15. yılında başka bir 19 Aralıkta
“Amaçları, insanı, insandan başka birşey haline getirmekti”. Primo Levi
Aralık sallanıyor.
Bütün ayları özel kılan katliamlarla dolu Türkiye tarihinde, çığlıklar-haykırışlar, direnişlerle dolu Aralık her gelişinde, daha dünmüş gibi sallanıyor….
Bir bireyin tarihini bile objektif olarak yazması zorken, Aralık’ı yazmak hep zorluyor bizi.
Kapıyı başkalarının yumruklarla-dayaklarla açmayışının özgürlüğünü tadarak dışarıya çıkıp, turladım yine. Soğuk. Nasıl olsa, gireceğim ev sıcak, hücrelerdeki gibi ısınma sorunu yok.. İnsanların yüzünde, her zamanki gibi dertli-kaygılı-solgun ifadeler. Hediye almanın koşturmacasında insan yüzleri(Noel zamanı, ardından yılbaşı)..Bu beyazlığın, temiz havanın kıymetini-tadını unutmuş ifadeler… Bir tanıdığa rastladım apansız. İnsana dokunmaya bile hasret kalmış tecrittekilerin coşkusuyla, sarılıverdim.
Döndüm yine masamın başına… Üzerinde hapishanelerden gelen yığınla mektup…..Yığınla ‘yeşillik’, yığınla ‘çiçek’, yığınla direniş…..”Onlar hala ellerine geçen tek bir çiçeği dahi kurutup, mektuplarıyla bize uçurmaktan vazgeçmediler” deyip, satırlarındaki sevgiye, bizli yalnızlıklarına, kahkahalarına-gözyaşlarına, DİRENİŞLERİNE dokunuyorum.
Hala tutsak olan Muhabbet Kurt’la A.Arzu Torun’un “İçimizdeki Bahar” kitabına, apayrı mekanlarda ortak yaşanan capcanlı anılarımıza gidiyor elim. Muhabbet, bizim ölüme karşı kulaç attığımız anlarda; Nergiz, Aysun, Lale ve daha onlarcasıyla vedalaşmayı anlatıyor hücresinden:
“Koridordan Negiz’in sesi çınlıyordu…Hücreler arasındaki duvarlar yıkılıyordu sanki. Yan yana olsak seslerimiz bu kadar anlamlı kılınır mıydı diye düşnüyorum…
Ekranda Nergiz’in tabutu..Kapıya bir ambulans yanaşıyor. Nergiz’in tabutu konuyor ambulansa…”Nergiz” diyorum, “Nergiz”…Baharın bereketi düşmüştü toprağa. Bu bereketli mevsimde ölüm haberleriyle göğüs kafesimizin kaç kez parçalanıp kalbimizde acı dolu yaralara yol açtığını anlatmak elbette güçtü. Bu öyle bir şeydi ki, ya öldürecekti ya da çelikleştirecekti…
Ellerimizi öpüyor Aysun; “Hoşçakalın arkadaşlar, sizi çok seviyorum!” Koridor cıvıl cıvıl seslere boğuluyor bir anda. Aysun’un elleri ellerimizde…Neşemiz doruğa çıkıyor, ayrılığın hüznünü yok ediyor…
Üst katta ranzalarımıza uzanıp saatlerce konuşur ve gülerdik. “Yeter Lale, hadi biraz dinlen” dediğimizde…gülerek “beni ıskartaya çıkarmayın boşuna. Bırakın da hayatın tadını çıkarayım” derdi…”Yağmurlar uğurlasın beni İstanbul’uma” derdi. Öyle de oldu. Tüm İstanbul şiirleri O’nun dilinde daha da güzelleşiyordu. O’nu karlı bir kış gününde uğurladık İstanbul’un yüreğine. Acıdan gözyaşlarımızın donduğunu hatırlıyorum……”
Aralık yine sallanıyor…
12 ayrı jandarma taburu, 42 ayrı bölük ve 10 bine yakın askeri personel; Skorsky helikopterlerle, kimyasal içeriği ancak yaralılar üzerinden tespit edilebilen-ancak belgelememize bile izin verilmeyen bombalarla, kurşunlarla, matkaplarla..; yaklaşık 2000 politik tutsağı zindanlardan başka zindanlara taşıyor!!! Kurşunlayarak, diri diri yakarak, bombalayarak…28’si bu saldırılarda olmak üzere, 127 direnişçi de açlığı siper ederek aramızdan ayrılıyorlar. Ve bu saldırının silinmeyen izleri, yaşayan yüzlerce bedende, anaların kuruyan gözyaşı pınarlarında hala.
Aralık sallanıyor hep! Bizi gerçekten salladılar Aralık’ta. 19 Aralık sabahında, camlarımızdan giren kurşunlarla uyandık. Arkasından, 4 gün boyunca tavanların delinip, gaz bombalarının üzerimize salınışına karşı direndik. O gazlar ki; yıkık betonların altından çıkışımızın ardından 10 saat geçmesine rağmen, askerlerin yanımızda maskesiz nefes dahi alamadığı gazlar…Ardından, Ölüm Orucu Direnişi’yle ses vermeye çalıştık tüm dünyaya. “Kazanmak, kaybetmek”, kavramları yoktu artık. Kazanılacak olan da, kaybedilecek olanda; tüm çıplaklığıyla onurumuzdu! Sadece onurumuzdu!
Açlığa kaç gün dayanırız, henüz bilmiyorduk. Ne olur, neyle karşılaşırız, yol nereye kadar uzanacak, henüz hiçbirşey bilmiyorduk. Ve günler değil-aylar geçtikçe insanın, insan olanın; bakmaya bile dayanamayacağı bir deri-bir kemik bedenlerin tek tek uğurlanışına tanık olduk. Kendimizi dahi artık göremiyorduk. Bedenimizle değil, tam da-abartısız böyle;çırçıplak bilincimizle başbaşa kalmıştık. Bu direnişin sonu gelmeyeceği anlaşılınca; bir daha ayağa kalkması umut dahi edilmeyen bedenlerimizle, biz de dışarıya “uğurlandık”.
Aralık sallanıyor… O gün yığınla insan sokaklara döküldü. İstanbul sokakları, onlarca gün yürüyüşlere-protestolara tanıklık etti.. “Uğurlandıktan”sonra yatırıldığımız Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi; tarihinde görmediği ziyaretçi akınına uğradı. Koridorları günlerce, ziyaretçi akınından tıkandı… Doktorların-hemşirelerin isyanıyla; ziyaret saatleri belirlenmek zorunda kalındı.
Katliamın ve direnişimizin insanlık üzerindeki-insani etkisi unutulacak gibi değildi…
Hapishanelerin oluşturulma tarihini yazan M.Foucault; “Her kişi her yerde kayıtlı hale gelince, herkes denetim altında olacak, gözetim altında tutulacaktır. Modern iktidar büyük bir gözaltıdır” diyor.
19 Aralık Katliam’ının 15.yıldönümünde yine; bu katliamdan bahsetmenin, bir günde-birkaç saati alan bir iş olarak algılanışı çıkıyor karşımıza. Hatırlatmak için, dağıttığımız yayınların; insanların beyinlerinde tecrit edilen yaşamları içerisinde, ne kadar az yer tuttuğuyla karşılaşıyoruz. Her bireyin, her ailenin; çizilmiş hayat sınırlarının-sorunlarının içerisinde nasıl bir tecrit yaşadığıyla karşılaşıyoruz. Açık mekanlarda, özgür hareket edebilme olanaklarında bile; ayaklar-beyinler kelepçelenmiş yaşam tarzlarıyla karşılaşıyoruz. Bireylerin adeta atomize edildiği gerçeklikle yüzleşiyoruz.
15 yıldır, tecrit koşullarının; Ortaçağ karanlığını aratmayacak biçimde kötüleştiğini bilenleriz-duyanlarız. Sokağa çıktığımızda, ya da biraraya geldiğimizde; sevginin değil-öfkenin, biraraya gelebilmenin güzelliklerinin değil-yüklerinin, ortak hesapların değil-bireyciliğin çılgınca patladığını görüyoruz-yaşıyoruz. İnsan toplumsal bir varlıkken, kendi doğasına bu kadar aykırı-teknolojinin pençesine takılı bir yaşam tarzına mahkum edilişinin, en azgın-kaçınılmaz manzaralarını yaşıyoruz.
Zor zamanlardayız, zor günler yaşıyoruz. İnsan kalabilmenin kriterlerini yakalamak için; çok ağır-ama bir o kadar da keyifli bedeller ödemek durumundayız.
15 yıl önce, daha 19 Aralık öncesinde; “Türkiye tarihinde hapishaneler, en ileri unsurların kapatıldığı, nice direnişlerle mevzi haline getirilen yerlerdir. Bu kapılar, halk için de umut olan kapılardır. Bu mevzileri yıkmaktaki amaç; sadece içeridekileri tecrit etmeye değil, asıl dışarıdakilerin umutlarını-isyanlarını tecrit etmeye yöneliktir…” biçiminde yığınla zihinsel hazırlık-açıklama yapılmıştı. Ve bu, her geçen yıl-katlanarak, kendini ispatlayan bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmakta. Yıl 2015; tecridin boyutu katlanarak devam etmekte.
15 yıl geçti.. İçerideki tecridin pervasız bir biçimde artmasının sebebi, dışarıdaki tecridin boyutunun göstergesidir. Bu Ortaçağ manzaralarına, insanlığın vicdanının hangi düzeyde dayandığının bir aynasıdır. Yoksa; tutsaklar hep direnmiştir, hep direnecektir.
İnsanlığın onurunu korumakta zorlandığı-gerilediği-farkındasızlaştığı günlerden geçmekteyiz.
Tarihsel olarak, tüm insanlık tarihi içerisinde avantajlı olanlardanız: Bir Aralık’ta daha ardımızda, Nergizlerimiz’in, Muharremlerimiz’in, Lalelerimiz’in, Sibellerimiz’in, ……… adlarını başka yerlerde sıraladığımız nice güzelliklerimizin, son anlarına kadar umutla haykıran yürüyüşlerini bıraktık.
Ve adımlarımızda, onların izi kaldı. İnsanlık onurunu ayakta tutan her halleri bilincimize kazındı.
Aradan 15 yıl geçti. 19 Aralık’ta gerçekleştirilen katliamın, hukuki boyutunda dahi kayda değer bir gelişme olmadı. Hukuki olarak , katliamın hesabını henüz sormaya dahi başlayamadık. Aradan 15 yıl geçti. Bedenimizde ve beynimizde oluşan hasarların; tıbbi olarak dahi bilimsel literatüre geçmesine izin verilmedi, TİHV’de çalışan doktorların uluslararası tüm çabaları yanıtsız kaldı.
Aradan 15 yıl geçti. Ağır Müebbet Hapis Cezası olanların; insanlık dışı tecrit koşullarında yaşatılmaları gün geçtikçe ağırlaştırılmaya devam ediyor.
Aradan 15 yıl geçti; ve üzerine yeni yeni katliamlar eklenerek, katliamın da, izlerinin de unutturulmaya çalışılmasına devam ediliyor hala. Bu gerçeklikle yüzleşmenin; başka gerçekliklerle yüzleşmeye yol açacağından korkuluyor.
Bedenimizde, beynimizde, bilincimizde kalan izleriyle; 19 Aralık Katliamı’nı UNUTAMAYIZ, UNUTMADIK, UNUTTURMAYACAĞIZ!
Ve bu katliamın tanıkları olarak, bir an değil-günlerce; ölüme defalarca hoşgeldin demenin, her gün sırada olmanın-gidenleri uğurlamanın dehşet deneyimiyle, “UNUTAMAYIZ, UNUTMADIK, UNUTTURMAYACAĞIZ”, diyerek haykıracağız.
İnsanlığın düşleri-umutları hep vardı ve insanlık tarihi ne bedeller ödeyerek bunların peşinden koşuşlara tanıklık etti.
Düşlerimizi-umutlarımızı, insanı insan yapan değerleri hep arayacağız ve hep bunların peşinden koşacağız. Ve insanlığın mutluluğunun; nerede-hangi mekanda olursak olalım, onurumuzu ayaklar altına almadan yürüyerek elde edileceğini UNUTMADIK, UNUTTURMAYACAĞIZ!
Aralık sallanıyor. Her sallantı-sarsıntı, yığınla hasar-zaiyat bıraksa da; küçük ama gerçek uyanışlar doğurur hayata……
Muhabbet’in ve sayısız tutsağın içeriden bizlere ulaşan ortak çığlıklarıyla: “Her şey inanılmaz bir hızla deviniyor, anılar, özlemler birbirine karışıyordu. Mektuplar, paylaşmanın somut adı oluyordu. Tecriti parçalayan balyoz, dışarıya açılan pencere, çoğul türkülerdi. Ranzalarımıza, hücrelerimize dolan dünya, uzun kış gecelerinin düşsel yolculuğu, bahar sabahlarının badem çiçekleri açlıkla yüklü direnç günlerinin kardeşlik sofrasıydı. Tel örgülerden aşıyorduk onları, kayboluyorlardı, bulmak için canımızı dişimize takıyorduk. İşte bundandır ki 2005 Haziran’ında çıkan yeni Ceza İnfaz Kanunu ile en büyük cezalandırma yöntemi olarak mektup cezaları uygulanmaya başlanacaktı”.
Ganime Gûlmez
Ganime Gülmez sitemizin köşe yazarıdır. Teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır.
Son Haberler
Sayfalar
Herkes işini yapmalıdır
Yıllar önce önder karolarımızdan Sefagül Kesgin yoldaş çok önemli bir noktaya vurgu yaparak biz yoldaşlarını uyarmış, herkesin öncelikle kendi görevlerine yoğunlaşması gerektiğinin vurgusunu yapmıştı.
“Herkes işini yapsın” demişti. Örgüt bir bilimdir. Bu bilimde en önemli ilkelerden biri “herkese uygun bir iş vermek”tir. Her militan da kendisine verilen işi amacına uygun bir biçimde sonuç alıcı şekilde yapmasıdır.
Öncelikle kendi işi üzerinde yoğunlaşıp işi daha iyi bir şekilde nasıl yaparım kaygı ve sorumluluğunu taşımalıdır.
Faşizmi Yıkıp Özgürlüğü Kazandığımızda Keyif Çayını İçeceğiz!
Fransa’da 16 Ekim Cuma günü öğretmen Samuel Paty, basın ve düşünce özgürlüğü konusunu işlemek için öğrencilerine Muhammed peygamber karikatürünü gösterdiği gerekçesiyle okulun önünde Çeçen cihatçı biri tarafından başı kesilerek öldürüldü.
Bu olay Fransa’da yaşayan Müslümanlara zarar verdi. Bununla da kalmayarak Fransa’da göçmen karşıtlığını da tırmandırdı. Fransa İçişleri Bakanı bu olayla yakından, uzaktan ilişkisi olan Müslüman derneklerin kapatılacağını, nefret suçu işledikleri nedeniyle de bazı camilerin kapısına kilit vurulacağını duyurdu.
Burjuva İdeolojisinin İflası
Emperyalist burjuvazi derinleşen ekonomik ve siyasi krizine çözüm arıyor. Çözümü, her zaman olduğu gibi yine işçi sınıfı ve emekçilerin daha fazla sömürülmesi, artı-değerin kat kat artırılmasında, doğanın onurulmaz tahribatında görüyor.
Մենքկ՛հաղթենք! Biz Kazanacağız!(1)
’70’li yıllarda Filistin halkının mücadelesi “zafere kadar devrim”di. Birkaç sene önce Kürt halkının Kobane Direnişi’nde yükselttiği şiar“Kobane düşmedi,düşmeyecek”ti.
Dayanışma Yaşatır, Gerçekler Özgürleştirir!
Dayanışma,“sosyal mesafe” adı altında birbirinden yalıtılmak, birbirine yabancılaştırılmak istenen ezilenler için tüm bunlara karşı geliştirdiği bir panzehir işlevi gördü.
Dayanışmanın, ezilenlerin inceliği ve gücü olduğu pandeminin tavan yaptığı süreçlerde günlük yaşamda bir kez daha ispatlandı. Salgın karşısında hiçbir önlem almayan devlete inat ezilenler, kendi öz örgütlenmelerini, tabandan gelişen inisiyatiflerini inşa etti.
Ezen-ezilen cins çelişmesi”nin özgün ifadesi olan ataerkilizme karşı mücadele sorunu
Erkeğin kadına uyguladığı her türden şiddete karşı durmak öncelikle insani bir görev ve sorumluluktur!
Ataerkilizme karşı sistematik bir mücadele sefer birliği ilan etmek şarttır ve bu, günün acil ihtiyacıdır.
Bu görev ve sorumluluk en başta kendisini komünist/sosyalist ve devrimci-demokrat addeden politik kurumlarındır. Ve aslında bu görev ve sorumluluk kadınıyla erkeğiyle insanım diyen herkesindir. Ve elbette ki erkeğindir de.
Denge Azadî | İçte ve Dışta Kürt’e saldırı!
"Devrimci güçlerin faşizme karşı ortak mücadeleyi örgütlemekten başka seçeneği yoktur. Gün faşizme karşı mücadele günüdür"
AKP faşist iktidarının ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’ne dahil olması Ortadoğu’da çatışmalı süreçlerin içerisine girmesini birlikte getirdi.
2011’de Suriye’de başlayan iç çatışmalara taraf olan ve bu çatışmaya/savaşa bilfiil katılan AKP faşist iktidarı,RojavaDevrimi’ne saldırdı. Kürtlerin Rojava’da kurdukları/oluşturdukları demokratik özerk yönetimi boğmak için IŞİD denilen cihatçı çeteleri de destekledi.
Dağlık Karabağ Sorunu Nedir?
Tarihi, ekonomik, kültürel, sosyal dokusu ile yüzyıllardır Ermenilerin yaşadığı Dağlık Karabağ bölgesi, Ermenistan’la sınırı olmayan bu coğrafya; SSCB döneminde nüfusun büyük çoğunluğunu Ermeniler oluşturmasına rağmen yanlış bir kararla Azerbaycan’a bağlanmıştır.
SSCB Anayasası’na göre Sovyetler Birliği’nin idari düzeninde, Birlik üyesi cumhuriyetler, SSCB Anayasası’nda gösterilen durumlar dışında kendi topraklarında devlet iktidarını bağımsız olarak tesis ediyorlardı.
Ah o atalarımız! İsmail Cem Özkan
Irkçılar kendi çıkarlarına uygun tarih uydururlar, çünkü ırkçı olmak her şeyin üstünde olmak ve saf olmayı getirir... O yüzden bir ırkçı ile eğer sohbet ederseniz, onlar ideal bir geçmiş ve işlerine geldiği gibi tarihi uydurduklarını görürsünüz...
Sil Baştan
Ne zamandan beri sosyalizmle komünizm ayrı gayrı oldu bilmem.
Tek bildiğim; örgütlülük, örgütsüzlük... devletlilik, devletsizlik sadece anarşistler arasında değil sosyalistler arasında da daima tartışılagelmiştir.
Belki de sosyalistler arasında bu tartışmaların gerçekleşmesinin nedeni de sadece sosyalizmle komünizm arasında bu ayrılığın gerçekleşmiş olmasının düşünülmesinden de değildir.
Ayrıca Marksın, komünizm hakkında yeteri kadar açıklama yapmadığının da düşünülmesindendir.
Bu şekilde niye düşünüldü onu da bilmem.
Vatan’ın F3’ünde Dört Gün
“O sözler ki kalbimizin üstünde
Dolu bir tabanca gibi
Ölüp ölesiye taşırız
O sözler ki bir kere çıkmıştır ağzımızdan
Uğrunda asılırız...”[1]