Cumartesi Eylül 12, 2026

12 Eylül’ün 33. yılında, 33 hikaye“Keşke Bir Öpüp Koklasaydım”

Zaman geçiyor, dünya değişiyor ve hayatlarımız yeni ufuklara açılıyor günbegün. Ama bir şeyler kalıyor geçmişten, bir türlü kabuk bağlamayan ve inceden sızlayan bir yara gibi, 12 Eylül gibi. “Keşke Bir Öpüp Koklasaydım”, işte bu yaraya dokunuyor. Yakın tarihimizin bu en travmatik toplumsal dönüşümünün ve baskı rejiminin yeni bir kaydını tutarak, cezanın yalnızca cezaevlerinde çürütülenlere değil, onların ailelerine ve aslında toplumun tamamına da kesilmiş olduğunu, kısacası bir mahpusluk halinin dışarıda kalanlar için de oluşturulduğunu gösteriyor.

Kitapta, İpek Keskin Gür anlatıyor: “Gece saat 3’te kapımız çalındı, Diyarbakır’dan sizi acele istiyorlar dendi. İşte uzun bir devrimci serüvenden sonra 1984’ün 3 Mart’ında Diyarbakır’da kaybettik Orhan’ı. Tabii babam hemen ertesi gün amcalarımla gitti. Aldılar geldiler, bir gece de evimizde kaldı. Açtık, tabutu açtık… (ağlıyor) Buraya gelirken demişler ki, Karşıyaka’ya götürelim, camiye bırakalım, yarın gelelim. Babam demiş ki, “Yok. Yıllardır eve gelmiyordu. Götüreceğim bu gece eve.” Yıllardır eve gelmemişti. Bir gece de beraber kaldık.”

Özgür Doğu: “Sokaklar cıvıl cıvıldı, bizim ev de öyleydi. Hiç bitmeyen bir sofra, toplantı ve sohbet halleri… Bir çocuk için aranıp da bulunamayacak bir ortam anlayacağınız. Bir de o ortamda çok politik büyüdük. 6-7 yaşında, Türkiye’nin atom bombası var mı yok mu? Kapitalizm meselelerini konuşurduk, emperyalizm tartışması yaptığımızı bile hatırlıyorum. Ama bir karabasan geldi ve bütün bunlar son buldu. İnanılmaz değişti her şey. Bir kere hem fiziksel olarak değişti hem ekonomik olarak değişti. İnsan görünürlüğü bir anda yok oldu. Kimse kalmadı ortalıkta, en başta babamız gitti. Karanlık bir dönem, sürekli olarak bir hayatta kalma çabası başladı. Babamızı bir şekilde oradan kurtarma isteği…”

Nigar Özdil: “Bu arada evlendim, 2 çocuğum oldu. Çocuklarıma çok küçükken anlatmadım ama onların ilk dikkatini çeken şu oldu: “Anne senin niye kimsen yok? Herkes ölmüş.” Ben artık fotoğraflara hiç bakamam ve hiç sevmem. Çünkü insanlar ölüyor ve fotoğraflar bana çok ağır geliyor. Mezarlığa gitmem, fotoğraflara bakamam, belki de ağabeyimi çok sevip de onu kaybetmenin etkisidir bana. Mesela annemde veya babamda öyle olmuyor. Annemin, babamın yaşı var, hani ölüm kabul ediliyor da ağabeyim için öyle olmuyor: Ağabeyimin acısı çok başka. Hem böyle haksız yere çekerek, haksızlıklara maruz kalarak gitmesi…”

Kitabın ortaya çıkışını yazarlarından öğreniyoruz…

Eylem Delikanlı: “Her şeyi, annemin bir akşam “Bunu sana daha önce söylememiştim ama…” diye başlayan bir cümlesi tetikledi. 25 yıl boyunca saklayıp da söylemediği şey 12 Eylül sonrası 6 ay kadar hapishanede yatmış olduğuydu. Ben o zamanlar 10 yaşlarındaymışım ama böyle bir şeyi hatırlamıyorum. Biz 3 kardeş babamın cezaevi dönemi içerisinde büyümüş çocuklarız ama annemizin de kısa da olsa bu türden bir süreçten geçtiğinden habersizdik. Annem anlattıkça anladım ki ‘yüce devletimiz’ annemin haftaiçi öğretmenlik yapmasını haftasonu da Ulucanlar’da yatmasını uygun görmüş. Şimdi konuşurken sürreel geliyor kulağa tabii ki. Önce bunca saklanmasına kızdım, sonra söylenememesine üzüldüm, devletin tacizkarlığına sinirlendim. Fakat beni ilk olarak yazmaya iten bunu onca yılın ardından öğrenmemden ziyade bir “gerçeklik” olarak 12 Eylül’ün hayatımızda hep var olduğu gerçeğiydi. Hayatın “normalleşmesini” beklemek, hele de 12 anayasasıyla yönetilen bir toplumda, elbette abesle iştigal ama Darbeyi hayatlarımızın öğesi olmaktan çıkarmanın yolu daha çok soru sormaktan geçiyordu. Ben de bu soruların ve onların yanıtlarının peşine düştüm. Adını “Kalanlar” koyduğumuz, sözlü tarih çalışması ağırlıklı bir proje başlatmaya karar verdik. Bunun ilk meyvesi ise geride kalan aileleri konu alan Keşke Bir Öpüp Koklasaydım.”

Özlem Delikanlı: “Ben çocukluk albümümdeki bir fotoğrafa takılmıştım, annemin anlattıklarınından da habersizdim: Baktığım fotoğrafta babamın çerçeveli bir resmi duruyordu masanın üstünde, bir doğumgünü kutluyoruz. Resme baktıkça şunu anımsadım, senelerce bu resme bakmışım ama bu görselin ne kadar fazla hikayeyi barındırdığını fark etmemişim. Birçok doğumgünümü babamsız geçirmişim, birlikte bir fotoğrafımız bile yok ama bütün bunları zaman içerisinde kanıksamışım. Bunun üzerine babama dair yazmaya başladım. Daha sonra Eylem’le fark ettik ki benzer çalışmalar yapıyoruz. Hikayemizi anlatmak için bu çabayı birleştirmeye karar verdik. Sorular birbirini tetikledikçe başka hikayeler de bu çalışmada yer almalı dedik. Kalanlar projesi bu şekilde doğdu.”

Planlanmasından bitişine kadar 2 yıla yayılan bir çalışma olduğunu öğreniyoruz Keşke Bir Öpüp Koklasaydım’ın. “Yüzyüze görüşmeler sonucu kayıt altına aldığımız hikayelerin akıcı metinler haline getirilmiş şeklidir bu kitap. Tabii ki dönemi taramak adına basılı ve görsel malzemeleri tekrar elden geçirdiğimiz uzun bir ön çalışma dönemimiz de oldu. Mümkün olduğunca farklı siyasetleri bir araya getirmeye çalıştık ama ister istemez eşit bir dağılım olamadı. Öyle bir iddia ile de başlamamıştık açıkçası. Hep eksik kalacağını bildiğimiz bir çalışma için kolları sıvadık diyebilirim. İki grubu bilinçli olarak Keşke Bir Öpüp Koklasaydım dışında bıraktık: Kürt Özgürlük Hareketi ve siyasi mülteciler. Bunları, Kalanlar projesi içerisinde farklı çalışmalarla tamamlamak istiyoruz.” diyor Eylem Delikanlı

Özlem Delikanlı ekliyor:  “Her ne kadar siyasetlerin mücadeleyi birebir veren için önemi olsa da geride kalan aileler için aslında bu önem muğlaklaşıyor. Çünkü yaşadıkları travma veya göğüs germek zorunda kaldıkları gidenin hangi siyasete bağlı olduğuyla azalıp çoğalmıyor.”

Kalanlar Projesi?

ED: Kalanlar Projesi devrimcilerin, mücadele insanlarının ailelerini merkeze koyan bir çalışma. Bunu yapmaktaki amaç kamerayı biraz tersine çevirmek. Darbe binlerce insanı çok kısa bir sürede cezaevlerine doldurdu. Düşünün, bir çok ilde ve ilçede neredeyse her aileden biri içeri girdi, işkenceden geçti, öldürüldü veya kaybedildi. Bu akıl almaz bir değişim, ani bir travma. Hayatlar yeniden dizayn edildi. Böylesi bir değişimi geride kalanların penceresinden bakarak incelemenin daha önce konuşulmamış birçok şeyi de gün ışığına çıkaracağını düşündük. Özellikle çocuklar açısından bakarsak, dönemi kendi jenerasyonumuz üzerinden anlatmanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Anne babalarımızın jenerasyonu darbe dönemi ve sonrasında birtakım dayanışma ağları, vakıflar, dernekler, siyasi partiler etrafında bir araya geldiler, hikayelerini paylaştılar, mücadeleye devam ettiler ama dönemin içinden geçmiş çocuklar için böylesi dayanışma ağları hiç oluşmadı. Bizler birbirimizi tanısak bile bu tür bir sağaltımdan geçmedik, hikayelerimizi paylaşmadık. Halbuki baştan aşağı hayatımıza yön veren Darbeye, döneme ailemize ve yaşadıklarımıza dair bizim de söyleyeceklerimizin olması gayet doğaldı. O diyaloğu başlatmak için Kalanlar projesini hayata geçirmek önemlidir diye düşündük.

ÖD: Kitap çocukları, eşleri, kardeşleri, anne ve babaların hikayelerini bir bütün olarak sunuyor. Dolayısıyla en az üç jenerasyonun dönemi ne şekilde yaşadığını görebiliyorsunuz. Nerelerde birleştiklerini veya nerelerde ayrıldıklarını analiz edebiliyorsunuz.  Ailelerin oluşturduğu dayanışma ağlarının İnsan Hakları Derneği gibi bir derneğe nasıl evrildiğini görebiliyorsunuz mesela. Bunlar dönemi analiz etme açısından önemli tanıklıklar.

12 Eylül ile yüzleşme adına bu kitabın yeri ne olacak sizce?

ED: “Yüzleşme” kavramının biraz toplumsal gerçekliğinden koparılarak kullanıldığını düşünüyorum. 12 Eylül’e ve daha öncesine baktığınız zaman “toplum olarak ne ile yüzleştik?” sorusuna bir yanıt bulamıyorsunuz. Dolayısıyla bu çalışmanın da “12 Eylül’le yüzleşiyoruz” gibi şaşalı bir iddiası yok ama şu iddiası var: biz kendi hikayelerimizi, yaşanmışlıklarımızı saklı oldukları yerlerden çıkarıyoruz. Anlattıkça ve dinledikçe yüzleşmeyi sağlayacak diyaloğu başlatmış oluyoruz. Türkiye üzerinde böylesi binlerce hikaye var, duymadığımız yığınla Ermeni, Kürt, Rum, Gürcü, Çingene hikayeleri var mesela. Bunlar gün yüzüne çıktıkça; acılarımızı, travmalarımızı, umudu veya umutsuzluğumuzu gördükçe, dinledikçe sorgulamaya, iyileşmeye ve yüzleşmeye başlayacağız. Bu hikayeler bizi özgürleştirecek, tabularımızı, önyargılarımızı kıracak. Kitap da umuyoruz ki bu yolda bir adım olsun. İki generalin ceza alması değildir yüzleşme, sırtını dönen komşu, hastasına bakmayan doktor, anarşistin çocuğu diyen bakkal yaptığıyla yüzleşmedikçe gerçek bir değişimden bahsetmek mümkün değil.

ÖD: 12 Eylül 1980 bu ülkede yaşayan pek çok aile için sadece bir tarih olmaktan çok öte. Hiç bitmemiş bir gün gibi. 33 yıldır bitmemiş roman gibi. Kitaplığın arka sıralarında duran bir kitap gibi. Aslında hep var ama görünmez gibi.

İnsan korkularından dolayı yüzleşemiyor bazı şeylerle, orası net. Konuşmadığında onunla baş etmek zorunda kalmıyormuş gibi düşünüyor ama aslında hayatını belirleyen en temel şeyin o bir “gün”den ibaret olduğunu da biliyor.

12 Eylül Darbesi, Türkiye gündemine yeniden geçtiğimiz yıllarda girmiş olsa da bazı kişilerin hayatlarından hiç çıkmadı. Çoğumuz “aman kimse duymasın/bilmesin” telkinleri ile belki sadece en yakınımızdakine anlatmıştık hatırladığımız, çocukluğumuzdan kalma yarım yamalak darbe günleri anılarını, ailemizin yaşadıklarını. Oysa aslolan bunların ortaya “dökülüp saçılması” idi. Çünkü yaşananlar aktarılmalı, Türkiye’de yaşayan insanlar da 33 yıl öncesi kadar yakın bir tarihte bu toplumun nasıl bir cendereden geçtiğini görmeliydi. Tragedya olarak değil, gerçek hayat hikayeleri olarak okumalıydı yaşananları. Çünkü ancak bu şekilde insanlar bir “diğerini” ötekileştirmeden, önyargısız olarak ona yaklaşabilir. Çünkü ancak o zaman darbenin gerçek sorumluları, darbenin sarmal yapısı ve etkileri ortaya çıkabilir. Çünkü ancak o durumda “ressam” olduğunu sandığı kişilerin kim olduğunu öğrenir çocuklar.

Biz sadece küçük bir adım attık. Büyük iddialarla yola çıkmadık. Naif bir dileğimiz vardı: bizim gibi darbenin içine doğmuş, içinde yoğrulmuş insanların yaşadıkları bu ülkede yaşayan herkes tarafından bilinsin istedik. Darbeyi duymamış ya da etkilerini hiç yaşamamış bir kişinin de tarihine yabancı kalmamasını diledik. Çünkü bilmek özgürleştirir!

Keşke Bir Öpüp Koklasaydım’ın nerede duracağını biraz da zaman gösterecek belki de.

Duyurmak istediginiz ne?

ED: Biz bu hikayelerin birçoğuyla büyümüş çocuklar olarak bile günlerce aklımızdan çıkmayan, çalışmamıza ara vermemize sebep olan hikayeler dinledik. Bunları dinledikten sonra dinleyen için hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Çünkü acılarımız taze, yaralarımız kapanmamış. Dolayısıyla toplumsal belleğin bu şekilde, ilk elden oluşturulması çok önemli. Romantize edilmiş bir 12 Eylül algısındansa, tüm gerçekliğiyle tarihin bu şekilde yazılması değerli. Bu nedenle 12 Eylül Utanç Müzesi gibi müzelerin şehir merkezlerinde kalıcı hale getirilmesinin elzem olduğunu; Diyarbakır, Mamak gibi hapishanelerin herkese açık kamusal mekanlar olması gerektiğini düşünüyorum.  Raci Tetik, Ferit Ildırar veya Esat Oktay Yıldıran gibi işkencecilerin adları hafızalarda yer etsin istiyorum.

ÖD: 12 Eylül Darbesi sadece binlerce insanın cezaevinde işkence gördüğü, öldüğü bir dönem olmanın yanında, devrimci mücadele içerisinde yer alan herkesin içeride ve dışarıda etkilendiği bir dönemdi.

Bu ülkenin daha güzel günleri olsun diye en başta kendini, ailesini, arkadaşlarını feda etmeyi, işkenceyi, ölümü göze almış gencecik insanların ardında “Kalanlar” olduğunun da bilinmesini istedik. Çünkü 12 Eylül, cezanın sadece içeride olana değil, dışarıda kalana da kesildiği bir dönemdi. Ve geride kalanların da nasıl umut dolu ve direnmekten vazgeçmemiş insanlar olduğunun, ne tür mücadeleler verdiklerinin bilinmesini istiyorduk. Bu çok kıymetliydi. Bir çocuk babası ile neden 5.5 yaşında tanışır, çocuğu müebbet aldığı için bir anne baba neden sevinir ya da neden kardeşinin kemikleri bulunduğu için kendini mutlu sayar bir abla,  bilinsin istedik. İnsan gerçekle önce yüzleşip sonra o gerçeğin ayırdına varıyor çünkü. Biz de bunu yapmaya çalıştık.

Keşke Bir Öpüp Koklasaydım, Türkiye’deki devrimci mücadelenin şekillenmesine, direniş kültürünün oluşmasına emek vermiş, umut olmuş 33 ailenin hikayesine ve bugüne ışık tutmaya çalışıyor. Bu proje, darbeden birebir etkilenmemiş ailelerin de, aslında yakın tarihimizde yaşanmış gerçek hayatlara dair bilgisi olmasını, önyargılarını yıkmasının önünü açmak istiyor, fikren yanında olsun olmasın sadece “anlamasını” bekliyor.

Işıl Öz/T24

91913

Misafir yazarlar

Güncele iliskin yazilariyla sitemize katki sunan yazar dostlarimiza ait bölüm

Son Haberler

Sayfalar

Misafir yazarlar

Kavram Kargaşası (Sinan Dersim)

Her türlü şiddette karşıyız, düşman hukuku vb.

Düşünerek konuşmak, konuşarak yapmak siyasette, sosyal ilişkilerde önemlidir. Genelde bunun eksikliği yapma fiili ve amaçtaki net olma, olmamayla orantılı olarak değişkenlik göstermektedir.

Kişide, toplumda, örgütlülükten, örgütsüzlükten, egemenlikçi sistemden, ezilenlerin kurtuluş kavgasında düşünerek konuşma, konuşarak yapma derin ideolojik politik tercih ve kodlara göre olmakta ve bu kodların doğru yerinde oturması, oturmamasıyla orantılı değişkenlik göstermektedir.

Sınıf mücadelesinde rakamların ve nicelik gelişmelerin önemi (Mehmet Emin Gündoğdu)

Sınıf mücadelesi, kapitalist toplumun dünya çapında hakimiyetinden sonra farklı bir rol aldı. Sömürücü toplumlar kendi bağrından çıkan üretim araçlarının nicel birikimleri sonucunda, niteliksel sıçrama yaratıp eski toplumu yıkmıştır. Köleci toplumun bağrında gelişen Feodal üretim araçları  köleciliği yıkmıştır. Feodal toplumun bağrında gelişen kapitalist üretim araçları, feodal toplumu yıkmıştır.

Doğu Rüzgarı, Batı Rüzgarını Yenecek!

Emperyalist kapitalist sistemin krizi dünya çapında etkilerini gösteriyor. Rusya’nın Ukrayna’yı işgal saldırısıyla keskinleşen ve derinleşen kriz, beraberinde rakip emperyalist kampların birbirine yönelik hamleleriyle sürüyor. Rusya’nın “nükleer silah kullanma” ve savaş için “kısmi seferlik” ilanının ardından işgal ettiği bölgelerde düzenlediği referandumla bu bölgeleri ilhak etmesi; Rusya üzerinden Almanya’ya doğalgaz taşıyan Kuzey Akım 1 ve Kuzey Akım 2 boru hatlarındaki sabotaj ihtimali güçlü olan patlama ve sızıntılar bu çelişkileri daha da keskinleştirmiş durumdadır.

Nanikkk... Nanikkk...

Reytingler  sıfır.

Reytingler  sıfır.

Ah... dostlar... ah..

Sormayın gitsin... sormayın gitsin...

Yükselmesi beklenen toplumsal muhalefetin (!) reytingleri de artırabileceği düşüncesi biz yazarlara öyle yazılar yazdırıyor...  öyle şeyler yapıyor ki...

Sormayın gitsin.

Bir bakıyorsunuz ki içimizde biri:

Her türlü burjuvalarla işbirliğini savunurken...

Bir diğeri:

İş, dünya proletaryalarının çeşitliliğiyle enternasyonalizmi savunmaya gelince su koyu verebiliyor.

Başka biri de:

Sosyalist Güç Birliği Kimin Tarafında?

Sosyalist Güç Birliği 20 Ağustos günü kuruluşunu deklare etti. Sol Parti, Türkiye Komünist Partisi, Türkiye Komünist Hareketi ve Devrim Hareketi’nin oluşturduğu ve seçim takvimine ayarlı olduğu açık olan Birlik, kamuoyuna duyurduğu deklarasyonda kuruluş amaçlarını beş madde halinde sıraladı.

Kabaca özetlersek Güç Birliği; eleştirilerinin merkezine R.T.Erdoğan  şahsında “Tek Adam Rejimi”ni koyuyor. Bu rejimin dinci gericilik temelinde inşa edildiğini dile getirerek buradan hareketle bir laiklik savunusu yapıyor.

Harekete Geç, Kavganın Öznesi Ol

Zorluk ve fırsatların iç içe geçtiği bir süreçten geçiyoruz. Ortaya çıkan fırsatlardan yararlandığımız oranda bu zorlukları aşabiliriz.

Bugün geniş yığınlarda iktidara karşı tepkinin giderek artması, değişim için yüksek sesle dile getirilen itirazların-soruların çoğalması sınıf savaşımını geliştirme bakımından fırsatlar içermektedir.

Ermeni kaldı mı? (Nubar OZANYAN)

12 Eylül’ü 13 Eylül’e bağlayan gece Azerbaycan işgalci ordusu, arkasına ve yanına aldığı TC ordusuyla birlikte Ermenistan topraklarına saldırı başlattı. Birçok sivil yerleşim yeri bombalandı.

Militana Mektuplar…(2)

Merhaba tekrardan…

Yanı başımızda sürüp giden çekişmeli hayatımızdan biriktirdiğimiz anlardan seslenebiliyoruz ancak. Sesimiz ulaşıyorsa korkmaya ve umutsuzluğa kapılmaya gerek yok, tohum mutlaka filizlenmeye yüz tutar.

Hayatımıza geri dönüp bir bakmaya ne dersin. Korkularımızın mı cesaretimizin mi baskın olduğunun muhasebesini yaptığımızda ne görürüz?

İnsan dediğimiz canlı varlık her ikisini birlikte yaşar diyalektiğin gereği olarak. Korkularımız, bastırılmış öfkelerin dışa vurumuna götürür bizi. Burada cesaret denilen olgu karşımıza çıkar.

Tanrıyı Ette Bulma

Demek... öyle...

Dolly...

Dolly...

Bastır etleri leyla.

Çevir mangalı leyla.

Bir daha mı dünyaya geleceğiz leyla.

Bir daha mı dünyaya geleceğiz leyla.

Ha... ki.... ko.... ko...

Ha... ki.... ko.... ko...

Koltuk sallanıyor... koltuk...

Dolly...

Dollyyy...

Nerdesin kız?

Seni gidi kopya koyun.

Nerdesin?

Korkma kız....

Robotları artı değer üretemi içerisinde saymadılar diye yünlü yoldaşlarımızı yiyecek halimiz yok ya...

Ha... ki.... ko.... ko

Ha... ki.... ko.... ko

Emperyalizm Belli Ülke ve Uluslara Mı Özgü?1

Emperyalizm,  kapitalizme özgü bir olaydır. Kapitalizm öncesi emperyalizm yoktu ve toplumlar kapitalizme geçtiğinde, önce serbest rekabetçi kapitalizmle ve peşinden, kapitalizmin gelişmesi ve uluslararası yönünün daha fazla öne çıkmasıyla emperyalizmle tanıştı.

Biz bize benzemeyiz! [ismail cem özkan]

Kemalist arkadaşlar bazı sosyalistlerin kendileri gibi hayata baktığını ve yorumladıklarını gördükçe, duydukça diyorlardır “biz sosyalistiz herhalde!”... Ama Marksizimi bilen, onun düşünce yöntemini içselleştirmiş biri asla Kemalist olamaz ve hayata Kemalist gibi bakamaz, çünkü durdukları nokta farklı. Kemalistler burjuva ve sermaye bakış açısından devleti kutsallaştırıp, onu yaşatmak için düşünce yöntemini çizer, sosyalist ya da Marksistler ise tam tersidir, devleti “sönümlendirecek” işçi devleti kurmayı, yani işçi sınıfı ve mazlumların bakış açısına sahiptir...

Sayfalar