Salı Ekim 13, 2026

Büyük canavarlar kendi suretlerinde küçük canavarlarda yaratir

Dinlerin ortaya çıkışının tarihi insanın kendisiyle yaşıt olsada, semavi dinlerin ortaya çıkışı insanlık tarihi için yeni, modern insan için ise eski sayılır. Semavi (ibrahimi) dinleri ortaya çıkaran da, sınıfların iktidar mücadelesi olmuştur. Özellikle Ortadoğu kökenli tek tanrılı İbrahimi (müsevilik, hiristiyanlık ve müslümanlık) dinleri, o dönemin egemen sınıfların egemenlik alanlarını genişletme, daha geniş toprakları ele geçirmenin bir aracı olarak ortaya çıkmış ve gelişmiştir.

Tek tanrılı dinler, kendilerini ruhani bir şeyin temsilcisi gibi göstermeye çalışsalarda, maddi dünyanın kendisinden başka bir şey olmamış ve onun dışına çıkamamıştır. Çünkü, ne dünyada ne de evrende maddi olmayan bir şey yoktur. Din, insanla-doğa ve insanla-insanın (sınıfların) aralarındaki çelişmelerinin bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır.

Geçmişte “din savaşları” adı altında yapılan tüm savaşların esas nedeni de; iktidar ve egemenlik alanlarını elde tutmak ya da genişletmek amaçlıyıdı. Ezilen kitleler için din, ezilmenin, yoksul kalmanın, bilmemenin verdiği acizlik karşısında tutunmanın, ayakta kalmanın yolu olurken, egemen sınıflar için siyasal iktidarın ideolojik ve siyasal bir aracı olmuştur. Ve esas olarak da, kitleleri baskı altında tutmanın ve yönetmenin ideolojik aracı haline getirilmiştir.

Bugün de bu daha güçlü bir şekilde kullanılmaktadır. Batı burjuvazisi feodal kiliseye karşı baş kaldırdı, ancak, süreç içinde onunla uzlaştı ve onu kendi egemenliği altına aldı. Çünkü, dine gereksinimi vardı. Sınıf mücadelesi karşısında kitleleri uyutmanın, afyonlamanın, kendine ve insanın insana yabancılaştırmanın, sersemletmenin, aşağılatmanın ve alçatmanın en etkili ideolojik araçlarından biri dindir.

Batı burjuvazisi, Batı’da da dinden hiç bir zaman kopmamıştır. Yeri geldiğinde kiliseye binleri doldurmuş, devasa yardımlar yapmış ve ayakta kalmasını sağlamıştır. Vatikan’ı ayakta tutması boşuna değildir. Vatikan’ın tek bir görevi var: İşçi ve emekçileri din afyonuyla burjuvazinin egemenliği altında tutmaktır. Kapitalist sistemin ve emperyalist burjuvazinin çıkarlarını “tanrı” adına korumaktır. Vatikan’ın ruhu, emperyalist burjuvazinin çıkarlarıyla örtüşerek maddileşmiştir.

İslam dini de, kendinden önceki semavi (yahudilik, hiristiyanlık) dinler gibi bir iktidar aracı olarak ortaya çıkmış, kılıç zoruyla etkinliğini ve egemenlik alanlarını gelişmiştir. O günden bugüne kadarda, islamı kabul eden toplumların üzerinde siyasal iktidarın çok yönlü baskı kılıcı olarak görev yapmıştır. Başka bir şey olmasının da realitesi söz konusu değildir.

Emperyalist burjuvazi ve işbirlikçileri, sömürü ve egemenlik alanlarını genişletmek için tüm dinleri kendi çıkarları için kullanırlar. Özellikle geri bıraktırılmış ülkelerde, dinin kitleler üzerindeki etkisinin de bilinciyle, bunu daha da geliştirmiş ve kitlelerin sosyal ve anti-emperyalist mücadelelerin gelişmemesinin önüne dikmiş ya da dikmeye çalışmıştır. İslam dini, bu anlamda, sınıf mücadelesinin önünde büyük bir engel olarak kullanılmıştır. Burjuvazi, işçi sınıfının sosyalist sınıf mücadelesinin karşısına ya ulusalcılığı ya dini ya da her ikisini birden çıkarmıştır. Türkiye’de olduğu gibi.

Kapitalizm, kalpsiz ve ruhsuz bir dünya yarattı

Sınıflı toplumlarda din, gericiliğin ideolojisidir. Özellikle semavi dinleri, tarihinde hiç bir zaman ilerici bir rolü olmamıştır. Çıktıkları toplumsal koşullarda bir iktidar mücadelesinin ürünü olarak kendilerini var eden semavi dinleri, egemenlik alanları genişledikçe gericiliğin temel kaynakları ve toplumsal ilerilemenin ise engeli olmuştur. Bu nedenle de, burjuvazinin dinlerle birleşmesi, bütünleşmesi ve onu kullanması kadar doğal bir şey yoktur. Çünkü, kapitalizmin kendisi, emperyalizme evrilmesiyle gericileşmiştir. Kapitalizmin gelişen üretim güçleri karşısında gerici üretim ilişkileri, onu siyasal ve ideolojik olarak daha da gerici bir konuma itmiştir. Burjuvazinin, kendi iradesiyle buradan geriye dönüşü de söz konusu değildir.

Afganistan’dan Ortadoğu ve Afrikaya kadar uzanan geniş coğrafya’da islam dinin kullanılması ve siyasal islamcılığın geliştirilmesi, emperyalist burjuvazinin egemenlik alanlarını genişletme ve sömürüyü derinleştirme amacından ayrı ele alınamaz. Emperyalist burjuvazi ve işbirlikçileri, dini kullanarak, emperyalist yayılmayı ve birbirlerinin pazarlarını ele geçirmeye çalışırken, aynı zamanda, işçi sınıfını sosyalizm mücadelesinden uzaklaştırmayı hedeflemişlerdir.

Çünkü emperyalist ve yerli burjuvazinin en büyük düşmanı işçi sınıfının sosyalizm hedefli sınıf mücadelesidir. Emperyalist ve gericiliğin karşısında duracak ve onu yenebilecek tek güç bu sınıfın örgütlenmesi ve harekete geçmesidir. Burjuvazi işte bunun önüne geçmek için, kitleler üzerinde etkin olan dini daha etkin bir hale getirmiştir. Bunun için de o toplumların sınıfsal kimlikleri yerine dinsel kimlikleri öne çıkarmak için yoğun çaba harcamış ve sonunda, işgallerle, çeşitli müdahalelerle, iktidara kendi uşaklarını ve dikatatörleri getirmekle vb. kendi sistemini ayakta tutmayı başarmıştır.

Emperyalist işgallerle ve bölgesel savaşlarla, dinsel motifli iç savaşlarla, islam ülkelerinin sosyal dokuları alabildiğine bozulmuş ve dejenere edilmiştir. Yıllarca süren savaşlarla, milyonlarca ölüyle, yaşamların yok edildiği, ve hergün, nerede patlayacağı belli olmayan bombaların arasında yaşanan ve insanların din uğruna biribirini boğazlatıldığı bir ortam ürtetilmiştir.  

Burjuvazi, dünyayı, kalpsiz ve ruhsuz koyu karanlık bir sermaye pazarına çevirmiştir. Sermaye ise büyümek ve kendini yeniden üretmek için daha çok sömürü, daha çok egemenlik alanı istemektedir. Bunların anlamı ise; daha fazla yoksullaşma, daha fazla din motifli iç ve bölgesel savaşlar ve daha fazla ölümdür.

Eğer Paris’te alçakça ve vahşice bir katliam yapılıyorsa, eğer Nijerya’da binlerce insan acımasızca öldürülüyorsa; eğer İŞİD, El-Kaide, Boko Haram vb. gibi uzaktan kumandalı katliam makinaları gibi çalışan örgütler ortaya çıkarılıp, kendinden olmayanı ve kendine iman etmeyenleri katlettiriyorsa, kör bıçakla kelle kestirecek denli kendi insanlığına yabancılaştırıyorsa; bunun, siyasal ve ekonomik  nedenleri; kapitalizmin sistem olarak çürümüşlüğünde, emperyalist burjuvazinin ise siyasal gericiliginde aranmalıdır.

Nazizmi üreten sistem, dinci-ırkçı bir katliam makinası olarak İsrail'i yeniden ve yeniden üretmiştir. Pinochetleri, 12 Eylülcüleri üreten sistem, "ılıman (?) islamcı" Erdogan'ı üretmiştir. Ve aynı sistem, İŞİD, El-Kaide, Boko Haram, Taliban vb.lerini her geçen gün yeniden ve yeniden üretmeye devam etmektedir. Kapitalist-emperyalist sistem, ancak böyle kendini varedebiliyor. Bu bir kuraldır: Büyük canavarlar kendi suretlerinde küçük canavarlar da yaratırlar. Ve toplumsal sistemlerde bir kural daha vardır: Ne üretirsen onu tüketirsin. Bu, siyasal olarakta böyledir.

Yıllardır Güney Afrika halkına (1948-1994 arası) ırkçılık uygulayan bir sistemi üreten ve burjuvazinin, bugün kalkıp “demokrasi ve insam hakları”dan söz etmesi riyakarlıktır. Onun medeniyeti, burjuvazinin çıkarlarıyla örtüşüyorsa medeniyettir. Ruanda’da (6 Nisan-Temmuz 1994 arası) yaklaşık bir milyon insanı katletirerek soykırım temizliği yaptıranları, yeraltı kaynaklarıyla zengin Afrikayı yoksul Afrikaya dönüştürerek, Afrikalıları ölü bir Afrikalıya çevirenler, burjuvazinin kapitalist sisteminden başkası değildir.

Irak’ta yaklaşık 2 milyon insanı katledenlerin, insanları yerinden yurdundan edenlerin, her gün korku içinde yaşatanların, dilenciliğe ve fuhuşa mahkum edenlerin, emperyalist burjuvaziden başkası olmadığı bilinmektedir. Yine, Libya ve Suriye’de yaşamı ceheneme çevirenlerin ve bölgeyi ortaçağın bir din savaşları arenası haline getirenlerin, emperyalist burjuvazi ve destekçilerinden başkaları değildir. Yani, kapitalizmin kendisidir.

Büyük haydutların katliamlarıyla, küçük haydutların katliamları arasında nitelik farkı yok, sadece biçimsel farklar vardır.  Çünkü, ikincisi birincisinin siyasal ürünüdür.

Kapitalizm, ayakta kalabilmek için, doğayı ve insanlığı uçurumun kenarına getirmiştir. Kapitalizm ilericilik değil,  kendini ürettiği oranda gericiliği de üretmektedir. Bugün Batı’da görece refah varsa, bu dünyanın ezici çoğunluğunun yoksullaştırılması pahasına olmaktadır. Dünya halklarının yarattıkları değerler, emperyalist sermayenin bulunduğu alanlara aktarılmaktadır.

İşte böylesi bir ortamda yetişenlerin, Paris’in göbeğinde toplumsal bilincin ileri kesimlerini katletmesi de kaçınılmaz bir hal alıyor. Çünkü, en gelişmiş Emperyalist bir ülke olan Fransa’nın bir yanı yoksul iken bir yanı ise zengindir. Bir yanı işsiz ve dıştalanmış emekçi sınıfıdır. Bu dışatalanmışlar, aşağılanmışlar, ırkçılığa ve ayrımcılığa mahkum edilmiş olanların, kendilerini dinci gericiliğin içinde bulmaları ve birer ölüm makineleri haline gelmeleri de, büyük canavarlıklardan küçük canavarlıkların üremesi oluyor.

Nijerya’da, Boko-Haram’ı besleyen ortamı yaratanlar ile Ankara’nın tepesine dikilen diktatörün ideolojisi aynıdır. Yine, kendi dininden olmayan kadın ve kızları köle pazarında satanların ideolojisi ile Türkiye’nin göbeğinde “6 yaşındaki kızla evlenilir” diyen ideoloji ve anlayış aynıdır. Bunlara bu ideolojiyi verenlerin, ortaçağı gericiliğini dirilten kültürün burjuva kültürü, burjuva ideolojisi ve burjuvazinin çürümüş kapitalist sistemi olduğu aşikardır.

Çürümüş bir sistem, eğer toplumun içinden sökülüp atılmazsa, her geçen gün çürümüşlük üretir. Aynı, vucudun her hangi bir bölgesine yerleşen kötü huylu kanser hücresi gibidir. Kapitalizm de gelinen asamada dünya için kanserli urdur. Ya kesilip atılacak ya da dünya daha fazla yaşanmaz hale gelecektir.

Liberal aydınlar ve egemen sınıf sözcüleri, Charlie Hebdo katliamını kapitalist sistemden ve emperyalist burjuvazinin yaptıklarından bağımsız olarak ele almaya ve göstermeye çalışıyorlar. Oysa, Paris’te, emperyalist burjuvazinin sözcü ve temsilcilerinin katliamı kınama yürüyüşünün en başında yer alamaları, riyakarlığın ta kendisidir. İŞİD, El-Kaide vb. gerici örgütleri yaratan ve besleyenlerin timsah gözyaşlarından başka bir şey değildir bu. Kamuoyunu aldatma şovlarıdır. Bunların tek dertleri kapitalizme zarar gelmesin, kitlelerin gözünde yıpranmasın ve olayın esas yanı gözardı edilsin istiyorlar.

İŞİD ile her türlü  iş birliği (ve ideolojik olarak da) içinde olan TC başbakanı Davutoğlu Paris yürüyüşünde yer alıyor. Katliamda parmağı olanlar katliamı kınıyorlar(???) Bu, katilin, kurbanlarının cenazesine katılması gibi bir şey...

Burjuvazinin maddi ve ruhani gerçek dini sermaye olunca, onun için her şey mübah oluyor.
Kapitalizmin yarattığı kalpsiz ve ruhsuz dünyanın bütün işçi ve emekçiler için yaşanır hale gelmesinin yolu; burjuvaziyi yeryüzünden kovmaktan, sosyalizmin bayrağını ise bütün ülkelerde dalgalandırmaktan, geçiyor.
13.01.2015

74171

Yusuf Köse

Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.

yusufkose@hotmail.com

http://yusuf-kose.blogspot.com/

 

 

Yusuf Köse

Devrimci iktidar hedefiyle çalışmalarımıza yüklenelim!

Türkiye; sokaklarıyla, meydanlarıyla, doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine son 1,5 yıldır sürekli “hareketli” durumda.

Gezi İsyanı, 17-25 Aralık yolsuzluk karşıtı eylemler, Soma katliamına tepkiler ve Kobane serhıldanıyla; gencinden yaşlısına, her mezhepten ve milliyetten kadın-erkek halkımız milyonları bulan sayılarla sokaklara döküldü.

Kürtler savaş istemiyor

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Sayın Cemil Bayık: “Biz Türkiye halklarına duyduğumuz saygıdan dolayı yeniden silahlı mücadele başlatmak istemiyoruz”, diyor ve ekliyor; “ ama bu süreç de, Türkiye için son bir şanstır.”

Dikkat edilirse burada saygı halklara, şans ise devlete oluyor.

Dêrsim Dağlarının beklentisi---Ergin Doğru

Dêrsimliler ve dostları, Dêrsim Soykırımı ve Dêrsim kimliğinin geleceği açısından yeni bir sıçrama yapmak zorundadır. Öncelikle yüreği Dêrsim'le atan herkes, "Ne yapmalı” sorusunu kendisine sormalıdır.

”SAF TÜRK OLMAYANIN HAKKI, HİZMETÇİLİK VE KÖLELİKTİR” (M.E.B.) Sait Çetinoğlu

Resmi İdeoloji’nin Seyir Defteri Resmi Tarih ve “Azınlıklar”

Tarihin hiçbir safhası eğilmeyen, dönmeyen ve daima yüksek duran Türkün başı bu badirede de yine yüksek ve vakur kaldı. Tanrı istemiş ki bütün eğilen başlar, solan tarihler içinde Türkün başı eğilmesin, tarihi solmasın. İnsanlık, vicdan,şeref ve haysiyet örneğini Türk denilen abideden alsın… Türkiye Türklerindir.

Mahmut Esat Bozkurt (Saday-ı Hak,25 Mayıs 1924)

MAHÇUPYAN , BİZİ MAHÇUP ETTİ

Henüz 301 kişiye mezar olan Soma maden ocağının yaralarını sarmadan,bu sefer acı haber Ermenek maden ocağından geldi.Yine aşırı kar ve işgüvenliğinden mahrum çalışan 18 işçinin hayatını kaybettiği maden ocağından 20 gün olmasına rağmen katledilen madencilere ulaşılamadı.İlkel ve kaba yöntemlerle yürütülen kurtarma çalışmalarında maalesef bu gidişle ulaşılamayacağı kaygısını taşıyorum.Dileğim bunda yanılmış olurum.

ABD, Türkiye’yi kurtardı!

Otuz dokuzuncu gününe giren Kobanê direnişi, YPG/YPJ ve halkın büyük direnişiyle devam ediyor. Bu süre zarfında Hegemon güçlerin verdiği destek ile IŞİD’in üstün teknikli yoğun saldırıları karşısında direnişe geçen Kürt halkı hem bölge de ve hem de Türkiye metropollerinde serhıldana kalktı. Kuzey Kürdistan halkının bu tepkisi hapsedilmiş atom moleküllerin tepkimeleri gibi kabuğunu kırıyordu. Türkiye metropolleri ve Kuzey Kürdistan birkaç gün içerisinde yangın yerine döndü. Yaşanan olaylarda elliye yakın yurttaş yaşamını yitirdi. Gidişat bir iç savaşın provası gibiydi.

Seyit Rıza Onurumuzdur, cesaretimizdir, geleceğimizi aydınlatan geçmişimizdir…

Yazmak bireysel olduğu kadar evrensel bir eylemdir aynı zamanda, bu kaygıyı taşıyanlar ise bir satır yazmadan önce bin kere düşünmelidirler. Üzerinde çalıştığım bir dosyaya kendimi kaptırınca gündelik yapay polemiklerden ister istemez uzaklaşıyorum. Ama öyle bir an geliyor ki köşe başlarını tutmuş pespaye kalemşörler bilinçli dezanformasyonlarını uygulamaya koyuluyorlar, geçmişlerindeki kanı gelecekleriyle yıkamaya çalışan geleneklerin temsilcileri kutsallarımıza dil uzatma cüreti gösteriyor, o zaman onlara hiç değilse ferdi bir cevap verme gereği hissediyorum.

Hazan Mevsimi – Ulm`lü Piro`yu Kaybettik :Cihan Erdoğan

 İlk defa böylesine büyük, kalabalık ve düzenli bir tren garı görüyordu.
İri yarı sarışın kadın ve erkeklerin arasında bir cüceden farksız görünmesinin komikliğinden ziyade, yitip gitme korkularına kaptırmıştı kendini.
Dilini bilmediği, yağmurunu tanımadığı bu ülkede, birbirine karışmış insan renklerinin, renk tonlarının ortasında kaybolup gitmişti sanki.
Tren garını altüst eden gürültülü müziğin tınılarından başka hiçbir şeyin anlamını, derinliğini çözemiyordu.
Gök gürültüleriyle birlikte boşalan yağmurun bile yabancısıydı.

Karadeniz'in utanç tablosu;Ünye'nin soytarı çocukları:Tamer Çilingir

52 soytarı, üzerinde ilkokul önlükleri ellerinde bayraklarla Mustafa Kemal’in türbesini ziyaret etmişler 10 Kasım’da. Kendilerine ’’Ünye’nin Dünkü Çocukları’’ adını vermişler. Aralarında 40 ila 60 yaşlar arasında esnaf, emekli, siyasi parti temsilcileri ve öğretim üyelerinden kişiler bulunuyormuş. Grubun başkanı olduğunu söyleyen Ordu Üniversitesi Matematik Bölümü Öğretim Görevlisi Ahmet Erkan Birben, beyaz yakalı önlüğü ve bayraklarıyla muhabirlere poz verirken, bağıra çağıra bir marş söylüyor aynı zamanda.

“ÇÖZÜM SÜRECİ”: Kitlelerin Devrimci Gücünün Denklem Dışında Tutulması Mı?

Çözüm süreci bir kez daha devletin kıskacına girmiş durumda. Devletin çözüm sürecinden anladığının PKK’nin silahlı mücadelesinin öncelikle tasfiye edilmesi, buna paralel olarak ideolojik ve politik olarak da bir tasfiye gerçekleştirerek Kürt meselesini kendi siyasi egemenliği içinde uzun süre uykuya yatırmak ve Ortadoğu politikasında bir sıçrama tahtası olarak kullanmaktı.

“Mahsus mahâl”(ler)in hâl-i pür melâli[1]

“Duvarda kaldı gözlerim Dalmışım.”[2]
‘Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi’nin, “Mahsus mahâl”lerin hâl-i pür melâlini gündemleştiren “Hasta Mahpuslar Sorunu ve Çözüm Önerileri” Sempozyumu’nun “Çözüm Önerileri”ne yönelik “Üçüncü Oturumu”nun moderatörlüğünü Hasan Gülbahar arkadaşım yönetecekti.
30 yıl zindanda yatan Gülbahar arkadaşım şimdi burada değil, “5.5 yıl daha yatacaksın!” diyen zalimler tarafından tekrar Mersin zindanına kapatıldı…[3]

Sayfalar