Pazartesi Ekim 5, 2026

CIA’nın Anti-Komünist “Özgür Düşünceli” Entellektüelleri-2

“Casuslar’da Felsefe Okur” Anti-komünist  Frankfurt Okulu ve Fransız Teorisi

 

Teorinin gücünü bilen burjuvazi, işçi sınıfının dünya görüşünü bulanıklaştırmak, çarpıtmak ve etkisiz hale getirmek için karşıt teoriler ileri sürer. İşçi sınıfından yana gibi görünen bir çok marksist kılıklı entellektüelleri sahneye sürerler. 1947’lerden itibaren başını Theodor Adorno ve Max Horkheimer’in çektiği Frankfurt Okulu ve başını Michel Foucault’ın çektiği Fransız Teorisi, burjuva liberal teori üretim merkezleri olarak anti-komünist faaliyet sürdürdüler. Gabriel Rockhill’in[1] de söylediği gibi, anti-komünist teori üretimi, küresel teori üretim sanayisi gibi çalışır. Burjuvazi sadece ekonomiyi tekeline almaz, aynı zamanda tolumun kültürel yapısını da denetimi altına alır. Toplumsal bilincin yönlendirilmesi de burjuvazi için önemlidir. Bu bilinç, burjuvaziye hizmet edecek şekilde yönlendirilir ve bunu üretecek makineler (entellektüel liberaller gibi) yaratılır, yani, yetiştirilir.

Burjuvazinin hizmetinde olmayanlar, burjuvaziden yana kalem oynatmaları, beyinlerini burjuvaziden yana çalıştırmaları için her türlü yol ve yöntem denenir. Bu, kapitalist sanayi üretimine koşut olarak devam eder. Burjuvazi toplumsal bilinç üzerindeki denetimini kaybettiğinde iktidarını da kaybeder. Bu nedenle, 2. emperyalist paylaşım savaş sonrası (öncesi de var, elbette) yoğun bir şekilde SSCB’ni ve Stalin’i teşihir ve tecrit etmek için bütün imkanlarını kullandı. Anti-komünist propaganda ve faaliyetini en yüksek noktaya çıkardı. Özellikle Stalin’in teşhiri önemliydi. Çünkü Stalin’in uluslararası işçi sınıf üzerinde büyük bir otoritesi vardı. Özellikle bu sevgi ve etki 2. Paylaşım savaşında Hitler faşizmini yenerek dünyayı savaş belasından kurtaran Stalin ve sosyalizmin etkisi dünya halkları üzerinde arttı.

Burjuvazi, Stalin’i Hitler ile eşitlemeye çalışıyordu. Bunu kısmen başardı. CIA’nın bu etkisinin Stalin’in ölümünden hemen sonra Kruşçev’in 1956’da Stalin hakkındaki konuşmasında bulabiliriz. Sovyet bürokrat burjuvazisi, emeryalist burjuvazi ile sosyalizme karşı karşıdevrimci ellerin birleşmesidir. Ama önce, SSCB ve uluslararası işçi sınıfı ve ezilen halklar üzerindeki Stalin “mit”i yıkılması gerekiyordu. Kruşçev’in 1956 yılında SBKP’nin 20. Kongre’sindeki Stalin hakkındaki konuşması ile, emperyalist burjuvazisinin propagandası örtüşür. Bir farkla, Kruşçev, esas kendisinin ML olduğu yalanını söylüyordu. SSCB’deki karşı-devrimci gelişmeler ve sosyalizmden kapitalizme geriye dönüş, içteki sorunlardan kaynaklanmasına karşın, dış etmenlerinde geriye dönüşümde hızlandırıcı ve kolaylaştırıcı önemli bir rolü olmuştur.

CIA’nın sadece bir kısım  küçük burjuva entellektüelleri değil, bir çok sendikayı ve ilerici gibi görünene hareketleride finanase ettiği, ABD’de,  özellikle de işçi hareketini boğmak için etkili sendika önderlerini satın aldığı biliniyor. Bu konuda bir çok  araştırma ve belge var. Örneğin Ulusal İşçi Sendikası (National Union of Labor) gibi sendikalar CIA’nın yönlendirdiği ve faşizmle “flört eden” sendikalardı.[2]

ABD, kendine bağlı bir “özgür Avrupa” yaratmak için, bolşeviklerin etkisini, daha doğrusu kitleler üzerinde sosyalizmin etkisini kırmak istiyordu. Bunun bir de SSCB ülkelerine yayın yapan “Özgür Avrupa Radyosu” kurdular. Bunu da CIA finanse ediyordu. Kimler konuşmadı ki bu radyoda. Meşhur  Avrupalı liberal entellektüellerle sık “özgürlük” üzerine roportaj yapılıyor ve Avrupa’nın ne kadar özgür olduğu anlatılırken, “komünizmin mezalimi altında inleyen” SSCB vatandaşlarına “özgürlüğün” ne kadar değerli olduğu ve Avrupa vatandaşlarının “ne kadar özgür” bilgileri anlatılıyordu. Avrupa’yı cehnneme çeviren emperyalistlerden ise hiç söz edilmiyordu.

CIA’nın ideolojik araçları haline gelen etellektüeller, halka bu yalanları anlatmaktan asla bıkmıyorlardı ...

Arada bir Nazizmin kötülüğünden söz edilse de, kızıl komünistler Avrupa için daha tehlikeliydi...

Faşizm, sermaye için, işçi sınıfı karşısında zorlandığı dönemlerde baş vurduğu vuracağı bir yönetim biçimiydi ve kendi iktidar biçimlerinden biriydi. Ama kızıl komünistler, sermaye düşmanıydı. Sosyalizm ve kapitalizm iki zıt kutuptu. Kızıl komünistler ise sosyalizmi kurmuşlardı ve bütün dünyaya sosyalizmin hakim olmasını istiyorlardı. Ve sosyalizm o süreçte yayılıyordu. Dünyanın üçte biri sosyalizmin etkisi altındaydı.

ABD emperyalist burjuvazisi SSCB halkını o kadar “seviyordu” ki, kızıl komünizmden SSCB halkını kurtarmak için 1951 yılında “SSCB Halkları İçin Amerikan Kurtuluş Komitesi” kurulmuştu. Devrimden kaçan Rus burjuvaları ve troçkistler bu “komite”nin asli unsurları arasında yer alıyorlardı.

CIA’nın kurduğu daha bir çok Sivil Toplum Kuruluşu (STK) vardı. Özgür Avrupa İçin Ulusal Komite” vb. gibi. Bunun yanında  feminist kadınlara da el atmıştı CIA.  Örneğin, ABD’de ikinci feminist dalganın liderlerinden (1960’lar) Gloria Steinem, CIA adına çalşıyordu. Feminist kadın hareketi içinde anti-komünist düşünceleri geliştirmek ve o dönemde SSCB’ne ideolojik olarak saldırmak temel görevleri arasındaydı.

G. Steinem, CIA’nın kurduğu “Bağımsız Araştırma Servisi”nin aktif bir üyesi olarak gençlerle birlikte uluslararası festivallere katılıp, onlara anti-komünist paropagandalar yapıp SSCB’nin etkisini kırmakla görevlendirilmişti. Yakın bir tarihte hayatını anlattığı bir kitapta, CIA’yı şöyle değerlendiriyor: “liberal, şidetsiz, onurlu ve imkanım olsa yine bu görevi yapardım” diyecek kadar anti-komünist  CIA aktivistiydi.  “Dünyanın bu en ünlü feministi”nin[3],  “liberal ve şiddetsiz” değerlendirmesine, CIA’nın bütün yönetici ve elemanları gülmüşlerdir elbette...

Burjuva liberal entellektüellerin sınıfsal karakterleri gereği anti-komünist olmalarında şaşılacak bir şey yok. Ancak, bunların bir çoğu kendilerini, “demokrat” ya da “demokratik sol” olarak adlandırmayı severler. Ve hatta bir çoğu kendilerini “Marksist” olarak bile adlandırırlar. Birinci bölümde gördüğümüz gibi, “demokratik sol” diye kendini tanıtanların ABD emperyalizmin paralı ideolojik savaş araçları oldukları ortaya çıkmıştı. Günümüzde bu işleyiş ve kullanım şekli bitmiş değil devam ediyor.

Burada şu gerçeği bir kere daha belirtmek gerekiyor: Bütün burjuva liberal ve de küçük burjuva “sol” görünümlü entellektüeller, Marx’ın ismini anmadan sosyaloji ya da feslsefi bir üretimde bulunamazlar. En karşıtları dahi Marx’ın ismini anmak ya da onu eleştirmekle karşı karşıya kalırlar. Çünkü, kapitalist dünyada iki dünya görüşü vardır: Biri burjuva dünya görüşü ve diğeri ise, Marx’la bütünleşmiş işçi sınıfının bilimsel sosyalizm görüşüdür. Bu nedenle, burjuva liberaller, tesmislcisi oldukları ya da daha fazla etkilendikleri burjuva dünya görüşüne sahip olmaları nedeniyle, mutlaka ama mutlaka Marx’a değinmeden geçemezler.

Frankfurt Okulu

Burada, Avrupa kamuoyunun düşünce dünyasında, özellikle de Avrupa komünizmi üzerinde etkisi olan ve bir çok komünist partisinin ideolojik yozlaşmasına neden olan Frankfurt Okul’undan (FO) ve Fransız Teorisi (French Thery)’nden (FT) kısacada olsa söz etmek gerekiyor.

Frankfurt Okulu’nun kurluş tarihini 1920’lere kadar uzatan olsada, esas olarak 1950 yılından itibaren, yani CIA’nın Kültürel Özgürlükler Köngeresi’nden (KÖK) sonra, -söylem yerindeyse-  ete-kemiğe bürünmüştür. Kurucuları arasında  Theodor Adorno ve Max Horkheimer vardır. Bunların ikisinin 1947 yılında ortaklaşa yazdığı “Aydınlanmanın Diyalektiği” adlı bir kitap yayınlanmıştır. Örneğin, T. Adorno, ABD’de iken 1944-47 yılları arsında yazdığı ve bunları derlediği “Minima Moralia” (mnimum ahlak) adlı kitabında, Marx ve Hegel için, yazdıkları her şey “doğru değil” diye yazar.[4]

Ben burada Frankfurt okulunun ideolojik eleştirisine girmeyeceğim. Bu bu yazının kapsamı dışında. Ancak, bu iki entellektüel’inde CIA’nın projesi olan KÖK içinde yer aldıklarının bilinmesinde yarar var.

Nazi döneminde ABD’ye kaçan Theodor Adorno ve Max Horkheimer,  “Alman ve Batı kültürünün Naziler’den arındırılması” gerekçesiyle, 1950 yılında CIA tarafından  ABD’den Almanya’ya getirildi. Gerçek amaç ise; komünizme karşı ABD politikalarının uygulanmasının ve kitleler tarafından benimsenmesinin ideolojik zeminini hazırlamak ve SSCB’nin kitleler üzerindeki ideolojik, siyasi etkisini kırmak ve yok etmekti. İdeoloji, politika, teori, bilim, müzik, resam  bunun için yapılmalıydı. FO’nun teorisyenleri de bu görev aşkıyla bunu yerine getirmek için çaba harcadılar. Karşılığı ise, “Almanya’nın ve Avrupa’nın “büyük filozofları” ünvanına kavuşmuş olmaları ve ayrıclıklı bir yaşam. Küçük burjuva entellektüellerin bu durumu, burjuvaziyle uzalşan ve onun hizmetine kolaylıkla girdiğini ve girebileceğini göstermektedir.

FO’nun en temel özelliği, sınıf mücadelesinin sonucunun ve Marksist Tarihsel Materyalizm anlayışının reddi olarak ortaya çıkıyor. Bütün FO okulu içinde görülen entellektüellerin çabası, Marks’ın ileri sürdüğü görüşleri eleştirmek ve “yanlışlığını” göstermek üzerine şekillenmiştir. Onlar için Marx “ütopiktir.”

FO entellektüellerinin çoğu, kapitalist toplum, kapitalist kültür, kapitalist kitle tüketimi eleştirilmesine karşın, bunun karşısına toplumsal bir alternatif koymaktan özenle kaçınıldığı gibi, Marx’ın sosyalizm ve komünist belirlemesi de sert bir şekilde eleştirilmiştir. Marx’ın diyalektiğinin sonunun Komünist toplumla sınırlı olduğu eleştirisi getirilmiştir. Hannah Arendt bunlardan biridir. Adete bir Marx eleştirmenliğini kendine görev bilmiştir. Bu yazara göre ise, baskıcı uygulamalar konusunda Bolşeviklerle Naziler arasında bir fark yoktur. Özünde ise niyeti Nazileri teşhir etmek değil, Bolşevikleri teşhir etmektir. Marx’ı eleştirir, ama Marx’ın görüşlerinin pratikte gerçekleşmesi durumunu ise “totalirizm” olarak damgalamaktan geri durmaz. Marx’ı bir “filozof” olarak ele almayı ve değerlendirmeyi çok sever bu entellektüeller, ancak, onun görüşlerinin hayat bulması, Bolşevikler önderliğinde Rusya’da olduğu gibi, tehlikelidir ve “totalirizm”dir. Faşist Mccarthizm döneminin anti-komünist rüzgarına kendisini o kadar kaptırmıştır ki,  1950’lerden itibaren yazdığı yazılar, Stalin şahsında SSCB’deki sosyalizme yönelmiştir.

Frankfurt Okulu’nun diğer bir ismi olan “Eleştirel Teori”, esasta da Marksizmin eleştirisine yöneliktir. Kapitalizm  de eleştirilmesine karşılık, kapitalizme karşı alternatif getirmesiği gibi, Markszimin kapitalizme getirdiği ve toplumsal bir çözüm olarak ortaya koyduğu görüşlerin eleştirisi olarak ortaya çımıştır. İlk çıkışı’da Bolşeviklerin Rusya’da iktidarı alaması üzerine, liberal aydınların, işçi sınıfı iktidarından korkması ve kaçışının teorileştirilmesi olarakda ele alınabilir, Frankfurt Okulu.

Almanya’da 1. Dünya emperyalist savaşının sonunda gelişen işçi hareketi karşısında sosyal demokratların devrimin karşısında yer alması ve işçi ayaklanması karşısında birinci derecede  karşı-devrimci rol oynaması, burjuva liberal entellektüelleri de sosyalizme karşı alternatif “teorilere” yöneltti. Tek taraflı olarak marksizm eleştirmesi yetmiyordu, işçi harektini bölmek için kapitalizmde parmak ucunda yürür gibi eleştirilmesi gerekiyordu. Frankfurt Okulu’nun “Eleştiriel Teorisi”nin sınıfsal özü budur.

FO’nun has entellektüellerinden Max Horkheimer, 1970 yılında Der Spigele verdiği röpartajda, şöyle der:

“ Stalin önderliğindeki sosyalizm, Hitler faşizmiyle aynıdır”[5]

İşte, Frankfurt Okulu ve onun “Eleştirel Teori”sinin gerçek içeriği. CIA bu tür “okul”ları desteklemeyecek de kimi destekleyecekti?

2. Emperyalist savaş sonrası ise, bir taraftan Nazizim eleştirilirken, eleştirinin esası ve sivri ucu Marksizme, genel anlamıyla da komünizme ve o dönemde sosyalist toplumun temsilcisi olarak var olan SSCB’ne yöneldi. Özellikle, ABD  emperyalizmin CIA vasıtasıyla örgütlediği Kültürel Özgürlükler Kongresi ve onun Almanya’daki yayın organı olan Ay dergisi vasıtasıyla, Stalin şahsında SSCB’ne , komünizme ve işçi sınıfının yarattığı tüm devrimci değerelere karşı top yekün ideolojik, teorik ve siyasal bir karşı-devrimci saldırıya dönüşmüştür. Eleştriel Teori’nin yönü, esas olarak bu süreçte bu yana kaymıştır.

Yaşamı esas olarak ABD’de gemesine karşın, Frankfurt Okulu ekibinden olan Herbert Marcuse’de, teorik araştırmalarını ABD’nin gizli servislerinin kullanması için yapmıştır. Bu nedenle de, kapitalizm ve komünizm de “totaliter” benzelikler keşf ederek ABD’nin gizli servislerinin önde gelen teroisyeni olmakla “sosyalist” olmak arasında bir çelişme görmemiştir.

Kısacası, Frankfurt Okulu özgülünde “eleştirel teori”nin özü, marksizm-leninizmi çarpıtmak, içeriğini boşaltmak ve kapitalist sistem için yarasız hale getirmek olarak da adlandırılabilir. Frankfurt Okulu ve onun anti-komünist niteliği, Stefan Engel’in yeni çıkan, “Die Krise der Bürgerlicehen İdeologie und Des Antikommunismus”  (Burjuva İdeolojisinin Krizi ve Anti-Komünizm) adlı eserinde daha geniş olarak ele alınmaktadır.

Fransız Teorisi ve “Casular’da Felsefe Okur”

Jason Epstein, The New York Review’de 1967 Nisan’ında yayınladığı “The CIA and Intellectuals” adlı makalesinde şöyle bir belirlemede bulunuyor:

“CIA’nın entellektüellerle  olan ilşkisi konusunda son tartışmalarda, şu noktaya değinilmemeiş gibi görünüyor: mesele, bireysel yazarları ve akademisyenleri satın alma ve altüst etme meslesi değil, keyfi ve gerçek dışı bir değerler sistemi kurma meselesiydi.”[6]

CIA’nın anti-kommunist çalışmaları, Fransız aydınları arasında pek etkili olmamıştı. 2. Paylaşım savaşında faşist Almanya’nın işgalinin yaşamış ve buna karşı mücadele etmiş ülke aydınları arasında, Almanya ve diğer bir çok ülkede olduğu gibi, ilk başlarda anti-komünizm fazla etkili olmadı. İşçi sınıfı ve emekçiler üzerinde SSCB’nin olumlu etkisi nedeniyle de Fransız entellektüelleri sola daha fazla meyilliydi. Örneğin,  2. Paylaşım savaşından sonra Paris Metro duraklarından birinin ismi 1945 yılında Stalingrad olarak değiştirildi ve hala aynı ismle durmaktadır.  Aynı şekilde, Stalingrad (Place de la Bataille-de-Stalingrad) meydanı da vardır.

Fransız işçi sınıfı ve emekçileri Stalingrad’da faşizmin yenilgisinin, Paris başta olmak üzere bütün Fransa’nın kurtuluşu olduğu bilincindedir. Faşist Alman emperyalizmi Stalingrad’da yenilmeseydi, Normandiya çıkartması yapılmayacaktı. ABD ve İngiliz emperyalizmi, SSCB’nin düşmesini bekliyordu. Tersi oldu. Alman emperyalizmi düştü. Kızıl Ordu Berlin’e girince, Hitler ve Göbbels’e intihardan başka seçenek kalmamıştı.

Raymond Aron gibi CIA kullanımlı anti-komünist entellektüellerin yanı sıra, fazlasıyla Fransız aydınları ve entellektüelleri Annie Kriegel  gibi düşünüyordu:

“Amerikalıların bizi özgürleştirdiği doğru, ancak savaştaki dönüm noktası Stalingrad’dı. Bize umut veren Kızıl Ordu’ydu.”[7]

Raymond Aron, Fransız entellektüellerinin Stalin ve SSCB sevgisinin nereden geldiğini biliyordu, ama kabullenemiyordu. Bunun içinde “Aydınların Afyonu” (1955) adlı CIA ısmarlamalı bir kitap yazarak, Stalin’i ve anti-komünist olmayan aydınları eleştirdi. R. Armond’un Fransız entellektüelleri üzerinde anti-komünist etkisi 1960’ların sonlarından itibaren gösterecekti.

CIA, KÖK’ün merkezinin Paris’e kurmasının nedeni de bu. Fransız entellektüellerini etkilemek ve onların anti-faşist ve SSCB yakınlığını kırabilmek. Komünist olmamasına karşın Sartre, CIA’nın anti-komünist programına katılmadığı gibi, entellektüel kılıklı bir çok CIA ajanını da deşifrede etmiş ve  ABD’yi savaş kışkırtıcısı olarak değerlendirmiştir.

Bu konuyu araştıranlardan Gabriel Rockhill, “CIA Fransız Teorisi Okuyor” isimli bir araştırma yayınlıyor ve CIA’nın Fransız entellektüellerini nasıl etkilediğini ve kimi kime karşı kullandığını belgeleriyle ortaya koyuyor.

Simone de Boauvoir ile birlikte Fransız aydınlarının yüz akı olan Jean-Paul Sartre’ye karşı, Michel Foucault öne çıkarılıyor. CIA Fransız entellektüellerinin yazılı üretimlerini yakından takip ediyor. Hepsini didik didik okuyor. Foucault’ın yazılarından onun sağ kaydığını saptıyor ve Sartre’ye karşı yeni bir “kullanışlı anti-komünist entellektüel beyin” olduğuna karar veriyor.  G. Rockhill, Foucault için “sahte radikal” saptamasında bulunuyor.

Tabi, Fransız Teorisi’ndeki anti komünist saldırganlıklar salt Foucault ile sınırlı kalmıyor, anti-komünist teori Andre Glucksmann ve Bernard-Henri Levy, J. François Revel gibi entellektüeller tarafından devam ettiriliyor. Burjuva entellektüeller, işçi sınıfı ve emekçiler tarafından kabulöedilmeyi değil, burjuvazi tarafından kabul edilmeyi beklerler. Çünkü iktidarda onlar vardır ve ekonomi, devlet iktidarı, sanat, kültür onların egemenliği altındadır. Burjuva entellektüelelrin “baldırı çıplaklar” denen işçi sınıfı ve emekçilerle bir alışverişi olamaz. Onlar, sanatlarıyla ve diğer ürettikleriyle burjuvazinin yanında yerlerini alırlar. Kime karşı; işçi sınıfının bilimsel sosyalist dünya görüşüne karşı.

Fransa’da entellektüellerin “sol”dan uzaklaşması 1968 olaylarından sonraya rastlar. Çünkü iktidarda olan Sosyalist Parti ve onun kuyrukçusu Fransız Komünist Partisi (FKP), kitlelerin taleplerine cevap olmadıkları gibi, direniş ve işgal eylemlerinin karşısında yer alıyorlardı. FKP’de artık gerçek bir komünist partisi değil, Kruşçev modern reizyonizmiyle birlikte komünist niteliğinden uzaklaşarak sosyal demokrat bir parti haline dönüşmüştü.

ABD’nin 2. Emepryalist savaşı sonrası SSCB hedef alarak anti-komünist kampanyayı ve bunun ideolojisinin geliştirilmesi, salt o günlerle sınırlı değildir. Komünizm nefreti hep sürdürülmüştür. Bugün burjuva küçük burjuva yayınlarda öne çıkarılan Slavoj Zizek bunlardan biri ve ateşli bir modern anti-komünist olarak, bu kesimler tarafından elüstünde tuluyor.

Devam Edecek: Türkiye’de Anti-Komünizm faaliyetleri


[1] www.thephilosophicalsalon.com/foucalt-ant-comunism-the-global-theory-industry-a-reply-to-critics

[2] Hugo Wilford, The Mighty Wurlitzer: How the CIA played America

[3] www.chicagotribune.com/gloria-steinem-cia-20151025.html

[4] Stefan Engel, Die Krise, der Bürgerlichen Ideologie und des Antikomunismus,  sf.71

[5] Stefan Engel, Der Krise, der Bürgerlichen İdeologie und Des Antikommunismus, sf. 73

[6] www.nybooks.com/articles/1967/04/20/the-cia-and-the-intellectuals/. Anne Krigel 1980’in başlarında bu düşüncelerini terk etti. Marksizmi Miterand’a bulanların geleceği son durak.

[7] www.winteroakpress.files.wordpress.com/2017/05/cia-and-intellectuals.pdf

 

7726

Yusuf Köse

Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.

yusufkose@hotmail.com

http://yusuf-kose.blogspot.com/

 

 

Yusuf Köse

Artı-Değerin Kaynağı-2

Makinaların Marifetleri:

Makinalar canlı emeğin yerini aldığında, toplumsal yapıda da buna uygun temel değişimler olacaktır. Ortada artı-değer, ya da daha yalın söylemle işçi sömürüsü olmayacağı için, işçi sömürüsü üzerine kurulu kapitalist sistemin varolmayacağı açıktır.

Ermeni Soykırımı ve Sovyet Ermenistanı

Ermeni Soykırımı üzerinden 105 yıl geçti. Bu süre içerisinde soykırımı gerçekleştiren devlet resmi olarak henüz yargılanmamış, tavır alınmamış ve mahkum edilmemiştir. Ama bu devletin giderek tüm dünya çapında uluslararsı halklar nezdinde soykırım ve  soykırımın ardındaki konumu  görülmüştür. Uzun bir dönem tabu olarak gizlenen soykırım ve soykırımı yapan devlet giderek uluslararası toplum gözünde açığa çıkmıştır. Yahudi Soykırımı gibi Ermeni Soykırımı da dünya halklarınca deşifre olmuş ve kınanmıştır.

"Ancak çölde yaşayabilirler!"

Bundan tam 105 yıl önce böyle buyurmuştu Mehmet Talat! Mazlum Ermeni halkının fermanı için. Ancak çölde bile yaşamalarına müsaade edilmez. Ermenilere çöller bile çok görülür. Kırım ve kıyım ülkenin sayısız yerlerinde başlatılır. Öncekilerden daha kitlesel, daha büyük felakete dönüşecek bir toplumsal yıkım Türk ulus devlet aklıyla devreye sokulur.

Ve Dersim; “Türklük sözleşmesine uymayanlar!” (1/2 )

Ermeni Soykırımı’nın üzerinden 105 yıl geçti. Bu süre içerisinde soykırımı gerçekleştiren devlet, resmi olarak henüz yargılanmamış, tavır alınmamış ve mahkum edilmemiştir.

Ama bu devletin uluslararası halklar nezdinde soykırım ve soykırımın ardındaki konumu görülmüştür. Yahudi Soykırımı gibi Ermeni Soykırımı da dünya halklarınca deşifre olmuş ve kınanmıştır. Bundan dolayıdır ki, her 24 Nisan günü bu jenosit sadece Ermeniler tarafından değil dünya halkları tarafından kınanır, soykırımı gerçekleştiren devlet mahkum edilir.

Ermeni Soykırımı’nın Yıldönümünde Covid 19-15

Ermeni Soykırımı’nın 105. yılı Coronavirüs kuşatması altında anılırken bu sefer dünya yeni bir felaket ile karşı karşıya kaldı. Bu felaketin sonuçlarının ekonomik ve sosyal açıdan çok ağır olacağı şimdiden ortadadır.

Coronavirüs salgını üzerine yürütülen tartışmalarda “biyolojik bir savaş mı yaşanıyor?” sorusu değişik ülkelerde bilim insanları arasında tartışılırken, gerçek olan noktalardan birisi de şu ki; bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

Yirmi Dört Saat Devrimcilik

Devrimci ideolojiye sahip olmak kadar bu ideoloji ışığında somutu tahlil edecek politikayı belirlemek ve ana müdahale edecek kadroyu yaratmak da bir o kadar önemlidir.

En zor ve zahmetli olan; en fazla dikkat, duyarlılık, yoğunlaşma gerektirecek olan militanın eğitilip hazırlanmasıdır. Nerede, nasıl davranıp, hareket edeceğini, ne yapacağını bilen, tek başına da kalsa yönünü bulabilen insan yetiştirmek, işte temel görev budur. Demokratik devrimin ihtiyacı olan budur. Kolektifin ihtiyacı olan da budur.

Artı-Değerin Kaynağı Ve İşçinin Üretim Sürecinin Denetleyicisi ve Düzenleyicisi Oluşunun Tarihi

Giriş:

Marksizmin temel ekonomi-politik analizlerine, çözümlemelerine ve bir bütün olarak işçi sınıfının marksist-leninist-maoist dünya görüşüne, ideolojisine ve siyasetine yönelik küçük burjuva kesimlerden eleştiriler gelmektedir. Bu saldırılar, sosyalist devletlerin geriye dönüşünden sonra daha da artarak devam etmiştir.

Tuz... Baharat... Yoksa Kavgada Yok

Belki de bende ihtiyarladığımdan diğer ihtiyarların... mitolojileştirdikleri sosyalizmi... takip etmem hoşuma gidiyordur.

Neler neler yazmıyorlar ki.

Doktorun sayfasına.

En çokta... şövalyelerin... tarih sahnesinde indirilişlerini...

Şövalyelerin yolda çıkmış olmalarına bağlamalarına bayılıyorum.

O an... ölümsüzlüğün sırını bulmuş gibi hissediyorum.

Kendimi de... kadını tarlada, hayvanı mangalda, ayrığı da ot olarak gören geçmişimden uzak... kötülerin sonunun nasıl olacağının vaazını ve kararını verirken buluyorum.

Lakin..... 

Tarihin Uzak Geleceğine Kızıl Işık Düşüren 24 Nisan 72’ Manifestosuna Selam (Gazete Patika)

Dünyayı değiştirmek için görünen ile yetinmeyen, görünenin arkasındaki hakikatleri keşfe çıkan, döne döne gerçekleri yeniden fethetmeye cüret eden yeni bir çıkışın rehberi Komünist İbrahim Kaypakkaya yoldaş önderliğinde Komünist parti kurulur. Bugün değil, yaklaşık elli yıl önce devrimci hareketin izlediği çizgiye, tarih anlayışına ve bağrındaki kırılganlıklara keskin tezatlık taşıyan bir tarih okuması ve ideolojik-politik ‘‘programla‘‘ kurulmuş bir partidir. Yeni partinin tarih sahnesine çıkmasıyla resmi ve uydurma tarihin böğrüne kızıl bir neşter vuruldu.

Soysuzluğunda debelen Süleyman* (Fuat Kav)

Süleyman Soylu, 2012’de AKP’ye katıldığında, “Ben AK Parti'ye makam için gelmedim, kendi istikbali için gelen namerttir, alçaktır, namussuzdur” demişti.

Açlık grevleri

Helin Bölek’in ölümü vesilesiyle, “Uzun soluklu, çetin bir direniş. Ve yeni bir dünya talebini hayata dayatan, anlamlı bir ölüm,” dediğim için birçok arkadaş tarafından eleştirildim. Ölümü yücelttiğimi, teşvik ettiğimi söyleyenler de oldu. Bu eleştiriler, iyi bir duygudan, ölüme karşı olma duygusundan ve açlık grevleriyle şimdiye kadar dikkate değer kazanımlar elde edilmemiş olmasından kaynaklanıyor hiç kuşkusuz. Bunu anlıyorum. Helin ve arkadaşlarının taleplerini ve bu talepler uğruna verdikleri uzun soluklu, çetin mücadeleyi anlamlı bulmanın eğri tarafı nedir, işte bunu anlayamıyorum.

Sayfalar