Salı Ekim 27, 2026

Açlık grevleri mücadelenin büyütülmesinin manivelası olabilmelidir

15 Şubat’la birlikte 100. gününü geride bırakan Leyla Güven’in başlattığı süresiz açlık grevi her geçen gün artan katılımla devam etmektedir.

Süresiz açlık grevleri, ölüm oruçları bu topraklar için hiç de yabancı değildir. Çözülemeyen sorunlar karşısında, son aşamada halkların vicdanlarına sesleniş, sistemi reddediş olarak beliren güçlü bir politik duruştur açlık grevleri. Bedenler hücre hücre esirken toplumsal hareketin büyümesi beklenir esas itibariyle. Bu nedenle, tutsakların açlık grevlerinin dışarıdan yani sokaktan beslenmesi zorunludur.

Açlık grevleri “vicdanlara sesleniştir” dedik. Baskılar, saldırılar, tecrit reddedilse de bunu sessizlikle kabullenen yüreklerin tekrar karartılması hedeflenir. Ses çıkarmaya, itiraz eylemli kılmaya bir davettir açlık grevleri. Halen kaybedecek bir şeyleri olduğunu düşünenleri hesaplayanları; dar dünyalarından çekip çıkarmak için yapılan güçlü bir hamledir.

Politik duruş ve kararlılık, açlık grevlerinin üstünde yükseldiği zemindir. Politik amaca, tek başına değil, aynı zamanda harekete geçen halkların aktif mücadelesiyle ulaşılır.  Yani açlık grevleri, sistemi çeşitli nedenlerle reddeden tüm kesimleri ve aynı zamanda hareketleri birleştirici bir rol de oynar.

Leyla Güven’in eylemi tarihi anlamlarla yüklü bir mekanda başlamıştır; Diyarbakır zindanlarında… Bu zindanlar ezilenlerin sayısız direnişine tanıklık etmiştir.

Kaypakkaya yoldaşın işkenceler altında vücudu parçalanırken ‘ser verip sır vermeyerek’ şehit düştüğü mekandır Diyarbakır zindanı.

Sakine’nin işkenceci cellat Esat Oktay’ın yüzüne tükürdüğü, Mazlum Doğan’ın 3 kibritle yangını tutuşturduğu, dörtlerin 18 Mayıs gecesinde ateş topuna dönüştükleri mekandır. “Yaşamı uğrunda ölecek kadar sevenlerin” direniş-mücadele tarihiyle dolu bir mekandır Diyarbakır zindanı. Komünist bir hareketin lideriyle Kürt Ulusal Hareketi’nin çok sayıda öncü kadrosunun farklı zamansallıklardaki mekan çakışmasıyla ortak bir irade ve duruşun ifadelendirilmesiyle anlam bulur Diyarbakır zindanı!

Birleşik Mücadele Yükseltilmelidir!

Tarihimiz göstermiştir ki devrim; sınıfsal, ulusal, cinsel, mezhepsel her çeşit baskıya, ezilmeye, şiddete karşı ortak bir mücadele hattı örülebilmesiyle gerçekleşecektir.

Türkiye coğrafyasında mücadele, güçlü bir ulusal hareketin varlığına rağmen politik dengeleri etkileyebilme kapasitesine sahip olmayan Komünist Parti ve faklı devrimci hareketlerin varlığıyla özgüllüğünü göstermektedir.

Ezilenler kendi içlerinde hem egemen sınıfların ideolojisinin hem de devrimci-demokrat kesimlerin ideolojilerinin etkisiyle ayrışmakta,  ortak bir kanalda birlikte hareket edememektedirler. Bütün bunlar, süreçleri karşılamaktan ve zaferi yakınlaştırmaktan uzak etkenlerden bir kısmıdır.

Her genellemenin içinde yanlışlıklar ve kısmi haksızlıklar barındıracağını bilerek ekleyebileceğimiz önemli bir husus da Türkiye Devrimci Hareketi’nin genel olarak politik davranabilmekten uzak, mücadele biçimlerinde tutucu, dogmatik ve grupçu özeliklerinin olduğudur.

Bütün bu özellikler konjonktürel olarak ortaya çıkan fırsatların kaçırılabilmesine yol açmaktadır. Gönül rahatlığıyla diyoruz çünkü oluşturulan dar ideolojik dünyalarında kendilerini devamlı olarak haklı görme hali vardır. Diyalektiğe rahmet okutan bir haklılıktır bu! Politika yapma imkânının bu şekilde kaybedilmesi, ortak mücadele ekseninin de yakalanamamasını getirmektedir.

Kürt Ulusal Sorunu’nun ve Ortadoğu dengelerini etkileyecek güçlü bir ulusal hareketin varlığı; sosyal şovenizmle mücadelenin güncel olmasına yol açmaktadır. Sosyal şovenizm, devrimci harekette genel olarak aşılamamış bir şekilde durmaktadır.

Rojava’da gerçekleşen direniş ve devrimsel süreç Kürt hareketiyle ortak mücadeleyi öne çıkarmıştır.

HBDH’nin bu sürecin önemli bir etkisi vardır. “HBDH’nin varlığını sürdürse de hali hazırda aktif bir hareket haline gelmemesi ayrıca değerlendirilmesi gereken bir hususken, burada ortak mücadele ekseninde ortaya çıkan irade ve o dönem kendi Partimizin içinde olanlar dahil olmak üzere sosyal şovenleri/şovenliği teşhir etmesiyle önemlidir) Aynı şekilde legal alanda ortak hareket etme sınırları olsa da bizlerinde olduğu belli yapılarca sağlanmaya çalışılmıştır. Fakat “çökertme operasyonları” acı bir gerçeği ortaya çıkartmıştır. “Çözüm süreci olarak adlandırılan dönemde TDH’nin çoğunluğu ‘tasfiyecilik’, ‘uzlaşma’ diyerek ‘PKK’ye masa değil mücadele’ çağrıları yapmıştır.

Bu ‘keskin’ lafları söyleyenlerin çoğunlukla silahlı mücadeleyi tefekkür etmekten bile zorlanan yapılar olmasını da bir yana koyalım. ‘Çözüm sürecinde’ keskin laflarla üstü örtülmeye çalışılanın; savaşa hazırlık mefhumundan uzaklık olduğu çok geçmeden ortaya çıktı. Devletin topyekûn saldırısına, bastırma-sindirme harekatlarına karşı kayda değer bir tutum ne legalde ne de illegalde geliştirilemedi.

Bu süreci, uzlaşmacılıkla suçlanan PKK’nin “savaşa hazırlık” olarak ele aldığı başta özyönetim direnişleri olmak üzere sürdürdüğü silahlı mücadeleyle açıkça ortaya çıkmıştır. Fakat sosyal şovenlik öyle bir boyutta ki, mücadelenin özgün bir hali olarak gelişen açlık grevi eylemleri yine ‘aldatmaca oyunları’ dönüş isteğiyle ‘çözüm sürecini tekrar başlatmak’ olarak açıklanmasında beis görülmemektedir.

Böylece açlık grevlerinin taleplerinin anlamını kavramaktan uzak bir şekilde yine ‘gönül rahatlığıyla’ genel bir destek açıklaması yeterli görülebilmektedir.

Tekrarlamak gerekir ki, politik bir hareket ‘her türlü zorbalık, baskı, zor ve suiistimale karşı, her türlü keyfiliğe karşı tüm demokratik ve sosyalist talepleri en önde haykırmasıyla, en önde tepki göstermesiyle ona devrimci niteliğini vermektedir. Kürt sorunu ekseninde TC kurulduğundan itibaren mevcut olan baskı, imha ve inkar siyasetinin karşısında eylemli olarak en başta komünist devrimcilerin durması gereklidir. Kaypakkaya yoldaşın TİİKP revizyonizmine karşı yazdığı ilk belgenin Kürt sorununa dair olması yol gösterici olmalıdır.

Politik davranabilme özelliğinden uzaklık, politik devrimcilik anlayışındaki yıpranmalar, sosyal şovenizm zehrinin varlığı ve dar grupçuluk, devrimci hareketler ve Kürt Ulusal Hareketi arasında ortak mücadelenin yükseltilmesindeki en önemli engellerdir. Dünya devrim tarihleri ittifakların,  ortak mücadelenin tarihidir.

Lenin’in dediği gibi “İttifaklar olmasaydı tek bir siyasal parti var olamazdı.” İhtiyaç olunan, faşizme karşı birleşik mücadelenin yükseltilmesidir. Ezilenlerin her kesimine karşı yapılan en ufak saldırıyı birlikte göğüsleme ve birlikte cevaplama iradesinin gösterilmesidir. Bundan uzak duran hiçbir siyasi hareket, kendine ‘öncü’ sıfatını yakıştırsa bile, politik bir varlık haline gelemez. Sadece kendi varlığını sürdüren, dar, amatör gruplardan biri haline gelir.

Damlayı büyütelim…

Leyla Güven’in ve taleplerini tümüyle sahiplenen PKK-PAJK tutsaklarının eylemi haklıdır/meşrudur. PKK lideri Abdullah Öcalan’ın tecridinin Kürt ulusunun tecridini de amaçladığı açıktır. Öcalan’a yönelik en küçük bir uygulama dahi devletin Kürt ulusuna ve hareketine yönelik planlarından-saldırılarından bağımsız değildir. Öcalan’a uygulanan tecridin normalleştirilmesi, diğer tüm tutsakların yaşadıklarıyla aynılaştırılması Öcalan’ın Kürt ulusu nezdindeki öncü/önder rolünün kavranamamasının, bunun görülmek istenmemesinin bir sonucudur.

Devlet, etki gücüyle, savaşçılığıyla, Ortadoğu üzerindeki dengeleri değiştirmesiyle PKK’yi ve onun önderi Öcalan’ı mevcut konjonktürde ‘baş düşman’ olarak göstermektedir.

TC, Ortadoğu’da ki bütün politikalarını PKK’yi sınırlamak, yok etmek üzerinden yaşama geçirmektedir. Binlerce tutsağı ve gerillasıyla legal-illegal örgütlenmesiyle PKK’nin ulusal mücadelesinin devlete ‘beka’ sorununu oluşturacak ölçüde olduğu açıktır. Bu yanıyla, süresiz açlık grevinin temel talebi olan Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması isteminin sadece genel tecrit karşıtlığı üzerinden ele alınması, konjonktürü okuyamamak kadar açık bir kavrayışsızlıktır ve sosyal şovenlikten beslenmektedir. Leyla Güven ve yoldaşlarının süresiz olarak sürdürdüğü, TKP/ML tutsaklarının da iki defa yaptıkları destek açlık grevleriyle katıldığı bu eylem; devlete karşı çıkıştır!

Bütün bu özelliklerinden hareketle ortak mücadele şiarı öne çıkarılarak, tek bir alanla sınırlamadan, direniş çizgisi yükseltilerek ele alınmalıdır. Başta komünist devrimciler tek kişi oldukları alanlarda bile bu eylemi gündemlerine almalıdırlar. Kolektifimizin, sosyal şovenizmden beslenen darbecilikle birlikte önemli bir güç yitimine uğradığı açıktır. Fakat kendimize güveniyoruz! Doğru politikaları yaşama geçirmemiz, darbeciliğin etkisinde kalan yoldaşların ve kitlelerin bize olan güvenini tazeleyecektir.

Rosa Lüksemburg’un şu şiarı her zaman rehberimiz olmalıdır: “Çoğunluk olduktan sonra devrimci taktiğe geçilmez, devrimci taktikle çoğunluk olunur” Güç durumu ne olursa olsun, bu süreç dışında durularak, kıyısında köşesinde kalınarak ele alınamaz.

Leyla Güven TKP/ML tutsaklarına yazdığı mektupta şöyle diyordu: Sevgili yoldaşlar, ben insanlık suçu olarak gördüğüm bu tecrit karşısında sessizliği kırabilmek için açlık grevine başladım. Denizde bir damla olduğumun farkındayım. Ancak açıklamanızda belirttiklerinizde bu damlanın büyüyeceğinin işaretidir.”

Bize düşen damlayı büyütmektir, damlayı büyütelim!

22099

Devrimciler Açısından Seçimler Bitmiş midir

Bir tek insanın burnu kanamadan, bir tek insanında canı yanmadan..
Devletin açıklamasına göre anlam veremedikleri bir şekilde ülkenin dört bir tarafında elektrik kesintileri gerçekleşti.
Miliyarlarca dolar zarar.
İster emperyalizmdeki işe yaramaz işletmelerin / sömürgelerinde / tasfiye oluşuna kriz diyin isterse de başka bir şey.
Çağımız katma değeri yüksek üretim ilişkilerine sahip olma ve katma değeri yüksek üretim ilişkilerine tüketebilecek insan / ülke / tipi yaratabilme çağı.
Ve ....

Haydar Mecit öldü mü? Deniz Faruk Zeren

Aynanın kırıldığı yerde suretler indi yeryüzüne.

İnsanın kırıldığı yerde ayetler.

O ne bir suret, ne de ayettir. Ne mitolojik bir öğe, ne nostaljik bir iç geçirme, ne de anılarına sığınılacak bir tatmin aracıdır.

O yaşayan, canlı, yürüyen, gören, bilen, anlayan, büyüyen, durmadan üreten bir gerçekliktir.

Çünkü inandığı bilim ve o bilimle ürettiği düşünceleri ve o düşüncelerle, canıyla, teriyle yeri geldiğinde kanıyla kurduğu, yürüttüğü ve koruduğu organizma yaşamaktadır.

Türkiye’ye Türk Türü Şeriat Geliyor -Dursun Ali Küçük

*Türk türü şeriat mı?

“Eylem Herşey “ Olunca, Amaç Belirsizleşir!

Marksizmle küçük burjuva “sol”culuğunun ayrıldığı en temel noktalardan birisi; somut koşulların somut tahlili ve buna uygun mücadele biçimlerinin yaşama geçirilmesi konusundaki farklılıktır. Mücadele biçimlerini, insan iradesi değil, ekonomik ve siyasal koşullar belirler. Ve bu koşulların çelişmelerini çözecek siyasal taktikler uygulanır. Proletaryanın “davranış çizgisi” (Stalin), devrimci durumun alçalma ve kabarma dönemlerinde aynı kalmaz. Her sürecin ruhuna uygun mücadele biçimleri uygulanır.

Dünya komünist örgütlerinden Ermeni Soykırımı’nın 100. yılında, soykırımı yapanları bir kez daha lanetliyoruz!

Ermeni Soykırımı’nın 100. yılında, soykırımı yapanları bir kez daha lanetliyoruz! Soykırımı yapanlar tarih önünde yargılanmaktan kurtulamayacaklardır!

24 Nisan 1915 tarihinde Osmanlı Devleti, 1.5 milyon civarında Ermeni’yi katletti. 24 Nisan 2015 tarihi, bu soykırımın 100. yılı. Yüzyıl önce gerçekleşen bu soykırımı, Osmanlı’nın devamı olan Türk devleti sistematik olarak inkâr etti. Türk devletinin tüm gayret ve çabası, aradan geçen yüzyıl sonra bile bu soykırımı insanlığın hafızasından silmeye yetmedi. İnsanlık tarihi hiçbir zaman bu soykırımı unutmadı.

Zindanlardan Kobanê’ye; Coşkuyla Çarpan Bir Yürek

Zindanlarda şehit yoldaşlarımızın dostlarımızın haberi bir başka yankılanır. Erkanın gidişi de yüreğimizi yaktı, kavurdu. Şüphesiz sınıf kinimiz daha bir bileylendi. Onlara layık bir devrimci, bir Partizan olmak, onurla devrettikleri bayrağı aynı bilinç ve sorumlulukla devralmak…İşte budur isteğimiz…

Sevgili Sarkis,/ GARİNE SEROPYAN

Bir yazının, en azından edebi açıdan düzgün bir yazının giriş, gelişme ve sonuç bölümleri olur. Kısa süren okul maceranda bunu öğrenememiş olabilirsin ama bir hayat süren kendi maceranda, kendi eğitimini kendi tamamlayan bir buzdolapçı ustası olarak, hadi olmadı sonradan olduğun gazeteci sıfatınla, bunu kesin öğrenmişsindir. Bize okulda kafamıza vura vura öğrettiler bunu. Öğrettiler de ne oldu? Girişi ve gelişmesi olmayan bir sonuçtan başlıyoruz yaşamaya senin gidiş maceranı, tüm dilbilgisi kurallarının ihlali eşliğinde.

Soykırıma Giden Yol ve Van direnisi I. Dünya Savaşı

3000 yıldır,Anadolu'da yaşamış bir halkın,topraklarından yok edilerek,tarihte eşi benzerigörülmeyen yol ve yöntemleri kullanarak,20.yüzyılın başlarında 1,5 milyon insanın ölümüyle sonuçlanan soykırım yaşanmıştır.Meşrutiyet'in ilanıyla Abdülhamit'in krallığına son verilmiş,yönetimde ağırlığını hissettirmeye başlayan İttihat ve terakki partisi'nin amacı devleti ele geçirmekti.1913 yılında ,31 Mart olayları olarak tarihe geçen darbe ile tamamen yönetime el koyan Talat-Enver-Cemal üçlüsünün hakimiyetinde Selanik'ten gelen ordu ile gerçekleşen darbeden sonra kral Abdülhamit sürgüne Selanik'e gön

Hep soykırım üzerineydi Sarkis Seropyan'ın çocukluk masalları:Celal Başlangıç

Daha yolculuklarımız olacaktı; Ermenistan'a, Karabağ'a gidecektik Soykırım'ın 100. yılında. Oysa şimdi seni okyanusların sonsuzluğuna uğurluyoruz. Yolun ışık olsun Sarkis ağabey

Uçağın kalkmasına neredeyse dakikalar kalmıştı.

Koşa koşa daldık Erivan Havaalanı'ndan içeri.

Bir haftalık Ermenistan gezimizin ardından gittiğimiz Dağlık Karabağ'dan dönerken arabamız buzun üzerinde uçmuş, geçirdiğimiz kaza nedeniyle uçağa geç kalmıştık.

Büyük bir kalabalık vardı önümüzde.

Bir kaçırdık mı uçağı, en az dört gün sonra dönebilecektik İstanbul'a.

"Devletin Kürtajı" : Roboski

“Aslında tek bir ırk vardır insanlık.”[1]

Unutmuş olamazsınız, “her kürtaj bir Uludere’dir,” buyuruvermişti zatın teki, suçüstü yakalanmış olmanın telaşı ve ağız kalabalığıyla. “Olay”ı unutturmaya, bu konuda konuşanları susturmaya çabalıyor; “Ne yani, karım ayağınıza kadar geldi, ortada bir hata olduğunu söyledik, kan parası da verdik, daha ne istiyorsunuz?” diye dikleniyordu. Baktı ki susmuyorlar, gargaraya getirmek için patlatıvermişti: “Her kürtaj bir Uludere’dir!” Saçlarımızın diplerinden tırnaklarımıza kadar sızlamıştı içimiz…

Kahraman(lığ)ın “Gerekli"ligi[*]

“Dünün şurubunu iç,  yarını göreceksin.”[1]

Bertolt Brecht’n, “Ne yazık o ülkeye ki kahramanlara ihtiyacı var!” sözü ‘Galileo Galilei’ başlıklı oyundaki repliktir ve hikâyesi de şudur:

Kiliseden gelen işkence tehditlerinin ardından Galilei korkar ve pişmanlık belgesini imzalar. Bu yüzden hocasına çok kızan öğrencisi Andrea, karşılaştıklarında hocasına şöyle der: “Ne yazık o ülkeye ki, kahramanları yoktur.” Galilei”nin ona yanıtı da, “Ne yazık o ülkeye ki, kahramanlara muhtaçtır.”

Bertolt Brecht’in kaleme aldığı bu diyalog, insan(lık) durumuna dairdir…

Sayfalar