Çarşamba Ekim 14, 2026

ABD hakemliğinde “boğa güreşi” Katar gerçeği ve devrimci tavır

Arap yarımadasının doğusunda yer alan 2.5 milyon nüfusa sahip Katar, Suudi Arabistan’ın bir anda tüm dünyaya açıkladığı; “Katar, terör örgütlerini barındırıyor, yayın organlarında terör örgütlerinin propagandasını yapıyor, Suudi Arabistan ve Bahrenyn’de İran bağlantılı ‘terör’ eylemlerini finanse ediyor, Yemen’deki Hutsi militanlarını destekliyor” açıklamasının ardından 6 ülke ardarda açıklama yaparak Katar’la ilişkilerini kestiklerini, ülkelerindeki Katar elçiliklerini kapacaklarını ve Katar vatandaşlarının 14 gün içinde ülkelerini terk etmelerini istedi.

Çembere alınan Katar’a bir anda tüm hava sahalarının kapatılması ve ardından, gıda ve ticaret ambargosu uygulanarak Katar tecrit edilmiş oldu. Katar krizi karşısında her ülke kendi çıkarlarına uygun bir açıklama yaparak, Katar’ın yanında ya da karşısında olduğunu açıklayarak krizin birer eklentisi oldular.

ABD’nin Suudi Arabistan’ı destekleyen açıklamasını takip eden Mısır, BSE, Bahreyn’in bir blok oluşturup birlikte hareket ederken, Almanya Katar’a yapılan suçlamanın doğru olmadığı açıklaması yaparak krizle birlikte pozisyonunu belirledi. Türkiye ise her zaman olduğu gibi, “kaostan bana bir şey düşer mi” havasıyla Katar ile Suudi Arabistan arasında ara buluculuk yapmayı önerdi. Türkiye’nin bu önerisini kimse ciddiye almasa da tarihe bir not düşmüş oldu.

Yazılarımızda birçok kez belirtiğimiz gibi; Ortadoğu’da petrol ve doğal gaz rezervleri var oldukça emperyalist güçlerin bu coğrafyadaki pazar dalaşları da bitmeyecektir. Ortadoğu’nun son 100 yıllık tarihine baktığımızda, bu coğrafyada iç savaş ve işgaller hiç bitmemiştir. Ortadoğu’da yaşayan halklar ve uluslar, hep emperyalistler ve yerli uşaklarının hedefi olmuştur. Saldırgan emperyalist güçler bu coğrafyadaki petrol, doğalgaz ve diğer zenginlik kaynaklarını ele geçirmek, pazara sahip olmak için özel politikalar geliştirdiler.

ABD’nin 2000 yılından sonra geliştirdiği Büyük Ortadoğu Projesi, Afganistan ve 2003 yılında Irak’ın işgaliyle hızlanarak bugüne taşındı. ABD, kaybettiği hakimiyet alanlarını BOP ile yeniden sağlamak istedi. Irak işgali bu projenin ilk adımı olarak yürürlüğe sokuldu. Bu proje Afrika’yı da içine alarak genişletildi.

ABD’nin bu projesi tutmadı ve iflas etti. Arap Baharı ile gelişen ayaklanmaları denetimine alarak Ortadoğu ve Afrika’da yeniden hakimiyet alanlarını genişletmek için vadeleri dolan iktidarlar yerine, aynı renkten fakat farklı bloktan uşakları iktidara taşımak isteyen ABD’nin istediği hedeflere ulaşması mümkün olmadı. Suriye en somut hamlelerden biriydi. Suriye iç savaşıyla, Esad rejimini devirip İslami etiketli iktidar kurmayı hedefleyen ABD’nin bu hegemonya savaşında, karşısına Rus ve Çin emperyalist güçlerinin çıkmasıyla Suriye’de kazdığı çukura düşen ABD, Trump’un iş başına gelmesiyle birlikte, yarım kalan işlerini daha radikal hamlelerle tamamlamak istiyor.

Trump, ilk başta vaatte bulunduğu seçim programıyla adım atarak rakiplerine meydan okudu. Dünya iklim anlaşmasından çekilmesi, NATO’yla ilişkilerin gözden geçirileceği, birçok konuda ABD’nin çıkarlarını aşağı çeken antlaşmaların yeniden konuşulması gerektiğini söyleyerek, kaybolan ABD prestijini yeniden sağlamak için rakiplerine tehditler savurmaktadır.

Katar krizi de tüm bu gelişmelerden ayrı ele alınamaz. Katar’ın “teröre destek veriyor” gerekçesiyle ablukaya alınması sadece bir bahanedir. Aynı gerekçelerle defalarca suçlanan Suudi Arabistan, Türkiye vb. ülkeler de varken, Katar’ın listenin başına çekilmesi, ABD’nin bölge planlarından ayrı ele alınamaz.

ABD Başkanı Trump’un seçildikten sonra ilk dış ziyaretini Suudi Arabistan’a yaparak, 380 milyar Dolar tutarında askeri sanayi antlaşmasına imza atılmasını takip eden günlerde, Suudi Arabistan’ın Katar’ı ablukaya alması ABD’den bağımsız bir tavır değildir.

1996 yılından bu yana Suudi Arabistan ve Katar arasındaki çelişkiler olduğu gibi durmaktadır. Hammed el Sani 1996 yılında babasını devirip katar Emiri olduktan sonra İslam dünyasında Suudi Arabistan’ın hakimiyetine son vererek öne çıkmak istedi. Kurduğu El-Cezire televizyonu ile yaptığı propagandan oldukça rahatsız olan Suudi Arabistan’la Katar arasındaki çelişkiler büyüyerek bugünlere taşındı. Hammed el Sani 2013 yılında iktidarı oğlu Temim Sani’ye devretmiş, ancak, bu da Katar ve Suudi Arabistan arasındaki çelişiklerin yumuşamasına yetmemişti.

Suudi Arabistan için bir neden gerekiyordu; bu da Katar Emiri el Sani’nin bir askeri törende yaptığı konuşmada, “İran’a yönelik düşmanlık beslemekte bir hikmet yoktur”, “Hamas Filistin halkının temsilcisidir”, “Ruslarla ilişikler nedeniyle Trump kendi evinde soruşturmayla karşı karşıya” açıklamasını uygun bir fırsata çeviren Suudi Arabistan yaptığı açıklamayla Katar’ı ablukaya almayı başardı. Her ne kadar Katar Haber Ajansının askeri törende El Sani’nin yaptığı açıklamayı yalanmış olsa da iş işten geçmiş ve Suudi Arabistan istediğini elde elmiş oldu.

ABD yeni hakimiyet alanları peşinde

ABD’nin Ortadoğu politikası iflas etmiştir. Irak işgaliyle bu coğrafyada terör estiren ABD, işgal sonrası istediği bir istikrar tutturamadı. Tamamen kendi hakimiyetinde olan Irak bile zamanla yön değiştirerek İran’a yakınlaşmış ve ABD’nin büyüsü bozulmuştur. “Arap Baharı” ile meydana gelen halk ayaklanmalarından yararlanarak, durumu kendi lehine çevirmek için yeni hamleler yapan ABD’nin en umutlandığı ülkelerden biri de Suriye oldu. Suriye iç savaşı ile buraya yerleşmeyi “kafeste keklik” gören ABD, IŞİD ve El-Nursa gibi İslami terör örgütlerine bel bağlayarak onları teşvik etti. Suriye iç savaşında kartların yeniden karılmasıyla devreye giren Rusya ve İran bir anda dengeleri bozmuş, istenmeyen kişi ilan edilen Esad, süreç içinde kabul edilir bir güç olarak “Esad’lı geçiş” politikasına gelip demirlemiştir. Bu politika da artık tutmamaktadır. ABDnin, Suriye’de ne alırsam kardır hesabıyla hareket etmektedir. YPG’ye bu kadar yakınlaşmak istemesinin nedeni de budur. Bölünmüş bir Suriye’de, Kürtlerden yararlanır mıyım? diye hareket ederek YPG’ye silah desteği verme kararı aldı.

Katar krizi tüm bu gelişmelerden ayrı düşünülemez. ABD’nin kaybettiği hakimiyet alanlarının yerine yeni alanlar belirleyerek oralara yönelmesi daha da genişleyerek sürecektir. ABD’nin askeri sanayi ihracatından milyarlar kazandığı bir sır değildir. Suudi Arabistan’la yapılan 380 milyar dolarlık askeri antlaşma bunun sadece küçük bir dilimini oluşturuyor. Suudi Arabistan bu silahları müzeye koymak için almadığına göre, çelişki yaşadığı Katar’a saldırma olasılığına karşı ABD’nin güdümünde ve denetiminde gireceği bir savaşta kullanacaktır. ABD, Suudi Arabistan’ın Katar’a tavır almada cesaretlendirmiş ve ardından da açıktan destek verdiğini açıklamıştır. Suudi Arabistan’ın Katar’ı işgal etmesi durumunda bundan en fazla nemalanacak olanın ABD olduğu açıktır.

Türkiye’nin Katar kriziyle birlikte alelacele “ara buluculuk yapabiliriz” açıklaması, yangından mal kaçırmaya benziyor. Türk hakim sınıflarını bu açıklamaya iten esas neden, AKP’nin gerçekten Katar halkının yanında olarak haksızlığa karşı durmak değil, tamamen sermayenin çıkarları böyle gerektirdiği içindir. Katar’ın Türkiye’deki 18 milyar dolarlık yatırımı ve Türkiye’nin en büyük 30 inşaat şirketinin Katar’daki 8.5 milyar dolarlık geliri ve bunun yanında, Katar’a yapılan ihracat düşünüldüğünde AKP’nin neden “Katar’ın yanındayız” açıklaması yaptığını daha iyi anlamış oluyoruz. Türkiye’nin katliamlarla dolu tarihi, Kürt düşmanı politikası düşünüldüğünde de çıkarsız bir şeklide Katar’ı desteklemesi söz konusu olmaz. İslam olgusundan hareketle, sözde “desteklediği Filistin halkı”nı yeri geldiğinde nasıl çıkarlarına kurban ettiğini, İsrail’le gizli pazarlıklarını herkes biliyor.

Benzer açıklamalar yapan Alman emperyalist gücünün Katar’a sahip çıkması da kendi çıkarlarına denk geldiği içindir. Almanya’nın Katar’daki 18 milyar dolarlık yatırımları her şeyi açıklamaya yeter de artar bile. AB içindeki ekonomik ve politik gücünü kullanan Almanya’nın dünya emperyalist hegemonya savaşında Katar’a sahip çıkması, gelecekle ilgili pazarlara sahip olma stratejisinin bir parçasıdır.

Katar Ortadoğu’nun en zengin ülkesi olarak sahip olduğu zengin petrol ve gaz rezervleriyle emperyalistlerin göz diktiği ülkelerden biridir. İran’la ortak doğalgaz rezervlerine sahip olmasından dolayı, Katar’ın İran’la ekonomik çıkarları gereği ortak hareket etme, birlikte iş yapma ve olası Rusya yakınlaşmasının ABD’nin işine gelmeyeceği açıktır. Bunların önünü kesmek için, Suudi Arabistan Katar çelişkisini kullanan ABD’nin bu krizde başı çektiği unutulmamalıdır.

Katar, ABD’nin kışkırtmasıyla Suudi Arabistan tarafından saldırıya uğrayıp işgal edilebilir. Bu krizde Rusya ve İran’ın devreye girmesiyle Suudi Arabistan saldırısı önlense de, kriz kısa zamanda son bulmayacaktır.

Olası bir savaşta, Türk hakim sınıfları “Katar’ın yanındayız” açıklamasıyla savaşa müdahil olması durumunda, devrimci tavır, bunu devrimci bir hamleyle engellemektir. Katar’ın gerici feodal şeyhlerce yönetilmesi, Katar’ın başka güçlerce işgal edilmesi için bir neden değildir. Katar halkının işgalci güçlere karşı direnme hakkı vardır. KP’nin ve devrimci hareketin olmaması demokratik oluşumların dahi oldukça cılız olduğu ülkede, olası bir işgal durumunda doğru bir önderlikle karşı konulması oldukça zor görünmektedir. Bu zayıflıktan dolayı boşluğu yine gerici İslami hareketlerin doldurma olasılığı büyüktür.

43970

Devrimci iktidar hedefiyle çalışmalarımıza yüklenelim!

Türkiye; sokaklarıyla, meydanlarıyla, doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine son 1,5 yıldır sürekli “hareketli” durumda.

Gezi İsyanı, 17-25 Aralık yolsuzluk karşıtı eylemler, Soma katliamına tepkiler ve Kobane serhıldanıyla; gencinden yaşlısına, her mezhepten ve milliyetten kadın-erkek halkımız milyonları bulan sayılarla sokaklara döküldü.

Kürtler savaş istemiyor

KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Sayın Cemil Bayık: “Biz Türkiye halklarına duyduğumuz saygıdan dolayı yeniden silahlı mücadele başlatmak istemiyoruz”, diyor ve ekliyor; “ ama bu süreç de, Türkiye için son bir şanstır.”

Dikkat edilirse burada saygı halklara, şans ise devlete oluyor.

Dêrsim Dağlarının beklentisi---Ergin Doğru

Dêrsimliler ve dostları, Dêrsim Soykırımı ve Dêrsim kimliğinin geleceği açısından yeni bir sıçrama yapmak zorundadır. Öncelikle yüreği Dêrsim'le atan herkes, "Ne yapmalı” sorusunu kendisine sormalıdır.

”SAF TÜRK OLMAYANIN HAKKI, HİZMETÇİLİK VE KÖLELİKTİR” (M.E.B.) Sait Çetinoğlu

Resmi İdeoloji’nin Seyir Defteri Resmi Tarih ve “Azınlıklar”

Tarihin hiçbir safhası eğilmeyen, dönmeyen ve daima yüksek duran Türkün başı bu badirede de yine yüksek ve vakur kaldı. Tanrı istemiş ki bütün eğilen başlar, solan tarihler içinde Türkün başı eğilmesin, tarihi solmasın. İnsanlık, vicdan,şeref ve haysiyet örneğini Türk denilen abideden alsın… Türkiye Türklerindir.

Mahmut Esat Bozkurt (Saday-ı Hak,25 Mayıs 1924)

MAHÇUPYAN , BİZİ MAHÇUP ETTİ

Henüz 301 kişiye mezar olan Soma maden ocağının yaralarını sarmadan,bu sefer acı haber Ermenek maden ocağından geldi.Yine aşırı kar ve işgüvenliğinden mahrum çalışan 18 işçinin hayatını kaybettiği maden ocağından 20 gün olmasına rağmen katledilen madencilere ulaşılamadı.İlkel ve kaba yöntemlerle yürütülen kurtarma çalışmalarında maalesef bu gidişle ulaşılamayacağı kaygısını taşıyorum.Dileğim bunda yanılmış olurum.

ABD, Türkiye’yi kurtardı!

Otuz dokuzuncu gününe giren Kobanê direnişi, YPG/YPJ ve halkın büyük direnişiyle devam ediyor. Bu süre zarfında Hegemon güçlerin verdiği destek ile IŞİD’in üstün teknikli yoğun saldırıları karşısında direnişe geçen Kürt halkı hem bölge de ve hem de Türkiye metropollerinde serhıldana kalktı. Kuzey Kürdistan halkının bu tepkisi hapsedilmiş atom moleküllerin tepkimeleri gibi kabuğunu kırıyordu. Türkiye metropolleri ve Kuzey Kürdistan birkaç gün içerisinde yangın yerine döndü. Yaşanan olaylarda elliye yakın yurttaş yaşamını yitirdi. Gidişat bir iç savaşın provası gibiydi.

Seyit Rıza Onurumuzdur, cesaretimizdir, geleceğimizi aydınlatan geçmişimizdir…

Yazmak bireysel olduğu kadar evrensel bir eylemdir aynı zamanda, bu kaygıyı taşıyanlar ise bir satır yazmadan önce bin kere düşünmelidirler. Üzerinde çalıştığım bir dosyaya kendimi kaptırınca gündelik yapay polemiklerden ister istemez uzaklaşıyorum. Ama öyle bir an geliyor ki köşe başlarını tutmuş pespaye kalemşörler bilinçli dezanformasyonlarını uygulamaya koyuluyorlar, geçmişlerindeki kanı gelecekleriyle yıkamaya çalışan geleneklerin temsilcileri kutsallarımıza dil uzatma cüreti gösteriyor, o zaman onlara hiç değilse ferdi bir cevap verme gereği hissediyorum.

Hazan Mevsimi – Ulm`lü Piro`yu Kaybettik :Cihan Erdoğan

 İlk defa böylesine büyük, kalabalık ve düzenli bir tren garı görüyordu.
İri yarı sarışın kadın ve erkeklerin arasında bir cüceden farksız görünmesinin komikliğinden ziyade, yitip gitme korkularına kaptırmıştı kendini.
Dilini bilmediği, yağmurunu tanımadığı bu ülkede, birbirine karışmış insan renklerinin, renk tonlarının ortasında kaybolup gitmişti sanki.
Tren garını altüst eden gürültülü müziğin tınılarından başka hiçbir şeyin anlamını, derinliğini çözemiyordu.
Gök gürültüleriyle birlikte boşalan yağmurun bile yabancısıydı.

Karadeniz'in utanç tablosu;Ünye'nin soytarı çocukları:Tamer Çilingir

52 soytarı, üzerinde ilkokul önlükleri ellerinde bayraklarla Mustafa Kemal’in türbesini ziyaret etmişler 10 Kasım’da. Kendilerine ’’Ünye’nin Dünkü Çocukları’’ adını vermişler. Aralarında 40 ila 60 yaşlar arasında esnaf, emekli, siyasi parti temsilcileri ve öğretim üyelerinden kişiler bulunuyormuş. Grubun başkanı olduğunu söyleyen Ordu Üniversitesi Matematik Bölümü Öğretim Görevlisi Ahmet Erkan Birben, beyaz yakalı önlüğü ve bayraklarıyla muhabirlere poz verirken, bağıra çağıra bir marş söylüyor aynı zamanda.

“ÇÖZÜM SÜRECİ”: Kitlelerin Devrimci Gücünün Denklem Dışında Tutulması Mı?

Çözüm süreci bir kez daha devletin kıskacına girmiş durumda. Devletin çözüm sürecinden anladığının PKK’nin silahlı mücadelesinin öncelikle tasfiye edilmesi, buna paralel olarak ideolojik ve politik olarak da bir tasfiye gerçekleştirerek Kürt meselesini kendi siyasi egemenliği içinde uzun süre uykuya yatırmak ve Ortadoğu politikasında bir sıçrama tahtası olarak kullanmaktı.

“Mahsus mahâl”(ler)in hâl-i pür melâli[1]

“Duvarda kaldı gözlerim Dalmışım.”[2]
‘Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi’nin, “Mahsus mahâl”lerin hâl-i pür melâlini gündemleştiren “Hasta Mahpuslar Sorunu ve Çözüm Önerileri” Sempozyumu’nun “Çözüm Önerileri”ne yönelik “Üçüncü Oturumu”nun moderatörlüğünü Hasan Gülbahar arkadaşım yönetecekti.
30 yıl zindanda yatan Gülbahar arkadaşım şimdi burada değil, “5.5 yıl daha yatacaksın!” diyen zalimler tarafından tekrar Mersin zindanına kapatıldı…[3]

Sayfalar