Pazartesi Kasım 2, 2026

Alman İşçi Sınıfı Irkçılığa Geçit Vermeyecektir

Bir kere daha yazmalıyım. 25 Eylül 2017 Almanya Genel Seçimleri sonuçları üzerine yazdığım yazıda, “Almanya’da artık her şey farklı olacaktır” demiştim. Bu değerlendirme; Federal Alman Parlementosu’na 94 millet vekili sokan ırkçı-faşist AfD’nin (Almanya İçin Alternatif) seçim “zaferi” üzerine yapılmıştı. Ve son gelişmeler, işçi sınıfı ve emekçilerin sokaklarda olması, buna karşı Alman tekelci burjuva hükümetinin gerici yasaları sürekli gündeme getirmesi bu görüşümü doğrulamıştır.

Aynı zamanda, kapitalizmin bir krizden çıkıp yeniden bir krizin içine doğru yuvarlanması, emperyalistler arası çelişmenin keskinleşmesi, bunun yeni bir emperyalist savaş tehlikesini kapıya dayandırması ile doğrudan bağları olduğundan hareketle böyle bir değerlendirme yapılmıştı.

Alman emperyalist burjuvazisi, AfD’yi bilerek büyüttü ve izlediği politikalar, ırkçılığı ve faşist hareketleri koruma ve kollama yönünde oldu ve olmaktadır. Bu, Irkçı-faşist kesimleri Chemnitz provasıyla daha da belirginleşti. Alman BND (Federal İstihbarat Servisi) şefinin AfD ile ilişkilerinin açığa çıkması bu durumu daha da netleştirdi.

Burjuvazi, her zaman faşist odakları ayakta tutar. Yeri gelince, işçi sınıfı hareketine karşı ortalığa salar yeri gelince de bu tür hareketleri geri çeker.Ama, her halükarda sınıflar arası mücadelenin bir gereği olarak tekelci burjuvazinin çıkarları için elinde tutar.

Son zamanlarda gelişen ırkçılığa karşı, Alman işçi sınıfı ve emekçilerin hareketlenmesi ve sokaklarda artık görünür olması, bujuvazinin gericiliği büyütmesine karşı net bir tavır olarak ortaya çıktı.

Son iki aydır gösterisiz geçen şehir yok gibidir. Hemen hemen bütün şehirlerde, abartmasız haftanın bir kaç günü büyük kitlesel gösterilere sahne olmaktadır. İşçiler ve emekçiler, ırkçılığa, gericileşmenin büyük bir adımı olan yeni polis yasasına ve doğanın tahrip edilmesine karşı tepkilerini sokaklara dökülerek dile getirmektedir. İlerici kitle gösterilerin en çok olduğu eyaletlerin başında Bayern gelmektedir.

Özellikle geçtiğimiz Cumartesi (13 Ekim 2018) günü Berlin (yaklaşık 240 bin kişi) ve Frankfurt’da (yaklaşık 10 bin kişi), ırkçılığa, gericileşmeye (temel haklara yönelik saldırılara) karşı yapılan gösteriler, kitlelerin sessiz kalmadığını ve kalmayacağını ortaya koyan toplumsal göstergelerdir.

13 Ekim Berlin yürüyüşü

Elbette burjuvazi, bu gelişmeler karşısında, komünistlerin güçlenmesinden oldukça korkmaktadır. Bu nedenle de MLPD (Almanya Marksist-Leninist Partisi) karşı baskılarını artırmaktadır. MLPD yasal bir parti olmasına karşın, devlet, bütün bürokratik araçlarını kullanarak, partiyi kriminalize etmeye çalışıyor. Kültür salonlarını kapatıyor, partinin üyelerini izliyor, banka kontolarını kapatıyor. MLPD’ye maddi bağış yapanları tehdit etme yoluna gidiyor. Bunun yanında diğer demokratik ve reformist kesimleri MLPD’den dıştalamaya özel bir önem veriyor.

Oysa AfD’ye devlet kasasından 400 milyon Avro verilebiliyor. Yani, faşizm devlet eliyle büyütülürken, işçi sınıfının sınıf bilinçli partisini kriminalize etme çalışmaları yapılıyor.

Bunun için SPD ve Grüne (yeşiller) gibi partilerin gençlik örgütlerini kullanma yoluna gidiyor. Bu partiler, elbette burjuvazinin partileri olmasına karşın, reformist söylemlerle kitleleri etkileme yolunu seçiyorlar. SPD iktidar ortağı olmasına karşın, işçi ve emekçilerin ağır sömürü koşulları altında yaşamasının ve ırkçılığın gelişmesinin sorumlularından birinin de kendisi değil gibi bir mesaj vermeye çalışsa da, işçiler bu partiyi terk ediyor. Bu nedenle de oyları her geçen gün eriyor.

14.10.2018 tarihinde (dün) yapılan Bayern eyalet seçimleri bunu net olarak gösterdi.

Ve bu seçim, bir şeyi daha gösterdi: Göçmen karşıtı ırkçı-yabancı düşmanı söylemleri ile AfD ile yarışan ve Yeni Polis Yasası’nı parlamentosundan geçiren CSU (Hristiyan Sosyal Birlik)’un ilk defa çoğunluğu kaybetmesi; kitlelerin, ırkçı-yabancı düşmanı ve genel demokratik haklara yönelik kısıtlamalara karşı verilen net cevabının bir sonucudur. Dün, CSU, tarihinin en kötü oy oranını almıştır. SPD ise bu eyalette %50 oranında oy kaybetmiştir.

Kitlelerin, AfD’den çok farklı politika izlemeyen CSU’yu terk etmesi, Almanya için ırkçı politikaların alternatif olamayacağının tepkisi ve göstergesi olmuştur.

Burjuvazinin Komünistleri Dıştalama Çabaları

Kitle hareketlerinin geliştiği bir süreçte, anti-komünist propagandaya özel bir ağırlık veriliyor. Küçük burjuva kökenli reformist ve devrimci örgüt ve anti-faşist anarşist gruplar, Die Linke (Sol Parti), Yeşiller ve SPD vasıtasıyla MLPD’ye karşı örgütlenmeye çalışılıyor.

Anti-faşist, ırkçılığa, yabancı düşmanlığına, temel demokratik hakların gasp edilmesine karşı mücadelede ve çevrenin tahrip edilmesine karşı müttefikleri olan ve olabilecek ilerici grupları MLPD’den uzaklaştırmak için yoğun bir çaba harcıyorlar. MLPD ise, bu anti-komünist propaganda ve yalnızlaştırma politikasına karşı, Enternasyonal Birlik (İnternasyonalistischen Bündnis) platformuyla karşılık veriyor.

Bu platformun içinde Almanya’da yaşayan bütün ilerici göçmen örgütleri yer almaktadır. Alman devletini, MLPD ve onun önderliğinde oluşan Enternasyonal Birlik tedirgin etmektedir. Büyük burjuva partilerinin anti-komünist propagandalarından etkilenen küçük burjuva örgütlenmeler, ortak yürüyüş ve eylemliklerde MLPD’nin kendi “bayrağı ile yürümesini” istemiyorlar. Proletaryanın dalgalanan kızıl bayrağı, büyük burjuvaziyi korkuttuğu gibi küçük burjuvaziyi de korkutuyor. Küçük burjuvazi ve reformistler, 1929 yılında KPD (Alman Komünist Partisi) karşı yaptıklarını bir kere daha tekrarlıyor. O dönemde de Nazizimin iktidara gelmesinin yolları böyle döşenmişti.

Kitle hareketlerinin geliştiği ve gelişmeye yüz tuttuğu bir süreçte, komünistlerin alternatif olmaması için “ayağa kalk” (Aufstehen) gibi reformist söylemli kapitalizmin koruyucu meleklerini harekete geçirmesini de biliyor. Burjuvazi işçi sınıfı hareketini ve emekçi kesimleri bölmek için çeşitli yolları ve yöntemleri devreye sokmaktan geri durmuyor. İşçi sınıfının gelişen hareketine karşı toplumu kutuplaştırıcı politikaları “yeni”ymiş gibi ileri sürüyor.

Kendine “anti-fa” diyen anarşist ve diğer kimi küçük burjuva örgütler, işçi sınıfının öz örgütü ile birlikte olma yerine, “anti-kapitalizm” adı altında kapitalizmin has koruyucu melekleri Yeşiller ve SPD (Alman tekelci burjuvazisinin temsilcileri) ile birlikte olmaktan ve birlikte yürümekten bir sakınca görmüyorlar. Eylemde birlik ajitasyon ve propaganda da serbestlik ilkesini, sınıf uzlaşmacılığı uğruna terk ediyorlar.

MLPD’nin faşist-ırkçı İsrail devletine karşı Filistin halkının yanında olmasını, “anti-semitzm” şeklinde manipüle eden burjuvazinin yanında saf tutarak, İsrail Devleti’nin ırkçı politikalarını ve katlimalarını savunduklarını kitlelerden gizleme yolunu gidiyorlar.

Sınıf mücadelesinin gelişmesi, burjuvazinin hedefine öncelikle komünistleri koyması, onun sınıfsal karakteri gereğidir.

Bütün ilerici göçmen örgütleri komünistlerin safında ve onlarla eylem birliklerini öncelik vererek; Alman burjuvazisinin işçi sınıfı hareketini faşist ve ırkçı partilerin peşine takma politikasına ve uygulamalarına karşı mücadele etmelidirler. İşçi ve emekçilerin çıkarı komünistlerin saflarında örgütlenerek mücadeleyi büyütmekten geçmektedir. İşçi sınıf enternasyonalizmi budur ve bu tarihsel bir sorumluluktur.

33812

Yusuf Köse

Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.

yusufkose@hotmail.com

http://yusuf-kose.blogspot.com/

 

 

Son Haberler

Sayfalar

Yusuf Köse

Hayallerimizi Emziren Yazmak Eylemi[*]

“Derin ıstıraplar güçlü karakterler doğurur...

Karakterlerin heybetine baktığında...
baştan aşağı yara izi doludur...”[1]
 

Kiminin Düşü, Ötekinin Karabasanıdır…[1]

“Gelecek; güçsüzler için ulaşılmaz,

korkaklar için bilinmezlik,
cesurlar için ise şanstır.”[2]
 
“Özel bir şirket uzaya adam yolladı diye heyecanlanıp insanlık ve gelecek adına umutlanmayı anlamıyorum. O uzay, o gelecek bizim değil. Sen ben, hepimiz o şirketler yaşasın diye salgın sırası işe yollanan kalabalıklarız. Sokakta gırtlağına basılanlarız. Cop, kurşun yiyenleriz.”
Ümit Ünal’ın 31 Mayıs (2020) tarihli twit’i böyleydi…

Münih Mahkemesi’nde Yargılayanlar Yargılandı!

15 Nisan 2015 tarihinde   gerçekleştirilen uluslararası bir operasyonla tutuklanan 10 devrimci hakkında açılan “dava”, 28 Temmuz 2020 tarihinde sonuçlandı. Alman Mahkemesi tarafından Müslüm Elma 6 yıl 6 ay, Erhan Aktürk 4 yıl 6 ay, Sinan Aydın 3 yıl 6 ay, Haydar Bern 3 yıl 4 ay, Banu Büyükavcı 3 yıl 6 ay, Musa Demir 3 yıl 4 ay, Deniz Pektaş 5 yıl, Sami Solmaz 3 yıl, Seyit Ali Uğur 4 yıl 6 ay, Mehmet Yeşilçalı 2 yıl 9 ay “hüküm” verilmiştir.

14 Ağustos’u Unutma!

14 Ağustos 2017 tarihinde Rojava’da kaybettiğimiz, enternasyonal devrimci, geleneğimizin önder savaşçılarından, alçak gönüllü-mütevazi, kimliksiz, sınır tanımayan, mazlumların cephesinde yer edinmiş, yaşantısını devrim ve sosyalizm uğruna adamış, Kaypakkaya sevdalısı Nubar Ozanyan’ı ölümsüzlüğünün 3. yılında saygıyla anıyoruz.

Nubar Ozanyan’ı Anıyoruz…

Gericiliğin her türüne karşı devrimci-yurtsever mevzilerde savaşan komünist savaşçılardan biriydi… 1956 yılında Yozgat’ta fakir bir Ermeni ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Genç yaşta annesini kaybetti.

İlköğretiminden sonra İstanbul’da İbrahim Kaypakkaya’nın düşünceleriyle tanıştı ve TKP-ML’de örgütlendi.

12 Eylül 1980 Askeri Faşist Cuntası’ndan sonra Fransa’da yaşamaya başladı. Burada başta Yılmaz Güney’in savunulması olmak üzere saflarında yer aldığı örgütlenmenin pratik tüm faaliyetlerine katıldı ve örgütledi.

Rojava’da Özerk Yönetimin petrolünü sahiplenmesi ve tepkiler

Uzun bir süredir SDG'nin denetiminde olan topraklarda bulunan petrolün çıkarılması, işlenmesi ve ticaretinin yapılması için Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’nin (KvDSÖY) Amerikalı Delta Crescent Energy LLC adlı şirketle bir anlaşma yaptığı/imzaladığı basına yansıdı. Anlaşma petrolün pazarlanması, mevcut sahalarının geliştirilmesi ve modernize edilmesini öngörüyor.

“Alt”, “Üst” Emperyalizm Tartışmaları Bağlamında Emperyalist Türkiye

Son günlerde Türk devletinin ne olduğu üzerine sol kesimde tartışmalar yapılmaktadır. Bu tartışma elbette kendiliğinden ortaya çıkmadı. Türk devletinin askeri, politik ve sermaye olarak saldırganlığının artışı ile paralel yürütülüyor.[1]

Laiklik Zarurettir

“Sekülerizmde gizem, maskaralık,

rahipler, seremoniler, sahtelik,

mucize ve cezalandırma yoktur.”[1]

 

Laikliği yeniden konuşmak zorundayız. “Olmazsa olmaz” bir kaçınılmazlık olarak acil gündem maddesidir laiklik meselesi…

Kimileri “olmayan” ya da “olduğu kadar”ıyla “Laikliğe ‘El Fatiha’…”[2] derken; “Türkiye laik değil”[3] saptamasına mündemiç realiteyle yüz yüzeyiz…

İktidarın “Kayıkçı Dövüşü”: İstanbul Sözleşmesi[*]

“burada daha ne kadar öleceğim?

yeryüzüyle gökyüzün aracısı olarak

bulutu haraca kestiğiniz yerde?”[1]

 

AKP’nin ayağı İstanbul Sözleşmesi’ne fena dolandı. İktidarının henüz “demokrasiyle barışık”, “AB hedefinden kopmamış”, seçmen desteğinin yüzde 50’lerde seyrettiği günlerde hazırlanmasına nezaret edip Türkiye’nin ilk imzacısı olmasını sağladığı “İstanbul Sözleşmesi”ne karşı parti çeperlerinden kopan “Kabakçı Mustafa İsyanı” ile karşı karşıya.

15-16 Haziran İşçi Sınıfınındır; Öğreten Tarihimizdir[*]

“düş değil bu hayal değil he hey be hey

yetmişbin dev işçim kalktı yürüdü.

kokuşmuş düzene sahip çıkanın

alnın çatına baktı yürüdü yürüdü yürüdü.”[1]

 

Karl Marx ile Friedrich Engels’in, “Gerçek hareketin her adımı, bir düzine programdan daha önemlidir,”[2] saptamasıyla betimlenen 15-16 Haziran 1970 işçi sınıfınındır; öğreten tarihimizdir hâlâ ve her zaman.

Ayasofya’nın Camiye Çevrilmesi Üzerine… Hakikat Değişmeyecektir!

Bazı kararlar, insanlığın gelişim evresinde aradan yüzyıllar geçmiş olsa dahi her zaman minnetle, saygıyla anılırken bazı kararlar ise ibretle insanlığın tarih sayfasında yer alırlar.

Son aylarda Ayasofya [HagiaSofia] Kilisesi üzerinde yürütülen ve gündem oluşturan tartışmalarda, insanlığın hizmetinde bir miras olan mabedin “kılıç hakkı” gerekçe gösterilerek camiye dönüştürülmesiyle tarihe kara bir leke olarak not düşülmüştür.

Sayfalar