2 Şubat…
“Herkes işini yapsın” dedi gerilla birliğinin komiseri toplantıyı bitirdi. Bitirmeden önceki son sözleri yüzü kadar net, gözleri kadar berraktı. Toplantı bitiminde mangalarına çekilen tüm gerillalar iki gündür süren ve bu akşam son bulan eleştiri-özeleştiri toplantısının muhasebesini yapmaya başladılar. Ve hepsi de “Herkes işini yapsın” sözüne odaklanmıştı. Aslında mesele bu kadar basit ama bir o kadar da karışıktı gerillalar cephesinde. Gerillalar yoğunlaşma içindeyken sözün sahibi de manganın girişindeki tüneli, gökyüzünün ferahlığına kavuşmanın sabırsızlığıyla geçti. Tünelin sonundaki zifiri karanlığın karşısında dimdik durarak yüzüne dokunan kar tanelerinin ritminde iki gündür süren toplantının gerillalar üzerindeki etkisini düşünüyordu.
Gece bir kaplumbağa misali ilerleye ilerleye yol alıyordu. Akşam yağan yoğun karın ardından gökyüzü sakinleri birer birer lamlarını yaktılar ve aydınlatmaya başladılar yeryüzü sakinlerini. Akşamla birlikte başlayan sessizlik gece de sürdürülüyordu tabiat ananın çocukları tarafından. Bu sessizliği ilk bozan ilk uyanan çocuk oldu. Uzun boylu yeşil gözlü dalgalı saçları olan Tağar’dı ilk bozan sessizliği. Uyanır uyanmaz bir bebek misali ağlamaya başladı olgunluğunu unutarak. Diğerlerinin uyanmasıyla tabiat ananın da uyanması bir oldu. Karanlıklar içinde bir süredir tabiat anayı ve çocuklarını izleyen dış nöbetçinin dünyanın hiçbir yerinde bulamayacağı bu seyri nöbeti devralmaya gelen yoldaşı bozdu. Tabiatın ve çocuklarının sesine birbirine nöbet aktaran gerillaların sesi de eklendi.
Tabiatın çocukları koştururken
Bir gerilla bir diğerine
Gece gündüze
Dört beşe devrediyordu yerini
Bir hezenin çatlama sesi duyuldu. Tavan aralarında dolaşanlar da sese kulak kesildiler. Toprak ürperdi, ürpertinin vermiş olduğu sıcaklıkla Üzerindeki üşüyen kar erimeye başladı. Süzülen karın üzerinde duran güvercin, ayağının altında bir şeylerin kaydığını hissederek ne olduğunu anlamaya çalıştığı sırada hezenin çıtırtısı müthiş bir böğürtüye dönüştü. Güvercin doğal bir refleksle gökyüzüne doğru kanat çırpmaya başladı. Güvercinin kanat çırpışındaki acıya uyanan gerillalar nöbetçi yoldaşın “Kadın yoldaşlar” diyerek koştuğunu fark etti. Ne olduğunu anlamayanlar etrafa bakındılar ve istem dışı onlar da koşmaya başladı. Aynı yöne, aynı olaya ve aynı acıyı paylaşmak için karşılarına çıkanın ne olacağını düşünmeden.
Gerillanın üç saniyesini alan bu koşu sırasında milyonlarca düşünce geçti akıllarından. Düşünce dünyasında ilk sıyrılan ilk kurtulan oldu. Karşılaştığı manzara karşısında yere yığılıp kalmak varken “Kazma küreği getirin” diye bağırdı. Ve o anda kazma kürek ellerinin arasındaydı. Artık görev enkazı kaldırmaktı büyük bir hassasiyetle yönetirken üşüyen eller kazma ve küreği enkazın altından gelebilecek en ufak bir sese odaklamışlardı. Bu odaklanma o kadar güçlüydü ki “Yoldaşlar değişelim” sesini bile duymuyordu çalışanlar. Beyinler en kısa süre içerisinde en hızlı biçimde enkazın altında kalanları çıkarmaya kilitlenmişti. Yoldaşlarına yakınlaştı düşüncesiyle kazma küreği bir kenara bırakıp elleriyle eşelediler beyaz örtüyü. Eller toprakla buluştuktan sonra bir sıcaklık hissettiler ve bu sıcaklığın enkaz altındakilerden birine ait olduğu hesaplayarak daha bir hassaslaştılar. Umutları, düşledikleri canlı bedenlere ulaşmaktı ve bunun için ödemekten kaçınacakları hiçbir bedel yoktu.
Çok hızlı çalışan eller büyük bir hassasiyetle eşerken toprağı bir anda durdu. Durmanın anında gözlerin gördüğü yüzün dün konuşan netlikte olduğunu fark ettiler. Akşam aldıkları talimata uyarcasına devam ettiler. Eller hareketsiz vücudu hissederken gözler, gördüğü sahne karşısında hiçbir şey yapamamanın utancıyla kaçan güvercinin peşi sıra bakıverdi. “Senin bir kabahatin yok” der gibisinden ürkek güvercinlere derdini anlatamayan gözler hareketsiz bedenin üzerindeki toprağı temizlemekte olan ellere döndü ve bedenin sahibi düşündü. Bu kadar canlı ve küçük vücuda rağmen o kadar yoğun güçlü düşünen, emek harcayan yoldaşlarını düşündü. O ise en güçsüz anında güçsüz yoldaşlarına güç katandı.
Eller eşelemeye, eşeledikçe hızlanmaya devam ediyordu. Ellerin ilk bulduğu beden hareketsizdi ama yine de güç olmuştu nasırlı elleri. Bir el çıkardılar çamurun içinde ama pürupaktı çamura rağmen. Toprağı eşeleyen gerillalar müthiş bir güç ve hınçla dolduruyorlardı vücutlarını ve bu duygular dışa öyle bir yansıyordu ki tabiat ananın patlamaya hazır bir volkan olan çocuğuna benziyordu. Onlarda anlamıştı, göçük altında kalanların bir an önce çıkarılmaları gerektiğini. İlk çıkarılan yoldaş ne hareketsiz olsa da diğerlerine karşı umutlarını yitirmek istemiyorlardı. Elleri ellerde, gözleri göçükte, kulakları sessiz olan nefeslerdeki çığlıklarda takılı kaldı.
Arada bir değişiyordu eller. Biri 12 yıldır dağların toprağını eşeliyordu çeşitli şekillerde. Kurşun yarasını, tetik boşluğunu, toprağı ve emeği hissediyordu. Ve on yıldır birlikte faaliyet yürüttüğü Emel’i ve Dersim’in son 5 yıllık faaliyetini birlikte paylaştıkları Eylem’i, Dilek’i, Özlem’i ve Sevda’yı hissettiler. İlk fark ettikleri Emel’di. Nabzına baktılar, yanıldıklarını sandılar. Bir daha, bir daha denediler, yanılmayı dileyerek umutlarını yitirmediler. Bu beden de yetmemişti. Umut fidanı, ikinci hareketsiz bedenin kökü bilinç toprağında yeni fidanlar olmaya doğru karışmıştı toprağa. Zaman sanki kaplumbağa sırtında yol alıyordu. Işık kadar hızlı ve bir yanardağ gibi güçlü olmak istiyorlardı. Göçük altında üç can vardı, amaçları onlara ulaşmaktı. Bunu bilerek çalıştılar. Ayaz soğuğuna rağmen, soğuğu hissetmeden akan terin sıcaklığıyla çalışmaya devam ettiler.
Zaman geçmek
Eller durmak
Ten gitmek
Şafak gelmek
Yıldız sönmek
Güneş doğmak
Toprak bitmek
Umut tükenmek
Bilmiyordu.
2 Şubat sabahında
Ve her değişen, balıkçının ağı çekmesi gibi çalışıyordu. Yerini yoldaşlarından birine bırakan gerilla eğitim mangasına doğru yürümeye başladı. Mangaya girdiğinde iki hareketsiz bedeni sarmakta olan yoldaşlarını gördü. Cansız ama canlanan, gözbebeklerindeki ışık solmayan, yüzlerindeki tebessüm silinmeyen yoldaşlarına baktı. İçinden “Eylem yoldaş, Eylem yoldaş” diye bildi sadece. Gözleri doldu ama dik durmaya çalıştı karşılarında. Tıpkı onlar gibi.
İlk geldiği günü hatırladı biri. Şimdi daha iyi anlıyordu Eylem yoldaşın var olanı nasıl değiştirme iddiasında olduğunu. Kötüden iyiye yürüyüşü ve anlamlandırmaya çalıştığı yoldaşlığı. Ağır yükü omuzlayıp nasıl kavgaya sarılmaya çalıştığını anımsadı. Ezilen, hor görülen, küçümsenen kadını ayakları üzerine nasıl doğrulttuğunu hatırladı.
“Eylem yoldaş” diye bildi bir kez daha, daha fazlası değil.
“Dikkat edin” sesleri düşünce denizinden kopardı gerillayı.
“Ne olur bu sefer gülen gözleri ile gelsin ve baksın bize gelen. Gitmesin, konuşsun ve görsün yüzümüzü, görelim gülen yüzünü. Sevincimizi anlatalım ona. Duyalım sesini, nefesi değiştirsin havamızı.”
Olmadı. Yine aynı tabloydu nabzını ölçtüklerinde öncekilerle. Ama yine de inanmak istemiyorlardı hiçbirine.
Duygu dile döküldü, konuşmaya başladı.
“Geldi dağların Dilek’i
Gerillanın Dilek’i
Telli duvaklı
Yüzündeki umut ile
Umut oldu
Canlı bekleyen
Canlı dileyen
Yoldaşlarına
Hoş geldin Dilek’imiz
Umudun, umudumuzla
Çaban, çabamızla
Atmasa da kalbin
Yaşıyor düşüncelerin
Bak, yaşıyor işte kavgan
Sadece bugün Rojbaşa geç kalktın.”
Dilek’i götürdüler mangaya. Komutanı ve önderinin yanına yatırdılar usulca. Mutfakta yine dumanlı hava hiçbir tıkırtı, hiçbir gürültü yoktu tabiatın yakarışından başka. Bir cenazeye yakılan ağıt değil, çığlıktı, isyandı, haykırıştı yaşananlara. Bir bir çıkarken bedenler göçük altından, engelleyemediği kazanın sorumlusu durumunda hissediyordu kendini. Bak bir daha geçiyordu yaşamındaki canlı ritmi unutturmamacasına. Sevda’ydı bu kez adı. Hasta diziyle nice yükler kaldırmıştı. Neylerdi ki ölümün yükü.
Son kalana da ulaşıldı toprak altında. Yılların gezginliğiyle adımladığı dağlarda solumuştu yaşamın havasını. Kopmaz bağlarla sarıldığı toprak ana, yeni bir mekan olmuştu ona. Yavaş yavaş çıkardılar ve taşıdılar ölümü ortak paylaştıklarının yanına. Yılların ayrılığına Özlem duyarak geldiği dağlarda son sözünü devrettiği yoldaşlarına.
Saat 8.
8’i 1 geçiyor
2 geçiyor
3 geçiyor…
8, 9, 10 geçiyor
Zaman, saymayı yeni öğrenmiş bir çocuk misali, ağır aksak gidiyordu. Saniyeler bir bir devrediyordu bir sonrakine. Zaman emeklemeyi öğrenmeden yürümeye çalışan çocuk misali bugün. Zamana inat enkaz temizleniyor. Ne konuşan, ne susan, ne dinleyen. Herkes iş yapıyor, “İşini yapıyor”. 2-3 gerilla enkaz altındaki eşyaları çıkarıyordu. 8 metrekare bir manga. Manga duvarında kendinden öncekilerin kanıyla boyanmış orak-çekiç-yıldız bayrak. Önünde ölüme isyan eden yaşamlarıyla 5 karanfil. Önlerinde sıraya dizilmiş devredilen bayrağı taşıyanlar. Sıkılı yumruklar, edilen kavga antları ve omuzlara alınmayı bekleyen 5 yürek.
Mezar yerleri hazırlanmış ve kapanmayı bekliyordu. Kar eriyene kadar sırayla hazırlanan beyaz örtünün altına kondu bir kez daha hepsi.
Çalışanlar devam ediyordu. Onlara ait olan izleri çıkarmaya toprak altından. Giden 5 yürekti, gerçek olan yaşananın kendisiydi. 5 kadın onları yeniden can suyuna kavuşturan kavganın önünde. Son kez selam durdular, sonsuza dek birlikte yürüyeceklerini haykırarak kalanlar. Hiçbir şeyin acısını bu kadar ağır yaşadığını düşünmüyordu hiçbiri.
Elleri üzerinde tükenmeyen bir enerji ile yansıtılan düşüncelerin yazılı olduğu defteri çıkartıyordu. Çamurun içinden çıkaran eller dikkatle eğilip inceledi defteri. İçinde özenle tutulmuş notlar ve bir kitap defter. Adı “Ne yapmalı”ydı. Şimdi bu soruya verilecek en büyük yanıt kitabın içinde yazılıydı. Mücadeleye devam etmekti görevleri.
Eller durmak bilmiyordu bugün. Üretimde bulunan eller her anı, yaşamı daha emekle yoğurarak yaratanlar. Durmadı, duramazdı bu acı günde. Ellerine acımadı gerillalar. Hiçbir zaman da acımayacaklardı. Ardından gittiklerini düşündüler. Gidenler ellerinden geleni yapmışlardı ve devretmişlerdi bayrağı onlara. Eşyaları çıkarmaya devam ediyordu. Çıkarılanlar kalanlara bir miras olarak verildi. Yeniden ve onlar adına da kullanılmak üzere de. Toprak altında silahlarına ulaşılmıştı. Küçük ve incecik ellerle ama büyük düşüncelerle yönlendirilmiş silahlar. Yeni muharebelere girmek üzere silindi özenle.
Güneş doğalı iki saat olmuştu ve zaman ilerliyordu. Enkazı gören güneş ona katılmak üzere yola çıkanları karşılıyordu ve enkazda görünen yüzü her durumda Tokat’tan, Dersim’den, Mardin’den, Erzincan’dan, Sivas’tan, Yozgat’tan ve daha birçok yerden dik duran ama ağlamaklı olan gözlere sesleniyordu güneş.
Ağlamamızı istemediler
Ağıt yakıp yas tutmamızı
Onlar kendileri seçtiler
Ve tereddüt etmediler
Enkazdan bütün eşyalar çıkarılmış. Yoldaşlarsa bahara kadar kar altındaydı. Sesizliğin boğuculuğu kaplamıştı anı. Gözler birbirinden kaçak, konuşulanlar, kelimeleri seçmekte zorlananlar, anlatılanlar yüzlerinden okunuyor. Sığınılacak tek yer halk, parti, yoldaşlar, bugün sonsuz olanlar. Arayışta olan gözler temizlenmekte olan şarjörü gördü ve o şarjör, kavgada yaşatılacak olan yoldaşlara götürdü özlemle.
Haykırışlar
Savaş diye
Ve onlar seni en çok sevenler
Onlar yaşamı en çok sevenler
Yaşam için ölenler
Onlar ölümün
Kuraklığın
Karamsarlığın
Toprağa bulaştığı yerde
Umudun fidanını kanlarıyla yeşertenler.
Onlar savaşan yüzün masun çocukları
Zaman geçiyordu. Geçmesi gereken an yavaşlıyordu inadına olsa gerek. Yas tutmaya zaman yoktu. Kavga beklemiyordu. Sorulacak hesap sabırsızdı. Gidenlerin yarattığı boşluklar onlar adına da dolacaktı. Yürüyüş aksamayacak, ileri doğru adımlar hızlanacaktı ve hızlanmalıydı. Çünkü gidenlerin son talimatıydı. “Herkes işini yapacak”tı. Ve bu iş devrimin görevleriyle yüklüydü. Mevziler yeniden dolmayı bekliyordu. Daha güçlü vurmak, daha güçlü anmak için.
Beşler kar altında değildi
Pratiğin içinde
Savaşın ortasındaydılar
Durmuş yürekleri
Yaşama dönüyordu kavgada
Pratiğin her anında
Yapılmaya çalışılanlar
Ve yapılmak zorunda olanlarla
Halka, partiyle ve yoldaşlarıyla
* Bu yazı Umut Yayımcılık’tan çıkan “Kıvılcımı yangına çevirmek için” kitabından alıntıdır.
Son Haberler
Sayfalar
Su,...Nergis,...7 Haziran!
Acı ve mutluluk bu kadar uç birarada yaşanır mı! İkisi de en uçta, ama o kadar yoğun birarada! Gözyaşları iki sebebe karıştı bugün birçok yürekte! 7 Haziran!
7 Haziran! “Tommiks-Teksas” çizgi romanını aratmayacak hızda, karelere sığmakta zorlanan, bombalamaları-tutuklamaları, ölümleri izledik; uzaktaki satılmış topraklarımızdan. Buralarda hiç böyle anlara tanıklık etmeyeli yıllar oldu; gerçekten Tommiks-Teksas çizgi romanını aratmayacak hızda görünüyor gözümüze, uçuşan kurşunlar!!! “Bu kadar olur mu?” diyoruz her gün, dudaklarımız uçuklayarak, yüreklerimiz delik deşik edilerek!!
Partizan: AKP Korktukça Saldırıyor; Biz Kazanacağız!
Tüm saldırılara, baskı, engelleme ve yasaklara rağmen adeta bir çığ gibi büyüyen HDP’yi durduramayan AKP, seçimlerde kan akıttı.
Dün Amed de düzenlenen ve görkemli bir kalabalığa sahne olan seçim mitinginde yaşanan saldırıda, resmi açıklamalara göre şu ana kadar dört yurtsever yaşamını yitirdi.
"Oy vermek devrimci bir eylem midir artık?"
"Katliamcı TC seçimlere çok az bir zaman kala yeni bir katliama daha imza attı. Yüzlerçe kişi yaralandı, onlarca kişi ağır yaralı ve yaşamını yitirebilir, binlerce insan patlatılan bomba ile yaşamını yitirebilirdi. Düşüncenize sevinesi geliyor insanın daha fazla insan ölmedi diye, neyse ki öyle olmadı diye.
Dünden bu yana öyle öfkeliyim, yüreğim öyle acı olu ki yazmazsam eğer alışacakmışım gibi geliyor, öfkemi, acımı, mücadelemi paylaşmalı diye kaleme döktüm hissettiklerimi.
Fransa Partizan: Sami Solmaz için dayanışma eylemine çagrı
13 HAZİRAN tarihinde Fransa'da tutsak edilen yoldaşımız Sami Solmaz için dayanışma ve özgürlük eylemi gerçekleştirilecektir
Tarih: 13 Haziran, saat 11
Adres: Maison d'arrêt de chalon
1 ruelle Saint-Jacques
51000 REIMS
Fransa Partizan
Adıyaman'dan fransa'ya bir devrimcinin anatomisi Misak Manuşyan:Mehmet Can
Misak Manuşyan 1906 Adıyaman doğumlu Ermeni köylü bir ailenin çocuğuydu. Babası 1.Dünya Savaşı aşamasında Adıyaman ‘da ki çatışmalarda yaşamını yitirmiş, annesi de 1. Dünya Savaşı’nın ortaya çıkardığı kıtlık ve yoksulluğa daha fazla dayanamayarak hayatı sonlanmıştır. Misak Manuşyan annesiz ve babasız kalınca bir Kürt aile onu yanına alarak soykırımcı Osmanlı ve yerel Kürt derebeyi feodallerinden korumuştur. Bu şekilde katliamlardan kurtulmuş ve zaman içerisinde Ermeni kiliseleri aracılığıyla Suriye’de bir yetimhaneye yerleştirilerek burada büyümüştür.
Leyla Qasım 41 yıl sonra da biz kadınlara ışık oluyor:Armen Semsur
Bir süre önce, arkadaşlarla toplaşıp Leyla Qasım’ı yâd ettik. Hatıralarını kimi hüzünle, onurlu mücadelesini ise hafif bir tebessümle anlattık, umutla paylaştık.
Türkiyelileşme Siyasetinin Getirdiği Olanaklar ve Entegrasyon
Siyasi partiler sınıfların,kitlelerin,halkların,örgütlerin ve bazen de devletlerin genel gidişatı yönlendirmek,değiştirmek,kendi çıkarlarını savunmak için kullandıkları araçlardır.Her zaman iktidarı hedeflemeleri gerekmez.Siyasi partilerin hedefledikleri sonuçlara ulaşmaları, uygulanan taktiklerin stratejiyle uyumunu ve parti kadrolarının bunu içselleştirmelerini gerektirir.Karşıtı olunan güçlerin de partiyle ilgili fikirleri,politikaları ve yönlendirme güçleri olabileceği de hesaba katılmalıdır.Bu nedenle Türkiyeli bir siyasi parti olarak HDP sözkonusu olduğunda üzerinde yolalınan bıçaksır
Armenak ile Ferhat Amca
100.yıl anmaları çerçevesinde Türkiye'nin her tarafında yapılan anma etkinliklerinde Dersim ve Diyarbakır'da bir ilk yaşandı.Son senelerde Taksim'de saat 19.15'de yapılan anmaların yanısıra bilge adam,Agos gazetesi yazarı ve kurucularından Sarkis Seropyan'ın görüş ve önerileri ile Dersim ve Diyarbakır'da soykırım anmaları yapıldı.
Dersim'in Asırlık Asi kadını Şah Senem Cihan Ana'yı Kaybettik!
Dersimli Alevi bir Kürt kadını olmanın tüm özelliklerini, Ovacık’ın, Munzur Dağlarının ve Munzur Suyunun bütün asiliği, isyankârlığı ve dik duruşunu Senem ana da görüyor, kararlı otoriter tavırlarına hayranlık besliyordum. Aynı zamanda Senem Ana geleneksel bir aşiret kadınıydı. Asırlardır Dersim’de süre gelmiş tüm geleneksel özellikleri taşımakla birlikte, “Kadın-Erkek” ayrımını takmayan, deyim yerindeyse Ev yönetimi başta olmak üzere, Aileyi yöneten, içeride ve dışarıda karar almalarda belirleyici olmaktaydı.
Bir faşistin portresi
12 Eylül askeri darbesinin mimarı, Türkiye’nin 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’ın 9 Mayıs’ta 98 yaşında ölmesinin ardından, başta Evren olmak üzere darbecilerin yargılanamayışı konusu bir kez daha gündeme geldi. ‘Resmigeçit’ romanında darbeyi ve yakın dönem Türk siyasetini ironiyle sergileyen ve son olarak 26 Mayıs akşamı Notre Dame De Sion Fransız Lisesi ile Notre Dame De Sionlular Derneği tarafından düzenlenen NDS Edebiyat ödülünü alan Şebnem İşigüzel, bu vesileyle Kenan Evrene ilişkin özel bir yazı kaleme aldı.