Ali Türker Ertuncay: “Tarihsel belleği olmayan tarihi tekrar yaşamak zorundadır”
“Bir TKP/ML Sanığının Günlükleri: Görülememiştir” isimli kitabın yazarı Ali Türker Ertuncay ile hem kendisi, hem kitabı hem de geçtiğimiz günlerde Proletarya Partisi şehidi olarak sahiplenilen Haydar parti isimli Murat Bileydi’ye dair konuştuk.
Lise yıllarından beri yazı yazmakla arasının iyi olduğunu söyleyen Ertuncay’a ilk olarak bu kitabı yazmaya onu iten nedenleri sorduk. Ertuncay kitabın macerasını şöyle anlattı:
“Görülememiştir’in üzerine oturduğu günlükler Sultanahmet Cezaevi’nde tutuklu olduğum dönemlerde tuttuğum günlüklerdi. Günlükleri kâğıt mendilin ince yapraklarına yazdığım için okumak çok zor oluyordu. Günlükleri ilk toparlama denememde mendillere yazdığım notları okumakta çok zorlandım. Sağlık sorunları girdi araya, vazgeçtim. En kötü ihtimalle geleceğe yönelik arşiv olarak, kayıt olarak bir kenarda durur diye düşünmeye başladım. Daha sonraları günlüklerden bağımsız olarak geçmişimi yazmaya başladım. Geçmişimi yazmaya başlamamla beraber çevrem ve arkadaşlarım günlüklerden de faydalanmam gerektiğini ve yardımcı olabileceklerini söylediler. Günlüklerin fotoğrafları çekildi. Arkadaşlarımın yardımı ile günlüklerimi okumak daha kolay bir hale geldi. Çalışma tamamlandığı zaman çalışmam Görülememiştir kitabına dönüştü.”
“Kitabınızı yazdıktan sonra okuyanların tepkileri ne oldu?” sorusuna “Kitabı ilk okuyanlar kendi yakın çevrem oldu. Bu kayıtların tutulup, kitaba dönüştürülmüş olması güzeldi. Bu sebeple aldığım tepkilerin olumlu olduğunu söyleyebilirim” diyen Ertuncay’a kitapla ilgili sorularımız bitmemişti. Merakla ve art arda sorduk:
“Tarihsel belleği olmayan tarihi tekrar yaşamak zorundadır”
- Kitabı yazmaya başladığınız dönem herhangi bir hedefiniz var mıydı? Varsa hedeflerinize ulaşabildiğinizi düşünüyor musunuz?
- Geleceğe yönelik hedeflerim vardı. Ben bu kitabı tarih kayıt altına alınsın, araştırmacılar için belge olsun, genç nesiller geçmişimizi öğrenmek isterlerse onlar da öğrensinler diye yazdım. Eğer bizler kendi yaşadıklarımızı anlatmasaydık bizim adımıza bunları başkaları yazacaktı. Bizim çevremizde kitap yazma veya anıları yazma alışkanlıkları pek yok. Yanılmıyorsam 2 kitap var Görülememiştir’den önce yayınlanan. Yıllarımızı verdiğimiz ve önemli bedeller ödenen bir sürecin kalıcı olarak belgelenmesini önemli görüyorum.
- Kitabın olay örgüsünü ve dilini nasıl belirlediniz?
- Anımsadığım kadarıyla doğduğum tarihten kısa özetler vererek politikleştiğim dönemlere kadar hızlı bir aktarım yaptım. Kitabın dili için ise özel bir çaba sarf ettiğimi söyleyemem. Bir şeyler yazarken oturttuğum bir dildi. Muhtemelen yazmaya başladığım dönemden bu yana bende oluşan yazma diliydi. Cezaevinde tuttuğum günlüklerde ve uzun mektuplarda da aynı dili kullandığım görülebilir.
- Son olarak kitabınız ile ilgili ne söylemek istersiniz?
- Belki kitabımdan hareketle bellek konusuna biraz değinmek gerek. Tarihe nasıl bakmamız gerektiğini düşünmemiz gerek. Geçmiş süreci anımsıyorum, geriye dönük olarak ya romanlar yazıldı ya da mahkeme dosyaları, iddianameler yazıldı. Kişisel anı kitapları 12 Eylül sürecinde de pek yaygın değildi. Çeşitli siyasal çevrelerden arkadaşlar bu işleri yaptılar. Yapmakta da iyi ettiler. Bu yazılan anı kitapları neden yazılıyor konusuna tekrar dönmekte yarar var. Şöyle düşünüyorum, tarihsel belleği olmayan tarihi tekrar yaşamak zorundadır. Buradan hareketle ortaya dökmemiz gerekiyor bu bellekleri. Bazı anı kitapları var örneğin, geçmişe dönüp “askerlik hatıralarını” anlatıyor tabiri caizse. Bu çok da yararlı bir şey değil. Herkesin kendine göre anıları vardır. Bunlar, aynı dönemi, aynı yılları yaşamış insanların yazdıklarını okuyup geri dönüp gülüp ağlayabilecekleri belgeler olabilir. Ama bununla sınırlı kalır. Bir başka şey de, o yıllarda savunduğumuz tezler var. O yıllarda yapılanlar var. Tutarlılık tartışması yürütmek. Geçmişte savunulanlar ile yapılanların muhasebesini yapmak gerek yani. Sonuç olarak, geçmişi geleceğe taşımak gibi bir kaygı varsa, o geçmişte kalmış bir dönemi açığa çıkarmak doğrultusunda işe yarar. Söylemek istediğim son nokta ise, o dönemlerde savunduğumuz tezler vardı. O tezler hayatla ne kadar örtüşüyordu? O gün savunduğumuz tezler bugünün dünyasında ve Türkiye’sinde hâlâ yaşamla örtüşüyor mu? Bu belki, geçmişi geleceğe taşıma dediğim meselenin sonuç noktasıdır. Bunlara; anılara ve anlatılanlara böyle bakmak gerek.
Örnek vermek istiyorum: 1 Mayıs 77’deki Taksim katliamı. Bunu şöyle anlatabilirsiniz. Türkiye’nin her yerinden toplandık, her şey çok güzelken birden kurşunlar patladı. Şu arkadaşım yaralandı vs. Diğer anlatım tarzı ise o gün orada ne olduğunu anlatırsınız ve yaşanan olayın politik yanını irdelersiniz. O gün orada olan bitenin politik yanına bakmazsanız, burada bizim ne eksikliğimiz var, katliamın amacı neydi gibi sorularını irdelemezseniz, bugünkü nesillere pek bir şey bırakmazsınız. Yazdıklarınızın aynısı zaten internette bulunabilen şeyler. İnternette bulamayacağınız şeyleri, cevabı verilmemiş soruların cevaplanması gerek. Anıları anlatmak için beni dürten esas mesele budur. Bazı anı kitapları okudum, çok şey yazmışlar ama okura pek bir şey verdiğini söyleyemem. Bugün bizim yaşımız 60’ı aştı. Bu yaşlarda ve bu tecrübelerdeki insanların yeni nesillere veya araştırmacılara sunacakları veriler olması lazım. Aksi takdirde çok işe yaramaz.
“Kadıköy Maarif Koleji’nden Cemil Oka, Murat Bileydi çıktı”
- Faaliyet yürüttüğünüz dönemde devlet eliyle katledilen ve şimdiye kadar isimleri veya mezarlarının nerede olduğu bilinmeyen isimler var mı?
- Benim faaliyet yürüttüğüm dönemlerdeki cinayetler pek faili meçhul sayılmaz. Yasal boyutu ile katiller bulunamasa bile genelde failler belli idi. Sivil faşist güçlerce de katledildik. Yahut çatışmalarda kaybettiğimiz isimler oldu. 90’lı yıllarda yaşanan faili meçhullerden farklıydı bizimkiler. Bizdekilerde failler belliydi. Öyle bir şansımız(!) vardı.
- Son olarak, geleneğimiz her Ocak ayının son haftasını devrim ve komünizm şehitleri haftası olarak kabul eder ve bu bağlamda anma etkinlikleri gerçekleştirir. İçerde ve dışarda zorlu bir süreç yaşadığımızı da düşünürsek devrim şehitleri ile ilgili ne söylemek istersiniz?
Öncelikle şehit kavramından bahsetmek istiyorum. “Şehit” sözcüğüne kendi inançları doğrultusunda mücadele edip bu inançlar doğrultusunda kaybettiğimiz arkadaşlarımız olarak bakıyorum. Elimizde iyi yaşamak için olanaklarımız bulunduğu halde halk için bir şeyler yapmak için mücadele ettik. Bu uğurda çok bedeller ödendi ve ödenmeye de devam ediyor. Örneğin ben, Kadıköy Maarif Koleji’nde okudum. O okuldan çıktıktan sonra iyi bir yaşamı elde etmek için çok fazla çaba sarf etmenize gerek yoktu. O okuldan Cemil Oka, Murat Bileydi çıktı. Murat Bileydi tam anlamıyla bir faili meçhuldü. Murat’ın bedenini bile bulamadık. Yine 1 Mayıs Mahallesi’nde ölen 9 kişi vardı. Orada sadece o mahalleden insanlar yoktu. Keza hayatını kaybedenler arasında mahalle halkından olmayan insanlar vardı. Yani başka insanlar için uğraşan, didinen ve bu nedenlerle hayatını kaybeden insanlar vardı. Bu ciddi bir emek ve can bedeli verilen bir mücadeledir. Kaybettiğimiz bütün arkadaşlarımızın önünde saygıyla eğilmek gerekiyor.
“Gebze’nin bir karanlık köşesinde kaybettik güzel Murat’ımızı”
- Murat Bileydi için tam bir faili meçhuldü dediniz. Bize Murat Bileydi’nin kendisini anlatır mısınız?
- 18 Mayıs 1978 günü Murat’la beraber müzik odasına girip herkes dersteyken yaklaşık beş dakika İbrahim Kaypakkaya’yı anlatan bir anons yaptık. Murat kapıyı tutarken ben mikrofonda konuşuyordum. Okul sessizlik içinde beni dinlemişti. Sonra bizi disipline verdiler. “İkimiz de sevdiğimiz biriydi. İşkencede öldürüldü. Herkes bilsin istedik’’ gibi siyasi bir savunu verdik. Murat da benim arkamdan okulu bırakmıştı. İdare çaresizdi. Okulu bırakmıştık ama kayıtlarda öğrenciydik. Sonunda kendilerini hep iyilikleri ile hatırlayacağımız Erdoğan ve Atagün hocaların girişimiyle, “suçunu itiraf etme” gibi hafifletici bir sebep bulunarak bir hafta uzaklaştırma cezası vermekle yetinmişlerdi.
Eylemi birlikte yapıp okuldan beraber uzaklaştırıldığım Murat Bileydi arkadaşımız 1980 yılından beri kayıp. Başka türlüsü mümkün görünmediğinden, öldürüldüğünü düşünüyoruz. Murat da benim gibi kısa bir zaman aralığında kaybolmuştur. Nasıl benim için “Öldürülüp bir çukura atılmıştır’’ rahatlığı sergilenmişse, aynı şekilde Murat içinde o rahatlık sergilenmiştir. Üstelik Murat için daha da fazlası yapılmış ve olay “Burjuva babasının yanına gitmiştir” tarzı sözlerle geçiştirilmeye çalışılmıştı.
Adını koyalım Murat, ailesinin maddi olanaklarına karşılık önce devrimci olmuş sonra ise parti saflarında mücadeleyi tercih etmiştir. Devrimciliği yoksulluktan ve zorunluluktan kaynaklı değil tamamen iradi bir tercihti. Bu tavır alkışlanacağına, burjuva denerek küçümseme yoluna gidilmiştir. Murat kaçırılarak öldürülmüş yine de kendisini partiye kabul ettirememiştir. Çünkü partinin yitirdiklerimiz listesinde ne adı anılmakta ne olaydan bahsedilmektedir. Doğrudur, bir umutla hep ölmediğini umduk biz Maarifliler. Ama üzerinden yıllar geçti. Doluya koyduk olmadı boşa koyduk dolmadı. Ne yazık ki Murat yok… Murat’ın kaçırılıp öldürüldüğüne dair en ufak bir şüphem bile kalmadı. Bunca yıla rağmen Parti belgelerinde de bir militan olarak kaçırıldığı veya öldürüldüğünün kaydı yok.
Murat Gebze örgütünde çalışıyordu. Ben ise o yıllarda tutukluydum. İtiraf etmeliyim ki, ilk duyduğum andan itibaren “acaba” kuşkum ve umudum hep varolageldi. Ama artık eminim. Maarifte yetişmiş ve göğe kanatlanmışların içinde Murat da var. Gebze’nin bir karanlık köşesinde kaybettik güzel Murat’ımızı.
Son Haberler
Sayfalar
Fransa’da El Freni Çekildi! İşe Yarar Mı?
Avrupa Birliği üyesi 27 ülkede 720 sandalyeli Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri, 6-9 Haziran tarihleri arasında yapıldı. Almanya, İtalya ve Fransa’da aşırı sağ olarak tanımlanan faşist hareket ciddi anlamda sandalye sayısına ulaştı. Böylelikle merkez sağla birlikte faşist hareket AP’deki en büyük grup olarak yerini korudu.
Seçimlerin yankısı ve sonuçları ciddi anlamda tartışmaları doğurdu. AP’ye Almanya’dan sonra sağcılar adına en fazla vekil gönderen Fransa, tartışmaların girdabından çıkıp erken seçim hamlesi ile sarsıntıyı giderme yoluna gitti.
Mevcut koşullarda devrimci siyasal mücadelenin öne çıkan toplumsal dinamikleri (3)
Devrimci siyasal mücadelenin genel olarak nesnel zemini, sosyal devrimleri de olanaklı kılan nesnel zemin ile, aslında ortak paydalara sahiptir. Emperyalist- kapitalist barbarlığın hüküm sürdüğü ve kendisinin doğrudan var ettiği her bir antagonist çelişme ve sorunların giderek daha bir keskinleşerek; ulusların, halkların ve doğanın yaşamını kâbusa çevirip, geleceklerini ciddi şekilde riske soktuğu şu süreçte, gerek özel olarak Türkiye ve K.
Mevcut koşullarda devrimci siyasal mücadelenin öne çıkan toplumsal dinamikleri (2)
Somut özgülün realitesi içerisinde devrimci siyasal mücadelenin etkili ve sonuç alıcı kazanımlara dönüşerek yürütülebilmesi için gerekli olan bir diğer öncelikli koşul ise; elbette ki bu mücadelenin, küresel ve yerel zeminde, toplum gündemini doğrudan ilgilendiren ve de ilgilendirecek olan sorunlar üzerinden ele alınarak yürütülmesidir.
Halkların İhanetçilerden Çektiği (Nubar Ozanyan)
Zulmün gölgesinde yaşam bulmaya çalışırken karanlığın sadece gece gelmediği, güneşin altında da gelip halkları bulduğu katliamlar birçok halkı nefessiz bırakmaya çalışmıştır. 1915 Ermeni Soykırımı boyunca başta Asuri, Süryani, Pontus halkı olmak üzere Êzîdî ve Kürt halkı da büyük trajediler yaşamıştır. Bugün Türk faşizmi eliyle Başûr Kurdistan’ında gerçekleşen işgal ve ilhak saldırılarında Kürt halkıyla birlikte Asuri-Süryani halkı da tanımsız acılar yaşamaktadır.
Türkiye’de Ermeni bir devrimci militan: Haldun Karyol (MEHMET GÜNEŞ)
Haldun Karyol, asıl adıyla Harutyan Karyolacıyan, kadim dostum, 8 Temmuz günü aramızdan ayrıldı. Haldun bir Ermeni’ydi ama her şeyden önemlisi Türkiye’de yetişmiş, ender görülebilecek, kendine has eylemci bir devrimci militandı. Onu ender ve ebedi kılan hikayesini bilmek ve öğrenmek, bugün Türkiye’de devrim mücadelesine baş koymuş her militanın hakkı. O yüzden, Haldun’u yakından tanıyan biri olarak, onu anlatmayı devrimci bir görev olarak üstleniyorum.
Mevcut koşullarda devrimci siyasal mücadelenin öne çıkan toplumsal dinamikleri (1)
Nasıl ki genel siyasal mücadele ve siyaset ediş tarzı, küresel ve yerel bazdaki ekonomik, politik, eğitsel, askeri, kültür-sanatsal, çevresel-iklimsel, ezen-ezilen cins, inanç ve etnik sorunlar yekûnu olan toplumsal dinamikler zemini üzerinden kendisini var edip sürdürüyorsa; birebir aynı şekilde, devrimci siyasal mücadele ve siyaset ediş tarzı da aynı küresel ve yerel toplumsal dinamikler üzerinden kendisini var edip sürdürmesi gerekiyor. Normal ve de olması gerekendir bu.
Küçük bir damla ile fırtınayı başlatanlar (Nubar Ozanyan)
Aradan 12 yıl geçti. Etki gücü Ortadoğu’ya yayılan 12 yaşında genç bir devrim yaşıyor adına Rojava denilen topraklarda. Derin yoksulluk, bitmeyen zulümle terbiye edilip cehenneme çevrilen Ortadoğu’da Rojava, bir özgürlük adası gibi duruyor.
Türk Faşizmi EURO 2024’te Sahaya İndi
İki yılda bir Avrupa Futbol Federasyonları Birliği (UEFA) tarafından organize edilen Avrupa Futbol Şampiyonası, bu yıl EURO 2024 olarak Almanya’da düzenlendi.
Kapitalist Toplumsal Bir Kırılma ve Yeniden Tarihi Yeni Bir Toplumsal Süreç
Kapitalist emperyalist sistem, önceki bunalım ve çelişmelerinden farklı olarak,, kendisinin taşıyamayacağı ve çözemeyeceği sistem içi yapısal ekonomik ve siyasal çelişmeler ile karşı karşıya kaldığı bir sürecin içine girmiştir. Bir taraftan yeni emperyalist ülkelerin ortaya çıkışıyla (ki, bu; kapitalizmin ala bildiğine gelişmesi, genişlemesi, üretimin ve sermayenin alabildiğine temerküzü ve de mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi sürecinin de ilerlediği anlamına gelir) kendini yeniden üretemez olan bir sürecin içine girmiştir.
Bunların neler olduğunu kısa olarak açalım:
Prof. Dr. Korkut Boratav CHP’den Sermaye Sınıfıyla Hesaplaşmasını İstiyor...
Marksist iktisat Profesörü Korkut Boratav, gazeteci İrfan Aktan’a verdiği mülakatta, sürece ilişkin gerçekten de çok değerli ve devrimci sol-sosyalist ve komünist politik öznelerce dikkate alınması gereken çok önemli siyasi ve iktisadi analizler yapıyor, saptamalarda bulunuyor.
Örneğin kendisine sorulan şu soruya verdiği yanıtta olduğu gibi:
“Yoksulların, alt sınıfların bu kadar derin bir kriz yaşadığı dönemde nasıl oluyor da ideolojik hegemonyayı yine de iktidar sağlayabiliyor ve buna karşı güçlü bir sol alternatif çıkmıyor?” (abç)
Yağma ve Talan Cumhuriyeti (Analiz)
Geçtiğimiz haftalarda Kayseri’deki pogrom girişimiyle başlayan ırkçı ve mülteci düşmanı saldırılar Antalya, Antep, Urfa, Hatay, Bursa, İstanbul gibi şehirlerde de kendisini göstererek göçmenlere ait işyerlerinin ve malların yağmalanmasına, yakılmasına ve çok sayıda göçmenin yaralanmasına, hatta Antalya’da göçmen bir gencin öldürülmesine neden olmuştur.
Bir çeşit günah keçisine dönüştürülen göçmenlere karşı yükselen bu dalga görünen o ki daha çok olaya ve şiddete gebe bir yerdedir.