Çarşamba Ekim 14, 2026

Armin T. Wegner’in yazılarında 1. Büyük Savaş:Sait Çetinoğlu

“Hastanenin kapısında Ermeni papazın siyah sakalı beliriyor. Öğleye doğru ölmüş olan bir Ermeni askerin cenazesini almak için gizlice geliyor. Hamallar sırtların­da çarşafa sarılmış sallanan cesetle karanlıkta sessiz­ce kayboluyorlar.”

Birinci Savaşta sıhhiye askeri olarak Osmanlı topraklarında bulunan 4. Ordu Kumandanı Cemal Paşa’nın; “Bağdat Demiryolu İnşaatı Şirketi mühendisleri yada diğer görevlilerinin Ermeni kafileleriyle ilgili olarak çektikleri tüm fotoğraflar, negatifleriyle birlikte 48 saat içinde Halep’teki Bağdat Demiryolu Askeri Komiserliği’ne  teslim edilecektir. Bu emre herhangi bir şekilde itaat etmeyenler Divanıharp tarafından cezalandırılacaktır.” Emrine rağmen tehcir adı altında düzenlenen Ermeni kafilelerinin ölüm yürüyüşlerinin fotoğrafları çekerek insanlık tarihinin yüzkarası sahnelerin gün ışığına çıkmasını sağlayan  ve çektiği fotoğraflarla Ermeni Soykırımının belgelenmesinde önemli rol üstelenen Armin T.Wegner, Belge Uluslar arası yayıncılık tarafından yayınlanan Çanakkale Kedileri  ile düz yazılarıyla okurlarla buluşturuyor.

Çanakkale Kedileri’nde Wegner, Savaşın getirdiği yıkımı görsel olarak betimlemede gösterdiği başarı kadar düz yazılarında da savaşın, doğa ve diğer canlılar üzerindeki yıkımı tüm açıklığıyla göz önüne seriyor.

Wegner, Çanakkale Kedilerinde Gelibolu’dan Basra’ya kadar boydan boya Osmanlı coğrafyasında savaşın korkunçluğunu ve kurbanlarını anlatır. Bu bir yerde yerleşim yerleri, çöl, orman ve deniz, bir yerde açlıktan gözü dönmüş kedi ve köpek, bir yerde yük taşımakta canları çıkan savaşın ortasında kalmış develer, öküzler ve katırların çektiği eziyetler, bir diğer yerde insanlar, askerler, analar, sevgililer, “Gayrimüslim” amele askerleri’nin durumları okurların gözü önüne getirilirken, savaşın gezegenimizin bir bölgesindeki yıkımı ayrıntılandırır.

Wegner, savaşın getirdiği yıkımın kendi ruh halindeki tahribatla sözlerine başlar “Ekmek satın almak için sürgülü kapıları boşu boşuna çalarak kentin son sokağından aşağı yürürken, üzerime ağır bir yorgunluk duygusu çöküyor. Sefalet ve acıyla geçen bunca aydan sonra, hangi felaketin bu ya­bancılaşmış ruhu, daha da büyük bir karamsarlığa dü­şürebileceğini, kendi kendime tekrar tekrar soruyorum. Belki de içimdeki bu umarsız hüznü uyandıran,  küle bulanmış sürüler halinde, açlıktan perişan, tarazlanmış tüyleriyle peşim sıra sokaklarda dolaşan kedilerdi… kerpiçten kulübelerin arasında tıpkı çılgın bir dervişin gece gündüz bağırma­sı gibi, boğuk feryatlar çıkararak dolanıyorlar… Durakladığımda kediler çevremde toparlanıyorlar, sanki boş ekmek torbam içlerindeki yarayı iyileştirebilecekmiş gibi yakaran gözlerle bana bakıyorlar.”

Savaş tüm hızıyla gezegenin bu parçasını yutmaktadır. “Gelibolu dağlarının ötesinden kesintisiz, yoğun silah sesleri geli­yor. Bu sesleri yalnızca kıyıya vuran dalgaların uğultu­su bölüyor. Şimdi de sokakta kedilerin boğuk bağrışma­ları başladı. Acıyla yakınan sesler, hırıltılı tonlarla gitgi­de çoğalıyor, kabarıyor, tırmanıyor. Derken tam bir or­kestraya dönüşüyor. Kâh boynu bükük çocuk sızlanma­ları gibi mahzun iç çekişleriyle yitip giden, kâh delilerin kahkahaları gibi yükselen sesler havada çınlıyor. Yoksa kentin sakinleri kaçarken ruhlarını bu kedi bedenlerine mi bıraktı.”

 Wegner, savaşın korkunç yüzünü aydınlığa çıkarır, savaş tüm canlılar üzerinde bir kabus gibi çökmüştür. Savaş, kimseyi ayırt etmemektedir. “Evin gölgesinde kurumuş bir leylağın dalları altında, iki yaş­larında bir çocuk cesedi yatıyor. İçimi ürperten bir tiksin­tiyle, sol yanı tamamen kemirilmiş bir yüzü inceliyorum. Bu sırada bir sürü öfkeli kedi çılgın gibi sıçrayıp, ileri doğru fırlayarak yıkıntıların arasında kayboluyorlar. Eminim ben avludan ayrılır ayrılmaz, sessizce açlık­larını giderme işine koyulacaklar yeniden.”

Annesine 16 mayıs’ta Bağdat’tan yazdığı mektubunda, savaş karşıtlığı en üst düzeydedir, mektubunun sansür kurulunca okunacağını bile bile düşüncelerini açıktan ifade eder. Uygarlığın insanlığın gelişmesine hizmet edeceğine insanlığın yokedilmesine koşulması karşısında isyan eder: “Ah asla unutamayacağımız o büyük yalan, çocuklu­ğumuzun tarih öncesinde parlayan o sahte güneş. Ne uğruna savaştık ki? Bunca yıl ne için çalıştık ve umut besledik? Niye trenler ve gemiler yaptık, okullar, fabri­kalar ve hastaneler kurduk, çocuklarımıza bilge, güçlü ve görevine bağlı olmayı öğrettik? Halkları halklara, yürekleri yüreklere bağlamak, yeryüzü zenginliklerini yoksulluk çekilen yerlere aktarmak ve yoksulluğu orta­dan kaldırmak için insanları birbirine yaklaştırdığımıza gerçekten inanıyor muyduk? Ah o büyük yalan, o büyük yalan! Aklın ve ellerin bunca mucizesi, salt askerleri öl­dürecekleri insanları bulacakları yerlere daha çabuk gönderecek araçlarımız olsun diye; silahlı katilleri en uzak denizlerin ötesine götürmek için, öldürme işlerin­de usta, akıllı ve cesur olan adamları ve ölüm araçları­nı ve işkence odalarını taşımak için… Üç bin yıl boyun­ca göklere yükselmenin özlemiyle yaşadık ve sonunda bu gerçekleşip uçmayı öğrendiğimizde havalandık ve ölümü göklerden yere attık… . Aradığımız salt yaralarının sızlayan yerlerini daha iyi bilebilmek için kardeşlerimizin zayıf yanlarıydı…  Bu çağın acılarından körleşmiş, yüreğimizdeki duygulara hazırlıklı olduğumuza inanmıyor muy­duk? Ah, bu sefaletin yüzünde öylesine derin kazınmış çizgiler var ki, bunları unutmamız olanaksız… Ah anneciğim, ne kadar da zavallı ve güçsüz olduk. Gönlümüzdekine hemen hiç benzemeyen bir dünyada yaşamak zorunda olmanın utancından ölüyoruz.”  Mektuba sansür kurulunca el konacak ve başı derde girecektir.

Wegner, yaralıların dayanılmaz acılarını ve çaresizliğini paylaşır: “Yine mi önüme acılar serilecek… Sanki gündüzleri üzerimden çıkmayan, ancak akşamları güçlükle kurtulabildiğim azap dolu giysi”. Yaralı ve ölmek üzere olan bir sivil karşısında duygularını ifade ederken bu kadersiz Anadolu insanıyla özdeşleşmiştir. “Ölüm çetin iştir kardeşim. Bense sana ölümü kolay göstermek istiyorum. Annem seni Anado­lu’nun bir köy evinde, mısır tarlaları ve incir ağaçları ara­sında doğururken, bu da zorlu, acı dolu bir çabaydı; ama önünde serilen, bu canı yeniden verme işi çok da­ha güç… Yanında oturuyorum, dilini anlamıyorum; ama kanımın damarlarında konuşarak akışını anlıyorum.”

Osmanlı’nın cihat fetvasıyla, gavur’a karşı gavurla birlikte kıyasıya savaşmasının tuhaflığını Anadolu halkının naifliğiyle resmeder, halk Alman dostları İngiliz düşmanlarıyla karıştırmaktadır: “Eyerle­rin üzerinden evlerin bomboş odalarına bakıyorduk, birinin penceresinde yaşlı bir kadının allak bullak yüzü, bir erkeğin fesi göründü, telaşla ve “İngilizler” diye deh­şetle irkildiler ve yeniden odanın karanlığında kaybol­dular.”

“Ey Türk çocukları!

Yazın yüreğinize bu sayıyı:

Bin üçyüz yirmi sekizde* (* 1912)

Lekelendi Türk’ün namusu.

Ey intikam! Ah intikam!”

  Marşlarıyla perişan Anadolu halkını, Alman yayılmacılığının hizmetine koşan İttihad’ın sorumsuzluğuyla cepheden cepheye koşturulan Anadolu insanı savaş için donanımsızdır. Yeterli sağlık görevlisi ve doktoru yoktur. “Sonunda uykuya daldım, ama da­ha uyuklarken karşımda ağır, hantal hareketleriyle ba­bacan Türk hastabakıcılar belirdi, bunlar sokaktan top­ladıkları esnaf ve köylülerdi. Koskoca bir sandığın üze­rinde taşralı küçük bir manav olan Bir-iki-üç oturuyor ve gülümseyerek bana Türkçe öğretmeye çalışıyordu… Dalgaların bordaya doğru attığı yaralı askerlerle do­lu balıkçı kayıkları şaklama sesleriyle asma merdivene yanaştılar… yırtık pırtık, pis üniformalara sarınmış acı içindeki insanların süzgün yüzlerinin belirdiği… askerlerin kayıtsız ve yazgıya boyun eğmiş be­denleriyle doluyordu… Yaralılar incecik battaniyelerin, kuzu pöstekilerinin üzerine, çıplak döşemeye, sivri uçları  acımasızca etle­rine batan ağaç dallarıyla doldurulmuş incecik şiltelere dipdibe çöküyorlardı…     Dördüncü askeri hastanede kıdemli yüzbaşı doktor İbrahim Sabri kan içindeki önlüğü, sı­vanmış etli kollarıyla yavaş yavaş irinle dolu baldırı kes­mek için eğri makası alıyor. İri yüzünde kaybolan yumu­şak bakışlı gözlerinde duygusuz bir kasap ifadesi beli­riyor. Ses yeniden anlaşılmaz bir böğürtüyle hıçkırarak eziyetle  öldürülen  bir  hayvanınki  gibi  yükseliyor: ‘Aman!.. Aman!.. Merhamet edin!’ Doktor elinin tersiyle alnını siliyor… yeniden sokağa çıktığımız­da yaralı akını kabararak üzerimize geliyor.”

Savaş, herkesi kuşatmıştır, korku asker ve sivil dinlememektedir: “Subayların gözleri dikkatle karanlı­ğı tarıyordu, arada bir küpeşteden sarkan ve çözmeye utandıkları tahlisiye kemerlerine bakıyorlardı… Gece düşman tarafından topa tutulmuş olan kent sessiz, bomboştu. Korkuyla uykula­rından fırlayan kent sakinleri darmadağın eşyaları ile ve siyah çarşafları içinde nemli toprağa çömelmiş kanla­rıyla kıyıdaki kayalıklara sığınmışlardı.”

İçine atıldığı savaş atmosferi içinde, yüz yıllardan beri Anadolu’nun bu parçasının karşı karşıya kaldığı savaş dönemlerini  ve savaş sahnelerini canlandırır: “Ve an­cak şimdi, bu ağaçsız, dağılmış kül gibi boz topraklara bakarken yüzyıllar boyu bu küçücük toprak parçasının tanık olduğu sayısız garip yazgı aklıma geldi… Ve Avrupa’nın As­ya’dan koptuğu, her iki kıtanın en eski çağlardan beri hep yeni yeni umutsuzca savaşlarda diğerinden toprak kazanmak için birbiriyle mücadele ettiği bu kıyılarda şimdi de Doğu ve Batı halkları uğursuz, doğaya aykırı anlaşmalarla kardeş edilmiş birbirleriyle savaşmaktay­dılar… Sultanın kalpak ve nişanlarıyla donanmış Alman denizci ve komutanları Osman­lıların eski kinini asla derinleşmeyen uykusundan uyan­dırarak, gözü kapalı, inatçı elleriyle kuzeyli kardeşleri­nin kanını dökerek binlerce yıllık dünya tarihini alt üst edecek gibi görünüyorlardı ve bu bana Avrupa’nın çö­küşünün başladığı an gibi geldi.”

Öğretilenin aksine, Anadolu halkının savaş esnasında ve savaş fırsatını ganimet bilip soldurulan bütün renklerinin top yekün bu savaşın içine sokulduğunu resmeder, bir yerde Rum kadınlar hastanelerde temizlik ve hizmetli olarak görevlidirler;” Gün ağardığında kıyıdan çamaşırcıların tokmak sesleri geliyor. Şalvarlı Rum kadınları suya eğiliyorlar. Deniz sevecendir, tuzlu gözyaşlarıyla lekeli çarşaflar­dan kanı yıkayıp temizliyor…  “Rum hademelerimizi aramak için odaları dolaşıyorum: Temistokl!, Niko!

Alman eğitmenlerin  tercümanlıklarını yapan Musevilerle  alay ettikleri, ve onları katır  olarak nitelendirdikleri …

Bir diğer yerde bir Ermeni asker can vermiş, naaşı sessiz sedasız son görev için cemaatın din görevlileri tarafından alınmaktadır: “Hastanenin kapısında Ermeni papazın siyah sakalı beliriyor. Öğleye doğru ölmüş olan bir Ermeni askerin cenazesini almak için gizlice geliyor. Hamallar sırtların­da çarşafa sarılmış sallanan cesetle karanlıkta sessiz­ce kayboluyorlar.”

Aynı halka reva görülen ölüm yürüyüşünü, Tehcir  konvoylarını, Osmanlı topraklarında Ermeni toplumuna yaşatılan acıları fotoğraflarında olduğu gibi yazılarında resmeder: “Akşam Halep’e ulaştılar. Kent kaynıyordu, sokaklara girmelerine izin verilmediğinden bahçelerin önüne kamp kurdular. Gece bazıları içeri sıvışıp ekmek, incir, karpuz getirdi. Kentin ne durumda olduğu sorulduğunda, sokaklarda ölülerin yattığını söylediler… Bir keresinde sürgün edilen Ermenilerin kamplarına rastladılar. Yolda yarı çürümüş cesetler yatıyordu. ‘Ne yaptılar?’ diye sordu Osman ve içi parçalanarak açlık­tan bitkin bir çocuğa ekmeğinin yarısını uzattı. ‘Bunlar gâvur,’ dediler. ‘Allah onları cezalandırdı’. Sözlerine rağmen, asker Osman bir parça ekmeğini sürgünle paylaşmaktadır.

 “Hiç böylesine saf askerler görmedim” sözleriyle tarif ettiği Osmanlı askerlerinin askerlik adı altında toplanışını, talimgahlarda Türk ve Alman üstlerinden çektikleri eziyetlere değinir. Kesenekçiler olmasa hiçbir dertleri olmayacaktı” dediği Osmanlı köylüsünün “Jandarmalar kaçmalarını engellemek için köylüleri ellerinden uzun iple” bağlanarak, kışlalarda dayaktan geçirilerek dönüştürülmesini: “Falakayla burada tanıştı ve jandarmalarla iki kuruş verildiğinde darbelerin daha az can yaktığını burada öğrendi… Geceleri bir yor­gana sarınarak kuru yerde uyuyorlardı. Ama sabah ak­şam borular ötüyor, trampetler çalıyordu, hepsi iki sıra olup meydanda haykırıyorlardı: “Padişahım çok yaşa!” kısa sürede garip bir değişime uğradılar. Anadolu’yu trenle boydan boya geçerek cepheye giderken yaşadıkları hüznü; “Beş gün boyunca ülke, onları evlatlıktan reddeden acımasız bir ana gibi yanlarından geçip gitti.”  Anne, Anadolu halkının yazgısını, tren garında oğlunu uğurlarken feryatla ifade eder: “Baban Rusya’ya gitti ve geri dönmedi. Kardeşini Bulgarlar vurdu. Tarlaların sürülmeden kaldı. Oğlunu kim yetiştirecek, Osman? Yaşlı ananı kim teselli ede­cek?” Askerler daha cephe varmadan yollarda kırılmaktadır: “İki bin kişiydiler… Ayakkabıları kötü, üniformaları ya­malıydı ve daha ilk akşam yirmi hastaları vardı…Ayakları kendiliğinden gidiyordu… Hastalarını kentte bırakarak, ıssız yollarda döküntü­leri soyup soğana çeviren Bedevi sürülerinden ürkmüş birbirlerine sokularak, nehir boyunca aşağı iniyorlardı. Her gece atları çalınıyor, salgın yeni kurbanlar alıyor­du… Gece yeni ölümler oldu… Onları doğruca çarpışmaya soktular.” Cepheye çok azı varabilecek, cepheden sağlam dönmek mucizlere kalacaktır. Savaş kaybedildiğinde turan hayalleri kurarak Alman yayılmacılığının peşine koşulan ordunun  artık yaralılarını bile evlerine geri gönderecek takati kalmamıştır.

Cihat fetvasının yürütücüleri siperlerden talimat verirken,  yoksul Anadolu halkı ise kurşunlara siper olmaktadır: “Savaş Al­lah’a ibadetti… Siperlerin derinliklerinden imamla­rın sesleri hücuma çağırıyordu: ‘Haydi, İslam’ın ordusu! Savaşmadan ölen çürüme­ye mahkumdur. Kimin ayakları Allah yoluna savaşmak­tan tozlanmışsa  kıyamet günü azap yerlerinden en hız­lı atlının bin yılda alacağı yoldan daha uzak olacaktır. Ey intikam ordusu, yel ol ve es!’…

Askerlerin firarını önlemek için alınan önlemler de dahicedir: “dört askere bir banknot dağıtıl­dı. Bu durumda askerler paylarını yitirme korkusuyla birbirlerini göz hapsinde tutuyorlardı. Oysa banknot de­ğerini tümüyle yitirmişti, kimse bunu bozmayı göze ala­mıyordu.

Sefaletin bir diğer boyutunu da ele alır, Kut el Amara’da esir alınan İngilizleri askerlerine de değinmeden geçmez, onlar da oraya aynı şekilde gönderilmişlerdir, büyük çoğunluğu sömürgelerden getirilen zavallılardır: “Dün Kut el Amara’dan tutsak İngilizler geldi. Satıcı­ların alayları, sarrafların ıslıkları arasında ne denli aşa­ğılandıklarını daha da derinden hissetmeleri için uzun, toza bulanmış konvoylar halinde çarşının geçitlerinden, ağzını açmış bakan esnaf ve seyyar satıcı kalabalığının arasından geçirildiler… ceketlerini, çizmelerini bir parça ekmek, bir avuç hurma karşılığında vermiş olan, yalına­yak, yarı çıplak insanlar sendeliyordu…  Araplar kapıla­rının önüne su dolu testiler koymuşlardı, ama Türk as­kerleri susuzluktan kavrulan Hintlileri bunlara yaklaştır­mıyorlardı… Akşam tutsakların kampında dolaştım. Bedenleri tozun toprağın içinde kömürleşmiş kemikler gibi yayıl­mış yatıyordu. Ufak tefek çekik gözlü Gurkhalar ve ga­rip gözleri dertli dertli bana bakan Sihlerin ince beden­leri; derinliklerinde çok eski bir inancın alevi parlayan gözler.   Aralarında yüzlerinde tüm bu olaylarda hiçbir suçu olmamanın anlatılmaz ifadesi, ana kucağından henüz kurtulmuş, hâlâ çocuksu sarışın gençler, paçav­ralar içinde perişan iskeletler.”

Armin T. Wegner, Cemal Paşa’nın yukarıda verdiğimiz emrine rağmen Ermeni Soykırımını fotoğraflarıyla cesaretle belgelediği ve Soykırımın gizlenmesini ve unutulmasını önlediği gibi, Çanakkale Kedileri’nde de 1.Savaşın neden olduğu yıkımı ve vahşeti, Osmanlı coğrafyasındaki bir baştan bir başa paha biçilmez gözlemleriyle belgelemektedir. Wegner’in yazıları naif tarz tablo gibidir. Tablosunda bütün canlılar ön plandadır, tablosunda, bütün canlılara eşit düzeyde yer verir, herkesin ve her şeyin birlikte ön planda olmasına özen gösterir.

Balkan Savaşlarındaki acılar ve bu acılar sağalmadan, savaş ağalarının Osmanlı halklarını yeniden savaşın cenderesine sokarak halklarını acımadan ölümün pençesine atmasını, savaşın getirdiği çaresizliği bütün açık sözlülüğüyle okuyucuya sunar. Angarya altındaki Osmanlı köylüsü, Angaryaya koşulan “azınlıklar” ve  “Gayrimüslim” amele askerleri,  asker kaçakları, sevk zinciri ile askerlik için toplanan köylüler,  köylüden devşirme hastabakıcılar, savaşın Osmanlı topraklarında bir baştan bir başa seyri, ölüm kokan şehirler, tehcir adı altında ölüm yürüyüşlerini göz önüne getirir. Wegner yazılarında, savaş ağaları değil, fotoğraflarında olduğu gibi savaşın mağdurlarını mercek altına almıştır; Çaresizlik içinde ki her milliyetten insanları, açlığın pençesindeki kedileri ve köpekleri, savaşın yükünü çeken hayvanları, kısaca savaşın vahşetini sergiler.

Bir asker olmasına rağmen  dost  ve düşmanı ayırmaz ve herkesin acılarına ortak olur. Savaş ağalarının dışında herkes mağdurdur. Ve mağdurlar kendilerinin neden olmadıkları vahşetin acılarını çekmektedir.

Annesine yazdığı ve savaşın yıkımını ve vahşetini  resmeden mektubunda, bu apaçıklığın başının derde girmesine neden olacağını bile bile gözlemlerini cesaretle aktarmaktan vazgeçmeyecektir.

Bu yürekli hümaniste selam olsun…

 

63207

12 Eylül’ün 33. yılında, 33 hikaye“Keşke Bir Öpüp Koklasaydım”

Zaman geçiyor, dünya değişiyor ve hayatlarımız yeni ufuklara açılıyor günbegün. Ama bir şeyler kalıyor geçmişten, bir türlü kabuk bağlamayan ve inceden sızlayan bir yara gibi, 12 Eylül gibi. “Keşke Bir Öpüp Koklasaydım”, işte bu yaraya dokunuyor. Yakın tarihimizin bu en travmatik toplumsal dönüşümünün ve baskı rejiminin yeni bir kaydını tutarak, cezanın yalnızca cezaevlerinde çürütülenlere değil, onların ailelerine ve aslında toplumun tamamına da kesilmiş olduğunu, kısacası bir mahpusluk halinin dışarıda kalanlar için de oluşturulduğunu gösteriyor.

İbrahim Kaypakkaya Okuldan Dağa

Yedi yıllık yakın yoldaşlık ilişkisinin bende bıraktığı izlenimler karmaşıktır. Siyasete, edebiyata ve sanata derin ilgisi olan, çok yönlü bir kişilikti İbo. Tabi her şeyden önce devşirdiği bilgilerini ve hayallerini, minyatür inceliği ile yeni düşüncelere dönüştürmeyi seven aykırı bir kişilikti.

Teoriye ve pratiğe yönelik, ikiz bir ilgiye sahipti. Varlığının ya da bilgi dağarcığının yerinde sürekli bir bilgi boşluğunu duyumsuyormuşçasına okuyordu. Devlet tarafından "oku" diye dayatılan ders kitaplarının dışında tüm kitaplara ilgi duyuyordu.

Solda Tükenmişliğin Üretimi

Son yılların en gözde iş alanları.
İş kazaları: Bini geçkin.
Süriye' de, Irak' ta... : On binleri geçkin.

Türkiye solu: ?
Acıları yaşamayan insanların acılarını espiri haline getiren insanları anlamasını ne kadar bekleyebiliriz ki ?

Hadi iş kazalarında vaz geçiyorum.
Ferdi davranışların yaşanabilecekleri engelleyebilmede ne kadar muktedir olabileceği sorusundan da.
Ya, yurtseverler olmasıydı ?

Yardım toplama çılgınlığı.

Sermayenin Cennet Devleti

TC,  kuruluşundan bugüne, işçi sınıfı ve köylülerin ve tüm ezilenlerin karşısında gericiliğin kalesi oldu. Bir taraftan emperyalizmin ileri karakolu olurken, bir taraftan ise işçi ve emekçilerin sınıf mücadelesinin karşısında yerini aldı. Hem ülke burjuvazisinin ve gericiliğin savunucusu olurken, hem de emperyalist burjuvazinin çıkarlarının koruyucusu oldu.

Özellikle SSCB’nin komşusu olması, emperyalist burjuvaznin daha fazla bu ülkenin kontrolünü elinde tutmaya itti. Bu nedenle de ideolojik ve pratik olarak da komünizm karşıtı bir politika izlemeyi hep ön planda yürüttü. 

Türkiye’de ulusal azınlıklar sorunu

Türkiye’de ulusal sorun ve azınlıklar meselesini incelerken nasıl bir ülkede yaşadığımız, ülkeyi hangi sınıfların yönettiği, ulusların hangi tarihi koşullarda ortaya çıktığı, ulusal sorunun ekonomik ve politik nedenlerini açıklamak durumundayız.

Ulus, tarihsel olarak meydana gelmiş, ortak bir dil, ortak bir pazar, ortak bir kültür birliği ve ortak bir ruhi şekillenmende ifadesini bulan istikrarlı bir insan topluluğudur. Ulus, sadece tarihi bir kategori değil, bir çağın, yükselen kapitalizm çağının ortaya çıkardığı bir olgudur.

TKP/ML TİKKO Dersim Bölge Komutanlığı Basın Birimi ile röportaj

1 Eylül 2014 Tarihinde, Dersim-Ovacık’ta Bulunan Mercan HES’e Yönelik Baskını Gerçekleştiren TKP/ML TİKKO Gerillalarıyla Röportaj

- Bu eylemi neden gerçekleştirdiniz?

Süleyman Cihan Yoldaşın 12 Eylül Faşizmi tarafından Katledilmesi TKP/M-L’de Yaşanan Deprem

Yıl 1980 yılında askeri faşist diktatörlük Türkiye ve Türkiye Kürdistan devrimci hareketine ağır darbeler vurarak ezici çoğunluğunu yenilgiye uğrattı. Önemli darbeler almalarına rağmen ayakta kalan ve örgütlü mücadeleyi kesintisiz sürdüren iki devrimci yapılanma kalmıştı. Biri Kürdistan ulusal kurtuluş örgütü PKK idi, diğeri ise Türkiye ve Türkiye Kürdistan’ında faaliyet yürüten TKP/M-L idi. Daha sonralar PKK tamamen kadrolarını Ortadoğu’ya çekerek Türkiye ve Kürdistan’ında örgütsel çalışmalarını askıya aldı denebilir.

Bir yaratıcılık hali:Yazmak

“Yararsız olmak,ölü olmaktır.”[1]

“Sanatsal”, “estetik”, “edebî” bir yaratıcılığı değerlendirirken; çok düşünmek, tartıp-ölçmek; çok az konuşmak gerekir.

“Eleştiri”, taraflılığını asla gizlemeden, ayan beyan tavrıyla, böyle bir şey olabilirse anlamlıdır.

Bir “Radikal Demokratik Devrim” Deneyimi: ROJAVA DEVRİMİ!

Suriye’de 2011 yılında başlayan iç çatışmalar sonucunda, Suriye Kürdistanı’nda (Rojava) rejim güçleri çekilmiş ya da kovulmuş; esas olarak Suriye Kürt Ulusal Hareketi’nin önderliğinde, 19 Temmuz 2012’de Cizirê, Kobanê ve Êfrin bölgelerinde kanton adıyla tek yanlı biçimde “demokratik özerklik” ilan edilmişti.

Etyen Mahçupyan: Tayyip Erdoğan'ın son danışmanı

Mahçupyan'ın söyledikleri

İzmir'i yakan Mustafa Kemal ve askerleridir :Tamer Çilingir

Tarih 13 Eylül 1922… Son kalan Rum ve Ermeni varlığını da yok etmek için resmen ateşe verilir koca bir kent… Ege’nin incisi İzmir ateşler içinde kavrulur, yanar… 2 milyon 600 bin metrekarelik bir alanda 20 binden fazla ev, işyeri, hastane, kilise ve okullar yok edilir, ateşler içinde binlerce insan yanarak son nefeslerini verir…

Yaşanan planlı bir hareketle yapılmış korkunç bir katliamdır… Ama o kibriti çakanlar, alçakça ve vahşice çıkardıkları ‘yangını’n sorumluluğunu üstlenmez…

Sayfalar