Çarşı’nın “darbe yapacağı”na inanıyorsunuz da…
Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) seçimlerine bir aydan az bir zaman kaldı. Bu eksende sürdürülen ciddi bir tartışma var. Bir yanda “paralel devlet” olarak anılmaya başlanmış olan Gülen Cemaati diğer yanda AKP’de temsil edilen klik... Yapılan “maaş zamları” gölgesinde sürdürülmekte olan “tarafsız yargı”, “yargıya olan güvenin korunması” tartışmaları. Tam da bu tartışmalar sürerken iki ayrı dava ile ilgili haber gündem de kendine yer buldu.
Yargı demişken…
Gezi İsyanı’nın ardından adeta hükümetin kontrolünde yürütülen soruşturmalardan biri daha davaya dönüştü. “Beşiktaş’ın taraftar grubu” sıfatını taşımanın yanında uzunca bir süredir pek çok toplumsal sorun karşısında halktan yana tavır almasıyla bilinen Çarşı’nın yöneticilerine ve üyelerine “darbeye teşebbüs” iddiasıyla dava açıldı.
“Alt tarafı bir dava” diye düşünenimiz olabilir. Fakat dava açılması için gerekli olan bir süreç var ve bu sürecin içerisine dahil olan “koca koca” pek çok kişi ve kurum gerekli. Halkın deyimiyle söyleyelim: “Maaşlarını biz veriyoruz” bunların. Onlar da yememiş, içmemiş çalışmışlar...
Herhangi bir davanın açılabilmesinin öncelikli şartı, resmi veya özel bir kişi ya da kurumun bir olayın suç oluşturduğuna dair şüphe duyması ve bu olayın kim/kimler tarafından gerçekleştirildiğine dair de fikri olmasıdır. Yani iki ihtimal vardır birileri ya şüphe duyar ya duymaz…
Anlaşılan birileri Çarşı’dan şüphe duymuş!
Durumdan şüphe duyan kişi zaten bir Cumhuriyet Savcısıysa “ne ala”, süreç resmen başlamıştır. Aksi durumda şüphe duyanlar tarafından -sıklıkla polis, asker gibi bir kolluk kurumu- olay bir savcılığa aktarılır. Savcı durumu araştırmaya başlar ki bu sürecin adı “soruşturma”dır. Savcının soruşturmasının kapsamı, öncelikle gerçekleşen olayın yasalara aykırı olup olmadığının eğer aykırılık var ise hangi yasaya aykırılık olduğunun tespit edilmesidir. Yani iki ihtimal vardır savcı ya yasaya aykırı der ya demez…
Savcı, Çarşı ve Çarşı'nın yaptıkları “yasaya aykırıdır” demiş!
Olayın yasaya aykırılığı ve kimler tarafından gerçekleştirildiği tespit edildiğine göre sıra olayın delillendirilmesine gelir. Savcı kolluk kuvvetleri aracılığıyla delil toplar. Olayı ve olayın kimler tarafından gerçekleştirildiğini şüphe duyulmayacak şekilde ortaya koymak zorundadır aksi halde davayı açmaması gerekir, en azından işi budur. Yani iki ihtimal vardır savcı olayı ya delillendirebilir ya delillendiremez…
Savcı “Çarşı’nın darbesinin” delillerini bulmuş!
Bundan sonraki aşama iddianamenin yazılmasıdır. Savcı tarafından yazılan iddianame öncelikle olayı, olayın oluşumunu, kimler tarafından gerçekleştirildiğini içerir. Ardından bu iddialara ilişkin deliller ortaya konur ve ilgili mahkemeye sunulur. Mahkeme iddianameyi inceler ve kabul edilebilir olup olmadığını kontrol eder. Yani iki ihtimal vardır mahkeme iddianameyi ya kabul eder ya etmez…
Mahkeme Çarşı’nın darbe yapacağı iddiasını kabul edilebilir bulmuş! Nihayetinde dava açılmış.
Basit bir olasılık hesabıyla, birileri tarafından görülmüş veya bir kamera tarafından kaydedilmiş bir olayın, bir davaya konu olması on altıda bir ihtimaldir.
Öyle hemen gülmemek gerekir. Belki de sadece bir taraftar grubunun polise, askere, MİT’e ve geri kalan türlü ite rağmen darbe yapması mümkündür, bilemezsin…
“Darbeci Çarşı”lılar “Masum Müfettişler”!
Yukarıda bir davanın açılabilmesi için gerekli olan süreci anlatırken açıklamayı unuttuk. Eğer şüpheli kişiler kamu görevlisi ise sürecin başında bir detay daha var. Savcının soruşturma yapabilmesi için şüpheli kamu görevlisinin idari amirinden izin alması gerekiyor.
Soma’da yaşanan ve 301 işçinin katledildiği iş cinayetinden önce, normalin on katı karbon monoksit (işçilerin çok büyük bir çoğunluğunun ölmesine neden olan gaz) miktarı tespit edildiği halde madenin güvenli olduğuna dair rapor veren müfettişler hakkında mahkeme iddianame kabul etmedi.
Savcılık bir iddianame yazmadı. Delil aramadı.
Çünkü daha işin en başında, müfettişlerin idari amirliği olan Çalışma Bakanlığı soruşturma izni vermedi.
Üzerinden yaklaşık dört ay geçti ve halen bir dava açılmadı.
Dava açılmadı ama bu arada iş cinayetinin yaşandığı şirketin işlettiği madenlerden biri (Işıklar) gerekli güvenlik önlemlerini aldığı iddia edilerek yeniden çalıştırılmaya başlandı.
Müfettişlerinin soruşturulmasına izin vermeyen Çalışma Bakanlığı’nın yaptığı denetimler sonucu açılmasında bir sakınca görülmeyen Işıklar madeninin “güvenlik” kıstaslarına güvenip güvenmemek ayrı bir tartışma konusu. Fakat bu davalar ile ilgili kararlar üzerinden, HSYK seçimlerinin sonuçlarına falan bakmadan “yargının tarafsızlığı”, “yargıya olan güvenin tesis edilmesi” tartışmaları hakkında fikir yürütmek mümkün.
İster faşist AKP’nin, ister faşist Cemaat’in ve isterse de faşist Kemalist klik yargı içerisinde etkinlik tesis etsin, yargı tarafsız değil ve olmayacak. Fıtratın halk düşmanlığı olanların “yargı”ları da halk düşmanı olmak zorundadır. Aldıkları kararlar, halkın yanında değil, halk karşısında olacaktır. Eğer büyük bir holdinginiz, limited şirketiniz, gayrimenkul yatırım ortaklığınız yoksa yargıya güvenmek için de bir sebebiniz yok demektir.
Bu nedenle gözümüzün içine baka baka, aklımızla adeta alay edercesine, “Çarşı'ya darbe” davası açarlar ama Gezi İsyanı'nda insanları öldüren, ağır derecede yaralayan, kör edip sakatlayan; işkence edip taciz eden ve “kahramanlık destanı yazan” polislere dava açmazlar. Bu nedenle Soma katliamında sorumluların yargılanmasını geciktirmek için ellerinden geleni yaparlar. Yargının görevi budur! Bunun için maaş almaktadırlar!
Şimdilerde maaşlarının artırılacağı müjdesi verilmesinin nedeni “bağımsız yargının” AKP'nin istediği adayların seçilmesinin amaçlanmasıdır. E hani yargı bağımsızdı? Nereden çıktı, AKP'li, Cemaatçi, Kemalist, Ülkücü, Alevi falan... Bu memurlar neye göre karar veriyorlar? Hukuk devletine göre mi, “guguk” devletine göre mi? Bu “guguk” iktidar olmasın sakın!
Nasreddin Hoca'dan masallar...
Kazanın doğurduğuna inanıyorsunda, Çarşı'nın darbe yapacağına niye inanmıyorsun akıllım?
Hem Gezi İsyanı devleti ve hükümeti hedef almıştı. Düpedüz isyandı! Darbe filan değildi yani. Ama 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonları bir saray içi darbeydi? Daha düne kadar birlikte iş tutan kardeşlerin it dalaşının ürünüydü ve de pisliklerin ortaya saçılması açısından son derece yararlı oldu. “Bağımsız yargının” bu pisliklerin peşinden gitmesi, rüşvet ve yolsuzluk yapanları soruşturması gerekmez mi?
Oysa tam bir taşları bağlama, itleri ortalığa salma durumu var! Gerçi itlerden bazılarını da bağladılar ama, bağımsız yargını ipine Çarşı gibi Gezi İsyanı'na katılan diğer taraftar grupları, ezcümle “korkma la biz halkız” diyenlerin amacı saray içi bir darbe yapmak falan değildi. Onlar isyan etmiş, kendilerine sunulanı kabul etmemiş, reddetmişlerdi. “Kahrolsun bağzı şeyler” demiş ve bu arada Tayyip'in kulağını da bayağı çınlatmışlardı. Tabi sonradan kadın örgütlerinin yerinde müdahalesiyle bu çınlatmalara müdahale edilmiş, duvarlardaki sloganlar silinmişti.
Türkiye'de yargı denilen kurum, eskisiyle yenisiyle devletin halka karşı “şefkatli” faşist yüzünü gösteren en iyi örneklerden biri olduğunu bir kez daha gösteriyor. O tıpkı “eski Türkiye”de olduğu gibi, “yeni Türkiye”de de “yargının bağımsızlığı” masalları altında görevini yapmaya, rolünü oynamaya devam ediyor hala...
Varsın “bağımsız yargı” böyle kararlar almaya devam etsin! Oysa halkın gözünde çoktan “kazanın tencere doğuramayacağı” açığa çıkmış durumdadır. Onlar hala havaya bakıp ıslık çalmaya devam etsin. Öfke birikiyor...
Son Haberler
Sayfalar
TKP/ML MK SB-KİMSE KUSURA BAKMASIN; GEBERİŞİNİZ NE “GÜZEL” NE DE “TATLI” OLACAK!
Faşist diktatörlük halka karşı en korkunç suçları işlemeye devam ediyor. Sömürü ve zulmün ölüm makinesi yüzlerce canımıza daha kıydı. Acımız ve öfkemiz büyük, yasta değil isyandayız…
Sarsıldıkça, darbe aldıkça, saltanatlarını koruma kaygısı büyüdükçe zalimleşen, en aşağılık yöntemlere başvuran, kitlelerin direniş ve isyanına kudurmuş biçimde saldıranlar, kanlı çarklarını döndürmek için var güçleriyle yükleniyorlar.
Kaypakkaya'yi Savunmak Dünya Proleter Devrimini Savunmaktir
Kaypakkaya'yi Anarken;
Kaypakkaya'yi sadece iskencede direnmek, ser verip sir vermemek ilkesi ile anmak, onun bu yonunu one cikarmak, Kaypakkaya'yi kucultmek, onu kavramamak demektir.
Kaypakkaya sadece ser verip sir vermemek, dusmana teslim olmamak ilkesi degil, o ayni zamanda;
-Proleter dunya devrimine baglilik ilkesidir
-Halka guven esas ilkesidir
-Proleteryanin felsefesi Marksizm-Leninizm-Maoizme baglilik ilkesidir
TKP/ML MK- Bugüne rehber, geleceğin müjdesidir Kaypakkaya
BUGÜNE REHBER, GELECEĞİN MÜJDESİDİR KAYPAKKAYA!
“Dibinde bir ejderha yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır.” (Sabahattin Ali)
Kaypakkaya yoldaş devrimin olanağı ve iradesidir!
İşçi sınıfı ve çeşitli milliyetlerden emekçi halkımız Kaypakkaya yoldaşın katledilmesi sonucu sadece devrimci bir önderini ve öncüsünü kaybetmedi aynı zamanda muazzam düzeyde aydınlatıcı bir proleter ışığını da kaybetmiş oldu.
Onun kaybıyla oluşan düşünsel-politik boşluk, bütün ağırlığıyla demokratik halk devriminin önünde durmaktadır. Unutmamak gerekir ki; devrimin önderleri ve öncüleri kolay ve çok sayıda yetişmez. Sınıf savaşım tarihi emekçilere devrimin önderlik olanağını yaratma fırsatını her zaman kolay ve rahat bir şekilde sunmaz.
Soma Roboski'dir
Soma işçi katliamı bir defa daha gösterdi ki, bu düzenin Tanrısı paradır. Söz konusu olan paraysa, insan hayatının bir sinek kadar bile değeri yoktur. Düzenin kanunlarına göre para; onur, şeref ve haysiyet gibi insani vasıflardan kat kat üstündür. Bu düzenden beslenen vampirler para için her türlü rezilliği mubah görmektedirler. "Tek vatan, tek millet, tek bayrak," diye diye halkı tavuk gibi yolmakta, devlet imkânlarını kullanarak halkın cebinden parmak ısırtan zenginliklere sahip olmaktadırlar.
Madencilerin Ölümü Kader Değil, Sermayenin Kar Oranını Arttırma Katliamıdır!
13 Mayıs günü Soma Holdinge bağlı Soma Kömür Ocaklarında yapılan işçi katliamı üzerine, gözler, bir kere daha, sermayenin kar oranını yükseltmek için durdurulamaz işçi cinayetlerine çevrildi. Bu elbette, en zor koşullarda çalışan işçilerin kaderi değil, sermayelerini arttırmak için hiç bir güvenlik ve sağlık önlemi olmayan derme-çatma denebilecek yerlerde çalıştırılmasının bir sonucudur. Burjuvazi, üretim maliyetini (değişmeyen sermaye) düşürmek için işçi ölümlerini artırmayı yeğlemiştir.
Burada bazı istatistikler vererek konuya girelim.
Kızıl Güller Kanıyor
Öyle bir coğrafyada, öyle bir ülkede yaşıyoruz ki, nerdeyse yılın tüm günlerinde ve ülkenin dört bir tarafında bize yaşatılan acıları, haksızlıkları, uğradığımız katliamları protesto etmekle geçiyor ömrümüz. Ve her gün o acılarla, duygusal anlarla bir kez daha yoğruluyor her birimiz.
"Yüzünüzdeki maden karasını yıldızların kızıllığıyla aydınlatacağız"
Kaypakkaya yoldaşı andığımız bugünlerde Gezi şehitleri kervanına katılarak ölümsüzleşen Mehmet İstif ve Soma’da katledilen maden işçileri ile öfkemiz daha da büyümektedir.
Partizan : Yüreğimiz Soma’da! Yas değil isyan!
MANİSA’NIN SOMA İLÇESİ’NDE YÜKSELEN ÇIĞLIKLAR VE
YÜZLERCE MADENCİ CENAZESİ…
Aralarında, Berkin Elvan gibi 15 yaşındaki işçi çocuk Kemal’in de cesedi, kara bir torbada…
16 saat sonra enkazdan sağ çıkarılan işçi Fatih, yaralı haline bakmadan kendisi gibi emekçi olan sağlıkçılara soruyor: “Çizmelerimi çıkarayım mı? Sedye kirlenmesin”…
Diğer yanda ise elinde bir kamera ile şaklabanlığa soyunan bir başbakan…
Diyalektiği güncelle!
Her faaliyet alanı bir önceki sürecin devrimci çalışmalarını kapsamlı bir şekilde örgütsel-pratiksel-yönetsel boyutuyla değerlendirmelidir. Bölge ve alanlar bu süreçte kitlelere ne kadar gidebildi? Ulaştığı, kapısını çaldığı emekçilere sistemin politik teşhirini ne kadar, nasıl yaptı? Kitleleri bilinçlendirip-örgütlemede ikna ve inandırmada ne kadar etkili ve başarılı oldu? Nasıl bir yol ve yöntem izledi ve ne kadar mesafe kat etti? Propagandanın içeriği kitleleri uyandırmak-bilinçlendirmek-harekete geçirip örgütlemek için yeterli miydi?
BİR AYDIN(LIK) HÂLİ FİKRET BAŞKAYA[*]
“Dünyamızı sorularımızın cesareti ve yanıtlarımızın derinliğiyle önemli kılarız.”[1]
Bir aydın, bir insan olarak Fikret Başkaya, önemlidir.
“Entelektüellere ihtiyaç duyan bir toplum değiliz”;[2] “Aydın kavramı raf ömrünü tamamladı. Günümüzde entelektüelin yeri filin sırtında sivrisinek olmaktan öte değil,”[3] türünden “ucuz” saptamalara karşın bundan dostun da, düşmanın da asla kuşkusu olmadı; olamaz da…