılabilmesinin yolunu göstermiştir. Marksizm’in evrenselleşmesine yönelik bu katkı aynı zamanda Marksizm’in ortaya çıkışından beri çeşitli dönemlerde hakim olan aydınlanmacılıktan beslenen tarihsel ilerlemeci anlayışa yönelik güçlü bir darbedir. Mao’nun geliştirdiği bu Marksist çizgi, hayatı boyunca yaptığı “diğer şey” olan Büyük Proleter Kültür Devrim’inde daha belirginleşerek ortaya çıkacaktır.
Revizyonizme ve Tasfiyeciliğe Karşı Mücadele
Mao’nun hayatını kaybetmeden kısa bir süre önce söylediği ve yukarıda aktardığımız sözleri, BPKD’nin kendisini ezilenlerin tarafında Marksistler olarak konumlandırılanlarca anlaşılmadığını gördüğünü ve akıbetinin büyük olasılıkla “kargaşayla” belirleneceğini saptadığını açıkça vermektedir. BPKD’nin üzerinden 50 yılı aşkın bir süre geçtiği halde anlaşılabildiğini, “geri dönüşleri” ve sosyalist toplumlardaki çelişkileri inceleyenlerce dikkate alınabildiğini söylemek çok zordur. 1960’lı yılların SSCB-Çin Halk Cumhuriyeti kutuplaşması içerisinde revizyonizmi çözümleyebilme kapasitesinden uzak olunmasının sonucu olarak ÇHC’ne karşı alınan tutumlar, üzerinden geçen bunca zamana rağmen varlığını sürdüren pek çok KP tarafından tekrar değerlendirilmemiştir. Bu Mao’nun da dediği gibi, değiştirilemez olarak görülen bir formülün, büyük bir toplumsal pratik tarafından çürütülmesine rağmen değiştirilmesine cesaret edilememesinin bir sonucudur. Mao 1966 tarihli bir konuşmasında şöyle sorar: “Büyük Proleter Kültür Devrimi, yeri göğü sarsan bir olaydır. Sosyalizm geçidini aşabilecek miyiz? Aşmaya cesaret ediyor muyuz?” (Mao Zedung, Seçme Eserler-6,365)
Sosyalizm geçidinin aşılmasının, yangınları başlatma, enginleri fethetme cesaretini gerektirdiği her zamankinden çok daha açıktır.
Büyük Kültür Devrimi, sosyalizmde sınıflar mücadelelerinin nasıl yaşandığına, kökenlerine dair büyük bir deneyimdir. Revizyonizmin hakim olduğu SSCB’de devlet başkanı Kruşçev’in ağzıyla ilk tepkilerin gelmesi bu nedenledir. Mao, küçük burjuva maceralıkla, gerçeklik duygusunu yitirmesine sebep olan iktidar hırsıyla yanıp tutuşmakla suçlanmıştır. Dünyanın KP’leri ikiye ayrılmıştı. Ama önemli sayıda KP Kruşçev’den yana tavır almıştı. SSCB’de ki revizyonizm, Çin Halk Cumhuriyeti’ne yönelik revizyonist, maceracı vb. ithamlarla kapatılmaya çalışılmıştır. Mao, Kültür Devrimi’nden hemen sonra Çiang Çing’e yazdığı ve yukarıda andığımız mektubunda dönemin KP’lerine yönelik şu saptamayı yapmıştır:
“Bütün dünyada yüzden fazla KP’si var. Bunların çoğunluğu artık Marksizm-Leninizm’e inanmıyor. Onlar bizzat Marks’ı ve Lenin’i paramparça ettiler.” (Seçme Eserler, C:6,S:361)
Mao’nun bu değerlendirmesi günümüz açısından ele alındığında; Maoizm’in kabulünde yaşanan sorunların kökenine işaret etmektedir. Mao Zedung, körü körüne inancın, sıkıştırılmış hapsedilmiş düşüncelerin Marksizm-Leninizm için yarattığı tehlikeye her zaman dikkat çekmiştir. Bu, Marksizm-Leninizm’in 175 yıla yaklaşan tarihinde reformizm, revizyonizm, tasfiyecilik vb. şekilde ortaya çıkmış; politik devrimcilik yadsınmıştır. Kültür Devrimi’ne yönelik olumsuz yaklaşımların, Marksizm-Leninizm’i paramparça etmenin sonucu olduğu görülmelidir.
Bunlarla birlikte son on yıllarda özellikle sosyalizm örneklerinin başarısızlıkla sonuçlanmasından hareketle Marksizm’e yönelik artan saldırganlığın üzerinde kısaca durulmalıdır. Bu saldırıların, kendini “sol” olarak gösteren ve hatta Marksist-Leninist olarak ifadelendirilenlerce yapılması, dediğimizi daha da önemli kılmaktadır. Bu yaklaşımların temeli, sınıfsal mücadelenin reddedilip, bireyin ön plana çıkarılmasıdır. Dikkat çekici olan yansa bu ele alışın burjuva liberal özünün dahi fark edilememesi, ezenlerin safındaki açık tavrın görülememesidir. Buradan yapılan eleştirilerle Marksizm’in herhangi bir “özgürlükçü akım” payesinde bile olmadığı sonucuna varılmaktadır. Geçerken netlikle vurgulamalı ki, Marksizm’in egemen sınıflar için özgürlükçü olmadığı doğrudur. Fakat bu belirlemenin ezilen sınıfların safında olanlarca söylenmesinin revizyonizmin “barış içinde bir arada yaşama” tezleriyle aynı anlamı taşıdığını vurgulamalıyız.
Elbette ki bu savunuları yapanların Mao’yu ve Çin devrimini hiçbir şekilde görmemelerini garipsemiyoruz. Gençlik döneminden itibaren “siyasal iktidar namlunun ucundadır” diyen, Kültür Devrimi ile üretim ilişkilerini ve toplumsal ilişkileri KP’nin devrimciliğini koruyarak, kitlenin tabandan gelen inisiyatifi yetkili kılınarak değiştirmeye azami bir kar güdüsünü ortadan kaldırarak ve dünya çapındaki komünist hareketleri destekleyerek, devrimin devrimlerle kesintisiz bir şekilde sürmesine odaklanan Mao’nun anlaşılabilmesi ve doğru bir şekilde yorumlanabilmesi ancak sınıf mücadelesinin politik devrimci tarzda kavranabilmesiyle olacaktır.
İşte tüm bu nedenlerle Kaypakkaya yoldaşın Mao Zedung düşüncesini sahiplenmesinin ve kolektifimizin 1993’te yaptığı Maoizm değerlendirmesiyle farklı ülkelerdeki KP’leri bu yönde etkilemesinin önemi görülmeli ve Maoizm’in sınıf mücadelemize devrimci tarzda yansıyışının örneği olmalıyız.
(Devam edecek)
Son Haberler
Sayfalar
Hayallerimizi Emziren Yazmak Eylemi[*]
Karakterlerin heybetine baktığında...
baştan aşağı yara izi doludur...”[1]
Kiminin Düşü, Ötekinin Karabasanıdır…[1]
korkaklar için bilinmezlik,
cesurlar için ise şanstır.”[2]
“Özel bir şirket uzaya adam yolladı diye heyecanlanıp insanlık ve gelecek adına umutlanmayı anlamıyorum. O uzay, o gelecek bizim değil. Sen ben, hepimiz o şirketler yaşasın diye salgın sırası işe yollanan kalabalıklarız. Sokakta gırtlağına basılanlarız. Cop, kurşun yiyenleriz.”
Ümit Ünal’ın 31 Mayıs (2020) tarihli twit’i böyleydi…
Münih Mahkemesi’nde Yargılayanlar Yargılandı!
15 Nisan 2015 tarihinde gerçekleştirilen uluslararası bir operasyonla tutuklanan 10 devrimci hakkında açılan “dava”, 28 Temmuz 2020 tarihinde sonuçlandı. Alman Mahkemesi tarafından Müslüm Elma 6 yıl 6 ay, Erhan Aktürk 4 yıl 6 ay, Sinan Aydın 3 yıl 6 ay, Haydar Bern 3 yıl 4 ay, Banu Büyükavcı 3 yıl 6 ay, Musa Demir 3 yıl 4 ay, Deniz Pektaş 5 yıl, Sami Solmaz 3 yıl, Seyit Ali Uğur 4 yıl 6 ay, Mehmet Yeşilçalı 2 yıl 9 ay “hüküm” verilmiştir.
14 Ağustos’u Unutma!
14 Ağustos 2017 tarihinde Rojava’da kaybettiğimiz, enternasyonal devrimci, geleneğimizin önder savaşçılarından, alçak gönüllü-mütevazi, kimliksiz, sınır tanımayan, mazlumların cephesinde yer edinmiş, yaşantısını devrim ve sosyalizm uğruna adamış, Kaypakkaya sevdalısı Nubar Ozanyan’ı ölümsüzlüğünün 3. yılında saygıyla anıyoruz.
Nubar Ozanyan’ı Anıyoruz…
Gericiliğin her türüne karşı devrimci-yurtsever mevzilerde savaşan komünist savaşçılardan biriydi… 1956 yılında Yozgat’ta fakir bir Ermeni ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Genç yaşta annesini kaybetti.
İlköğretiminden sonra İstanbul’da İbrahim Kaypakkaya’nın düşünceleriyle tanıştı ve TKP-ML’de örgütlendi.
12 Eylül 1980 Askeri Faşist Cuntası’ndan sonra Fransa’da yaşamaya başladı. Burada başta Yılmaz Güney’in savunulması olmak üzere saflarında yer aldığı örgütlenmenin pratik tüm faaliyetlerine katıldı ve örgütledi.
Rojava’da Özerk Yönetimin petrolünü sahiplenmesi ve tepkiler
Uzun bir süredir SDG'nin denetiminde olan topraklarda bulunan petrolün çıkarılması, işlenmesi ve ticaretinin yapılması için Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin (KvDSÖY) Amerikalı Delta Crescent Energy LLC adlı şirketle bir anlaşma yaptığı/imzaladığı basına yansıdı. Anlaşma petrolün pazarlanması, mevcut sahalarının geliştirilmesi ve modernize edilmesini öngörüyor.
“Alt”, “Üst” Emperyalizm Tartışmaları Bağlamında Emperyalist Türkiye
Son günlerde Türk devletinin ne olduğu üzerine sol kesimde tartışmalar yapılmaktadır. Bu tartışma elbette kendiliğinden ortaya çıkmadı. Türk devletinin askeri, politik ve sermaye olarak saldırganlığının artışı ile paralel yürütülüyor.[1]
Laiklik Zarurettir
“Sekülerizmde gizem, maskaralık,
rahipler, seremoniler, sahtelik,
mucize ve cezalandırma yoktur.”[1]
Laikliği yeniden konuşmak zorundayız. “Olmazsa olmaz” bir kaçınılmazlık olarak acil gündem maddesidir laiklik meselesi…
Kimileri “olmayan” ya da “olduğu kadar”ıyla “Laikliğe ‘El Fatiha’…”[2] derken; “Türkiye laik değil”[3] saptamasına mündemiç realiteyle yüz yüzeyiz…
İktidarın “Kayıkçı Dövüşü”: İstanbul Sözleşmesi[*]
“burada daha ne kadar öleceğim?
yeryüzüyle gökyüzün aracısı olarak
bulutu haraca kestiğiniz yerde?”[1]
AKP’nin ayağı İstanbul Sözleşmesi’ne fena dolandı. İktidarının henüz “demokrasiyle barışık”, “AB hedefinden kopmamış”, seçmen desteğinin yüzde 50’lerde seyrettiği günlerde hazırlanmasına nezaret edip Türkiye’nin ilk imzacısı olmasını sağladığı “İstanbul Sözleşmesi”ne karşı parti çeperlerinden kopan “Kabakçı Mustafa İsyanı” ile karşı karşıya.
15-16 Haziran İşçi Sınıfınındır; Öğreten Tarihimizdir[*]
“düş değil bu hayal değil he hey be hey
yetmişbin dev işçim kalktı yürüdü.
kokuşmuş düzene sahip çıkanın
alnın çatına baktı yürüdü yürüdü yürüdü.”[1]
Karl Marx ile Friedrich Engels’in, “Gerçek hareketin her adımı, bir düzine programdan daha önemlidir,”[2] saptamasıyla betimlenen 15-16 Haziran 1970 işçi sınıfınındır; öğreten tarihimizdir hâlâ ve her zaman.
Ayasofya’nın Camiye Çevrilmesi Üzerine… Hakikat Değişmeyecektir!
Bazı kararlar, insanlığın gelişim evresinde aradan yüzyıllar geçmiş olsa dahi her zaman minnetle, saygıyla anılırken bazı kararlar ise ibretle insanlığın tarih sayfasında yer alırlar.
Son aylarda Ayasofya [HagiaSofia] Kilisesi üzerinde yürütülen ve gündem oluşturan tartışmalarda, insanlığın hizmetinde bir miras olan mabedin “kılıç hakkı” gerekçe gösterilerek camiye dönüştürülmesiyle tarihe kara bir leke olarak not düşülmüştür.