Cumartesi Ekim 3, 2026

19 Mayıs’tan bir gün önce 18 Mayıs (Rakıp Zarakolu)

İbrahim Kaypakkaya 19 Mayıs’tan bir gün önce öldürüldü. 19 Mayıs bizim gençlik bayramımızdır. 24 Nisan’dan bir gün öncesi  23 Nisan bizim çocuk bayramımızdır.

11 Eylül Şili’de Allende’nin sosyalist hükümetinin Pinochet’nin faşizan darbesi ile devrildiği tarihtir. İnsanların stadyumlarda oluşturulan toplama kamplarına konulduğu, kitapların Nazi Almanya’sındaki gibi ateşe verildiği tarihtir.

Aynı modelin uygulandığı Türkiye’deki  12 Eylül darbesi, bir gün sonra aynı senaryoyu sahneye koyar. Toparlanan insanların konulduğu yerler, örneğin Fatsa’da fındık fabrikası, ya da Perşembe’deki NATO Atom sığınağı, bir sürü yerde Eğitim Enstitüleridir. Hapishane ve kışlalarda koyacak yer kalmadığı için. Kadıköy’de kitapevlerinin sakıncalı olacağını düşündükleri kitaplarını denize döktükleri tarihtir.

Sultanahmet Adliyesi’ne tıka basa doldurulan kitapların Selimiye Kışlasında aleve verildiği tarihtir.

Keşke çocuk bayramı ve gençlik bayramı olarak saptadıkları tarihleri başka türlü belirleselerdi.

Zira 19 Mayıs bizde bayram iken Pontos Rumlarının matem günüdür.

23 Nisan ise, Ermeni yetimlerinin kaderini hatırlatır.

Her ulus devletin efsaneleri vardır. Keşke daha iyi Çocuk ve Gençlik bayramı tarihi seçselerdi, kendi efsanelerimizin sağlığı açısından.

18 Mayıs, arkadaşım İbrahim Kaypakkaya’nın onurlu ve işkenceden sağ biçimde çıktıktan sonra yargısız infazla öldürüldüğü tarih.

Tarihimizdeki birçok ayıptan biri…  Tam gençlik bayramından bir gün önce…

Çapa’daki Yüksek öğretmen Okulu öğrencileriydiler hepsi. İbrahim Kaypakkaya, Muzaffer Oruçoğlu’nu,  Ali Taşyapan’ı, Ülkücüler tarafından okuldan kovuldukları zaman tanıdım. Çapa’yı İstanbul Üniversitesi’ndeki saldırıları için üsse çevirdiler. İstanbul’da İlk düşürdükleri yerlerden biri de, Belgrad Ormanındaki Orhan Fakültesi olmuştu. O zaman Fahri Aral, Talebe Cemiyeti  başkanı idi.  Oradan kovulmuş oldu.

Çapalılar, yatacak bir yer ayarlayana kadar, FKF lokalinin sandalyeleri üzerinde gecelemişlerdi.

Deniz Gezmiş, o zaman Ülkücü denmezdi, Turancı gençlerin saldırılarına karşı elinde sopası savunma gücü gibiydi 1968 öncesi.

1968 Temmuzunda Hukuk öğrencisi Vedat Demircioğlu, talebe yurdunu basan polis tarafından komaya sokulduktan sonra öldü. Deniz, Vedat’ın cenazesini bir protestoya çevirdi.

1960 28-29 Nisan öğrenci gösterilerinden bu yana ilk öğrenci katliydi bu.

1969 yazını Ülkücüler komando eğitim kamplarında geçirdiler.

1969 Eylül’ünde  İÜ Öğrenci Birliği seçiminde Ülkücüler olay çıkarıp Kongreyi hükümet komiserine iptal ettirdiler. ODTÜ öğrencisi Taylan Özgür ise sokakta bir siyasi şube elemanı tarafından vuruldu.

Daha sonra Komando eğitiminin sonuçları alınmaya başlandı. Artık sorunu polisin “halletmesine” gerek kalmayacaktı.

12 Mart öncesi, İstanbul’da, Ankara’da peş peşe sol eğilimli gençler öldürülmeye başlandı. Deniz’in en hüzünlü resimlerinden biri, vurulan DMMA öğrencisi Battal Mehetoğlu’nun başındaki resimdir.

Bütün bu altüstlükler arasında İbrahim Kaypakkaya, sorunun kaynağı resmi ideolojiye karşı açık, “ama”sız, siyasal tavır koyan ilk 68’lilerden biri oldu. Yalnız o mu? Kürt sorununu da siyasal bir kopuş sergiledi sol siyaset içinde. Ermeni gerçekliğini de ilk hissedenlerden.

Belki de onun için birçok Hay daha bir yakın buldu onun siyasetini, Hrant dahil.

Ama o noktaya ulaşana kadar da birçok kopuş kaçınılmaz olmuştu onun için. Önce TİP’ten kopuş, sonra MDD’den/Türk Solu’ndan kopuş, daha sonra da Perinçek’ten kopuş.

Ama daha devletten önce, sol içi şiddete, hatta infaza maruz kalacaktı neredeyse.

Kopuşların büyük polemikler, öfke ile yaşandığı dönemin ünlü tartışma forumlarından birinde İTÜ’de DÖB’lü arkadaşım Bombacı Zihni’nin kafasına tabure indirdiğini hatırlıyorum. Öfkeli DÖB’lüler, aşağıdan balkonda duran Beyaz Aydınlıkçılar’a bağırıyordu. İbrahim’i kim susturabilir? O da yanıt veriyordu. Aşağıdaki DÖB’lüler “bağırıyordu, “at, at” diye.

Kafasından kan akan İbrahim Kaypakkaya’yı, anfiden dışarı ben çıkardım. Gümüşsuyu’ndan yukarı doğru çıkarken Nail Satlıgan aşağı doğru iniyordu. İbrahim’i ona devredip anfiye geri döndüm.

Zihni daha sonra bana, “Ben tabureyi vurmasam, balkondan aşağı atacaklardı.” diyecekti.

Vedat Demircioğlu, İTÜ Yurdu’nda öfkeli polis tarafından aşağı atıldığı için komaya girmiş, daha sonra ölmüştü.  6. Filo’ya karşı protestonun merkezi gibiydi İTÜ Yurdu. FKF’lisi, DÖB’lüsü herkes orada. FKF sekreteri Veysi Sarısözen de iyi bir dayak yemiş, ama sağ kalmış, tutuklanmıştı, yataklarından alınan gariban pijamalı öğrencilerle birlikte.

Beyaz Aydınlık çizgisinden kopuştan sonra hakkında “örgüt içi infaz” kararı alınmıştı. Adil Ovalıoğlu gibi, bir başka siyasette.

Arkadaşları ile kurduğu partiyi, TKP/ML olarak adlandırdı İbrahim Kaypakkaya. Ve kadim TKP’nin kurucusu Mustafa Suphi gibi katledildi. 68 gençlik başkaldırısı içinde yükselen 3 devrimci siyasi hareketin de kurucularının katledilmesi bir tesadüf değil. Klasik “yılanın başını küçükken ez” anlayışı!

Deniz’ler yargılı infaz ile, Mahir’ler yargısız infaz ile katledilirken, İbrahim Kaypakkaya sağdı ve yepyeni bir örgütlenme çabasını başlatmıştı kırsalda. Dersim’de, Siverek’te…

Çapa’dan başlayan bu uzun yürüyüşün, capcanlı bir tanığı var:  Muzaffer Oruçoğlu. O bir kahramanı, bir önderi, bir şehidi, bir azizi değil bir İNSAN’ı anlatıyor.

Çapa’da birlikte başlayan uzun yürüyüşlerinin daha ilk başlangıcında, roman yazma eylemliliğini başlatmış bir genç Muzaffer. Her ikisi de edebiyat dergilerini takipçisi yakından.

FKF’nin Aksaray’daki, Divanyolu’ndaki ofislerinde karşılaşmalarımızı hatırlıyorum.

Bu edebiyatçı duyarlılığı ile anlatıyor İbrahim Kaypakkaya’yı şimdi de…  An be an, capcanlı…

O sorgulayıcı bakış ve okuyuş ve yorumlayışı, o alaycı bakışı, o dost, sıcak kucaklayışı hissediyorsunuz, Oruçoğlu’nun satırlarında.

Neredeyse ona dokunduğunuzu hissediyorsunuz.

Muzaffer Oruçoğlu ile Selimiye Kışlası özel ahır bölümünde birlikte kaldık 4 Nolu koğuşta. Yüksek tavanlar, kalın demirden bir kapı, pencere yerine derin bir oyuk, ucunda ışık bile bulunmayan. Toplama kampları misali, duvar boyu uzanan tahtadan iki katlı toplu yatakta yan yanaydı döşeklerimiz. Bir yanıma THKO’lu Osman’ı öte yanıma TİKKO’cu Muzaffer’i almıştım.

Yukarı kattaki koğuşlarda Yılmaz Güney, Sırrı Öztürk vd. klasik komünal yaşam sürdürürken, aşağı katta General Türün’ün kurdurduğu “özel” bölümde çok farklı bir uygulama yapılıyordu. Ziverbey’deki işkence merkezinden getirilenlere…

Askeriye bölünmüştü, 9 Martçılar ile 12 Martçılar diye. Üst katın yönetiminde 9 Martçılar daha bir etkiliydi.

Örneğin Yusuf Küpeli, demir parmaklıklarla koridordan ayrılan özel bir hücrede tutuluyordu, çok ağır sağlık sorunlarına karşın. Hayvanat bahçesindeki kafesler gibi. Görüşe, avukata giderken önünden geçiyordunuz. Selam vermenin bedeli, diğer toplu koğuşların önünden geçerkenki gibi,  erler tarafından toplu dayaktan geçirilmekti. Emin Karaca’nın başına gelenki gibi.

12 Eylül darbesinden sonra Emil Galip Sandalcı ile gözaltına alındıktan sonra, bu koğuşlarda birkaç gün kaldık. O toplama kampı bütün tahta ranza yerine normal ayrı ranzalar konulmuştu. Erler tarafından toplu hoş geldin dayağı vardı. Ama bize uygulamadılar.

Şili’de General Pinochet’nin 11 Eylül darbesinin haberini bu ahır zindanında almıştık. Allende’nin katledildiğini…

Daha bir haklı bulmuştuk, tek yol direniş, tek yol devrim anlayışını.

Türkiye’de de başka bir yol mu bırakmışlardı sanki!

Meclis’te linç edilmeye kalkılan Çetin Altan, fiili olarak parlamento dışı bırakılan TİP’ti. 12 Martçılar legal/illegal ayrımı mı yapmıştı. Herkesi doldurmuştu zindana.

Soğuk Savaş’ın anti komünizmi egemen kaldı hep, 1989 büyük çöküşüne kadar.

Maltepe 2 Nolu’da yeniden buluştuk Muzaffer ile 1973 seçimlerinden sonraki yumuşama döneminde.

Anayasa Mahkemesi sayesinde, 1973 yazı bizler tahliye olurken; cezaevini Muzaffer ve birkaç arkadaşına devrettik. Meclis’teki oylama sırasında 146/3’den hüküm giyenler kazara affolunmuş ama, CHP koalisyon ortağı MSP 141/142’ye “IH” demişti. Anayasa Mahkemesi, bunu haksız bulup 141/142 mahkumlarını af kapsamına almış; 146/1 den yatanları yasaya uygun bulmuştu.

Bu nedenle Muzaffer Oruçoğlu’nun serbest kalması, Ertuğrul Kürkçü ve diğerleri gibi 80’li yılların ortasını bulacaktı.

2014 yılında gittiğim Avustralya’da bir ressam ve yazar olarak bulacağım Muzaffer Oruçoğlu ile buluşmak benim için büyük keyif olacaktı. O eski günleri anacaktık. Armağanı olan “Ağlayan Kız” tablosu duvarımda asılı.

8263

Zor Yıllarda "Aydın olmak"

“Ne kadar nahoş olsa da,olguları açıkça görmek,adlı adınca çağırmak, …doğruyu söylemek zorundayız.”[1]

“12 Eylül 1980 sonrası sosyalist mücadelede sosyalist aydınlar” konulu bir yazıyı kaleme almak “zor”; dahası, zor olduğu kadarıyla hüzünlü. 

Bizi bırakıp giden(lerden) biri bağlamında bana; Maksim Gorki’nin, “İnsan, ne onurlu sözcük”; Bertolt Brecht’in, “İnsan olmak büyük bir şeydir”; Anton Çehov’un, “İnsanlar inandıklarıdır,” sözlerini anımsatan Ata Soyer’e dair;[2] yazmak daha da “zor” bir iş...

Sayın Gizli Tanık ve Tanıklarıma: Lütfen Kendinizi deşifre Edin!

Yusuf KÖSE

Devrimci yaşama başlayıp biraz “sivirilince”, hakkımda da bir çok şeyler yazılıp çizilmeye başladı. Ancak, bunlar, genellikle burjuva devlet ya da bunların uzantıları aracılığıyla kamuoyuna sunuldu. Ve hala sunulmaya devam ediyor. Bir kısmı gerçekten karşı-devrimin direkt uzantıları, bir kısmı da bilmeyerek onlara hizmet eden “bir tas çorbacılar.”

Bahar geldiğinde filizlenecek olan Çiçek

Saat sabaha doğru yol alıyor, köpekler havlıyor dışarıda, hoparlörden Mehmet koçun sesi geliyor, elimde Sefagül Arslan’ın kitapları, gerillanın kaleminden kelimeler ısıtıyor soğuk odayı. Düşüncelere dalıyorum. İlkel komünal toplumda ava çıkıyorum. Analarımla topluyorum yiyecekleri. Mağaradan mağaraya koşuyorum. Aç kurtlar günümüzün korkusu, beterinden geçiyorum. sana yaklaştıkça azalıyor korkularım. Daha da azalacak korkularımız zaman denen tünelde, dün bugün ve yarın denen tarihsel ilerleyişinde. 

Alamut Kartal Yuvasıdır

Bundan yaklaşık bin yıl önce Selçuklu veziri Nizamülmülk, “Bunlar duvarların arkasında, memleketin kötülüğünü isteyerek karışıklık çıkarrnaya çalışırlar.” (Aktaran, Faik Bulut. Hasan Sabbah Gerçeği)  demişti. Bu sözlerin muhatabı, Büyük Selçuklu İmparatorluğunun baskısı altında açlık ve yoksulluk içinde yaşayanlara eşitlik-adil bir toplum için umut olan, ezilenler üzerinde gerçekleşen sınıf ve inanç baskısı karşısında başkaldıran, Nizari İsmailliğinin kurucusu Hasan Sabbah’dı.

Kılıçdaroğlu Alevileri mi temsil ediyor? —Ergin Doğru

CHP’nin Alevilerin temsilcisi olduğu iddiası, cumhuriyet tarihi boyunca sürdürülen aldatmacıdır. Alevilerin CHP ile ilişkisi sorgulanması ve tarihsel gerçeklerin sosyolojik olarak irdelenmesini gerektiriyor.

Gerici sistemlerin Sünni baskı politikalarına karşı sürekli olarak dışlanmış ve baskılanmışları temsil eden Alevilerin, cumhuriyete yaklaşımı baskılanmış toplum psikoloji ile olmuştur. Gerici baskılardan bunalan Alevilerin, kendilerine taktiksel olarak yaklaşan cumhuriyet yönetiminin riyakarlığını anlayabildiğini söylemek çok mümkün değildir.

Adı aşk olsun

Faruk Eskioğlu, bu kitapta yurtdışında yaşayan göçmenlerin memleket ve sıla özlemlerini tarihsel olaylarla harmanlayarak okuyucuya sunmuş. Faruk Eskioğlu, yazarlık yetisiyle gazetecilik gözlemlerini bütünleştirmiş, dişiyle tırnağıyla uğraşarak bulunduğu yerden hayata seslenmiş gazeteci bir dostumuzdur. Kendi deyimiyle bu kitap: ”Gurbetçilik, sürgünlük, kişinin dişiyle tırnağıyla, etiyle ayakta kalma savaşıdır.” Belki de bu tanımlama hayatın yeniden üretilmesi için uğraşan insanların dur-durak bilmeden bulundukları yerlerde çalışarak var-olma savaşını bizlere anlatmış.

Esas İşçi mi Köylü mü ?

Ya... bunlar insanı zoraki öncü ederler ya.. öncü.

Zindan(lar)in Türkçesi[1]

“Hapse düşmemiş bir insan,devletin ne olduğunu bilemez.”[2]

Çiğdem Diren Sarısülük;Sevgide Yoldaş olabilmek

Tüm Yoldaş kalabilenlere !

Sevgiyi, sensizlikte yaşamak öylesine zor ki güzel yürekli dost. Zamanı mıydı bu zamansız yolculuğun? Tüm güzellikleri onurluca yaşamayı, en güzel şeyleri hiç ummadığımız zamanlarda yapardın, yaparken de kıskandırırdın bizi.

Ya bu sefer ne demeli...

Hrant Dink’in Katline 2015 Perspektifinden Bakmak

 Başlıklı Yuvarlak Masa Toplantısı (18 Ocak 2014, Alba Oteli, Ankara) 

12.05 Moderatör Sibel Özbudun’un Hoşgeldiniz Konuşması. 

İnsanı faşist kılan nedir? Ergün Aslan

 İnsanı faşist kılan siyasi düşünceleri değil sergilediği üretim ilişkileridir.
Ya.. niye kullanmadığımız bilgilerimiz körelmek zorunda ya..
Haftanın son dört günü neydi?
Ne güzelde ara sıra olsa da göçmen işçi mi yoksa  yerel işçi mi daha köylü olduğunu karıştırıyor olsam da kolektifliğin sözcülüğünü, tabanlığını kaptırmayan her göçmenle kolektiflikteki  göçmenlerin yol açtığı gettolaşmayı değil de kolektifliğe hiç uğramayan yerel halkın kolektifte yol açtığı gettolaşmanın yarattığı sorunları tartışıyorduk.Ama şimdi...

Sayfalar