Perşembe Eylül 3, 2026

12 Eylül’ün 33. yılında, 33 hikaye“Keşke Bir Öpüp Koklasaydım”

Zaman geçiyor, dünya değişiyor ve hayatlarımız yeni ufuklara açılıyor günbegün. Ama bir şeyler kalıyor geçmişten, bir türlü kabuk bağlamayan ve inceden sızlayan bir yara gibi, 12 Eylül gibi. “Keşke Bir Öpüp Koklasaydım”, işte bu yaraya dokunuyor. Yakın tarihimizin bu en travmatik toplumsal dönüşümünün ve baskı rejiminin yeni bir kaydını tutarak, cezanın yalnızca cezaevlerinde çürütülenlere değil, onların ailelerine ve aslında toplumun tamamına da kesilmiş olduğunu, kısacası bir mahpusluk halinin dışarıda kalanlar için de oluşturulduğunu gösteriyor.

Kitapta, İpek Keskin Gür anlatıyor: “Gece saat 3’te kapımız çalındı, Diyarbakır’dan sizi acele istiyorlar dendi. İşte uzun bir devrimci serüvenden sonra 1984’ün 3 Mart’ında Diyarbakır’da kaybettik Orhan’ı. Tabii babam hemen ertesi gün amcalarımla gitti. Aldılar geldiler, bir gece de evimizde kaldı. Açtık, tabutu açtık… (ağlıyor) Buraya gelirken demişler ki, Karşıyaka’ya götürelim, camiye bırakalım, yarın gelelim. Babam demiş ki, “Yok. Yıllardır eve gelmiyordu. Götüreceğim bu gece eve.” Yıllardır eve gelmemişti. Bir gece de beraber kaldık.”

Özgür Doğu: “Sokaklar cıvıl cıvıldı, bizim ev de öyleydi. Hiç bitmeyen bir sofra, toplantı ve sohbet halleri… Bir çocuk için aranıp da bulunamayacak bir ortam anlayacağınız. Bir de o ortamda çok politik büyüdük. 6-7 yaşında, Türkiye’nin atom bombası var mı yok mu? Kapitalizm meselelerini konuşurduk, emperyalizm tartışması yaptığımızı bile hatırlıyorum. Ama bir karabasan geldi ve bütün bunlar son buldu. İnanılmaz değişti her şey. Bir kere hem fiziksel olarak değişti hem ekonomik olarak değişti. İnsan görünürlüğü bir anda yok oldu. Kimse kalmadı ortalıkta, en başta babamız gitti. Karanlık bir dönem, sürekli olarak bir hayatta kalma çabası başladı. Babamızı bir şekilde oradan kurtarma isteği…”

Nigar Özdil: “Bu arada evlendim, 2 çocuğum oldu. Çocuklarıma çok küçükken anlatmadım ama onların ilk dikkatini çeken şu oldu: “Anne senin niye kimsen yok? Herkes ölmüş.” Ben artık fotoğraflara hiç bakamam ve hiç sevmem. Çünkü insanlar ölüyor ve fotoğraflar bana çok ağır geliyor. Mezarlığa gitmem, fotoğraflara bakamam, belki de ağabeyimi çok sevip de onu kaybetmenin etkisidir bana. Mesela annemde veya babamda öyle olmuyor. Annemin, babamın yaşı var, hani ölüm kabul ediliyor da ağabeyim için öyle olmuyor: Ağabeyimin acısı çok başka. Hem böyle haksız yere çekerek, haksızlıklara maruz kalarak gitmesi…”

Kitabın ortaya çıkışını yazarlarından öğreniyoruz…

Eylem Delikanlı: “Her şeyi, annemin bir akşam “Bunu sana daha önce söylememiştim ama…” diye başlayan bir cümlesi tetikledi. 25 yıl boyunca saklayıp da söylemediği şey 12 Eylül sonrası 6 ay kadar hapishanede yatmış olduğuydu. Ben o zamanlar 10 yaşlarındaymışım ama böyle bir şeyi hatırlamıyorum. Biz 3 kardeş babamın cezaevi dönemi içerisinde büyümüş çocuklarız ama annemizin de kısa da olsa bu türden bir süreçten geçtiğinden habersizdik. Annem anlattıkça anladım ki ‘yüce devletimiz’ annemin haftaiçi öğretmenlik yapmasını haftasonu da Ulucanlar’da yatmasını uygun görmüş. Şimdi konuşurken sürreel geliyor kulağa tabii ki. Önce bunca saklanmasına kızdım, sonra söylenememesine üzüldüm, devletin tacizkarlığına sinirlendim. Fakat beni ilk olarak yazmaya iten bunu onca yılın ardından öğrenmemden ziyade bir “gerçeklik” olarak 12 Eylül’ün hayatımızda hep var olduğu gerçeğiydi. Hayatın “normalleşmesini” beklemek, hele de 12 anayasasıyla yönetilen bir toplumda, elbette abesle iştigal ama Darbeyi hayatlarımızın öğesi olmaktan çıkarmanın yolu daha çok soru sormaktan geçiyordu. Ben de bu soruların ve onların yanıtlarının peşine düştüm. Adını “Kalanlar” koyduğumuz, sözlü tarih çalışması ağırlıklı bir proje başlatmaya karar verdik. Bunun ilk meyvesi ise geride kalan aileleri konu alan Keşke Bir Öpüp Koklasaydım.”

Özlem Delikanlı: “Ben çocukluk albümümdeki bir fotoğrafa takılmıştım, annemin anlattıklarınından da habersizdim: Baktığım fotoğrafta babamın çerçeveli bir resmi duruyordu masanın üstünde, bir doğumgünü kutluyoruz. Resme baktıkça şunu anımsadım, senelerce bu resme bakmışım ama bu görselin ne kadar fazla hikayeyi barındırdığını fark etmemişim. Birçok doğumgünümü babamsız geçirmişim, birlikte bir fotoğrafımız bile yok ama bütün bunları zaman içerisinde kanıksamışım. Bunun üzerine babama dair yazmaya başladım. Daha sonra Eylem’le fark ettik ki benzer çalışmalar yapıyoruz. Hikayemizi anlatmak için bu çabayı birleştirmeye karar verdik. Sorular birbirini tetikledikçe başka hikayeler de bu çalışmada yer almalı dedik. Kalanlar projesi bu şekilde doğdu.”

Planlanmasından bitişine kadar 2 yıla yayılan bir çalışma olduğunu öğreniyoruz Keşke Bir Öpüp Koklasaydım’ın. “Yüzyüze görüşmeler sonucu kayıt altına aldığımız hikayelerin akıcı metinler haline getirilmiş şeklidir bu kitap. Tabii ki dönemi taramak adına basılı ve görsel malzemeleri tekrar elden geçirdiğimiz uzun bir ön çalışma dönemimiz de oldu. Mümkün olduğunca farklı siyasetleri bir araya getirmeye çalıştık ama ister istemez eşit bir dağılım olamadı. Öyle bir iddia ile de başlamamıştık açıkçası. Hep eksik kalacağını bildiğimiz bir çalışma için kolları sıvadık diyebilirim. İki grubu bilinçli olarak Keşke Bir Öpüp Koklasaydım dışında bıraktık: Kürt Özgürlük Hareketi ve siyasi mülteciler. Bunları, Kalanlar projesi içerisinde farklı çalışmalarla tamamlamak istiyoruz.” diyor Eylem Delikanlı

Özlem Delikanlı ekliyor:  “Her ne kadar siyasetlerin mücadeleyi birebir veren için önemi olsa da geride kalan aileler için aslında bu önem muğlaklaşıyor. Çünkü yaşadıkları travma veya göğüs germek zorunda kaldıkları gidenin hangi siyasete bağlı olduğuyla azalıp çoğalmıyor.”

Kalanlar Projesi?

ED: Kalanlar Projesi devrimcilerin, mücadele insanlarının ailelerini merkeze koyan bir çalışma. Bunu yapmaktaki amaç kamerayı biraz tersine çevirmek. Darbe binlerce insanı çok kısa bir sürede cezaevlerine doldurdu. Düşünün, bir çok ilde ve ilçede neredeyse her aileden biri içeri girdi, işkenceden geçti, öldürüldü veya kaybedildi. Bu akıl almaz bir değişim, ani bir travma. Hayatlar yeniden dizayn edildi. Böylesi bir değişimi geride kalanların penceresinden bakarak incelemenin daha önce konuşulmamış birçok şeyi de gün ışığına çıkaracağını düşündük. Özellikle çocuklar açısından bakarsak, dönemi kendi jenerasyonumuz üzerinden anlatmanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. Anne babalarımızın jenerasyonu darbe dönemi ve sonrasında birtakım dayanışma ağları, vakıflar, dernekler, siyasi partiler etrafında bir araya geldiler, hikayelerini paylaştılar, mücadeleye devam ettiler ama dönemin içinden geçmiş çocuklar için böylesi dayanışma ağları hiç oluşmadı. Bizler birbirimizi tanısak bile bu tür bir sağaltımdan geçmedik, hikayelerimizi paylaşmadık. Halbuki baştan aşağı hayatımıza yön veren Darbeye, döneme ailemize ve yaşadıklarımıza dair bizim de söyleyeceklerimizin olması gayet doğaldı. O diyaloğu başlatmak için Kalanlar projesini hayata geçirmek önemlidir diye düşündük.

ÖD: Kitap çocukları, eşleri, kardeşleri, anne ve babaların hikayelerini bir bütün olarak sunuyor. Dolayısıyla en az üç jenerasyonun dönemi ne şekilde yaşadığını görebiliyorsunuz. Nerelerde birleştiklerini veya nerelerde ayrıldıklarını analiz edebiliyorsunuz.  Ailelerin oluşturduğu dayanışma ağlarının İnsan Hakları Derneği gibi bir derneğe nasıl evrildiğini görebiliyorsunuz mesela. Bunlar dönemi analiz etme açısından önemli tanıklıklar.

12 Eylül ile yüzleşme adına bu kitabın yeri ne olacak sizce?

ED: “Yüzleşme” kavramının biraz toplumsal gerçekliğinden koparılarak kullanıldığını düşünüyorum. 12 Eylül’e ve daha öncesine baktığınız zaman “toplum olarak ne ile yüzleştik?” sorusuna bir yanıt bulamıyorsunuz. Dolayısıyla bu çalışmanın da “12 Eylül’le yüzleşiyoruz” gibi şaşalı bir iddiası yok ama şu iddiası var: biz kendi hikayelerimizi, yaşanmışlıklarımızı saklı oldukları yerlerden çıkarıyoruz. Anlattıkça ve dinledikçe yüzleşmeyi sağlayacak diyaloğu başlatmış oluyoruz. Türkiye üzerinde böylesi binlerce hikaye var, duymadığımız yığınla Ermeni, Kürt, Rum, Gürcü, Çingene hikayeleri var mesela. Bunlar gün yüzüne çıktıkça; acılarımızı, travmalarımızı, umudu veya umutsuzluğumuzu gördükçe, dinledikçe sorgulamaya, iyileşmeye ve yüzleşmeye başlayacağız. Bu hikayeler bizi özgürleştirecek, tabularımızı, önyargılarımızı kıracak. Kitap da umuyoruz ki bu yolda bir adım olsun. İki generalin ceza alması değildir yüzleşme, sırtını dönen komşu, hastasına bakmayan doktor, anarşistin çocuğu diyen bakkal yaptığıyla yüzleşmedikçe gerçek bir değişimden bahsetmek mümkün değil.

ÖD: 12 Eylül 1980 bu ülkede yaşayan pek çok aile için sadece bir tarih olmaktan çok öte. Hiç bitmemiş bir gün gibi. 33 yıldır bitmemiş roman gibi. Kitaplığın arka sıralarında duran bir kitap gibi. Aslında hep var ama görünmez gibi.

İnsan korkularından dolayı yüzleşemiyor bazı şeylerle, orası net. Konuşmadığında onunla baş etmek zorunda kalmıyormuş gibi düşünüyor ama aslında hayatını belirleyen en temel şeyin o bir “gün”den ibaret olduğunu da biliyor.

12 Eylül Darbesi, Türkiye gündemine yeniden geçtiğimiz yıllarda girmiş olsa da bazı kişilerin hayatlarından hiç çıkmadı. Çoğumuz “aman kimse duymasın/bilmesin” telkinleri ile belki sadece en yakınımızdakine anlatmıştık hatırladığımız, çocukluğumuzdan kalma yarım yamalak darbe günleri anılarını, ailemizin yaşadıklarını. Oysa aslolan bunların ortaya “dökülüp saçılması” idi. Çünkü yaşananlar aktarılmalı, Türkiye’de yaşayan insanlar da 33 yıl öncesi kadar yakın bir tarihte bu toplumun nasıl bir cendereden geçtiğini görmeliydi. Tragedya olarak değil, gerçek hayat hikayeleri olarak okumalıydı yaşananları. Çünkü ancak bu şekilde insanlar bir “diğerini” ötekileştirmeden, önyargısız olarak ona yaklaşabilir. Çünkü ancak o zaman darbenin gerçek sorumluları, darbenin sarmal yapısı ve etkileri ortaya çıkabilir. Çünkü ancak o durumda “ressam” olduğunu sandığı kişilerin kim olduğunu öğrenir çocuklar.

Biz sadece küçük bir adım attık. Büyük iddialarla yola çıkmadık. Naif bir dileğimiz vardı: bizim gibi darbenin içine doğmuş, içinde yoğrulmuş insanların yaşadıkları bu ülkede yaşayan herkes tarafından bilinsin istedik. Darbeyi duymamış ya da etkilerini hiç yaşamamış bir kişinin de tarihine yabancı kalmamasını diledik. Çünkü bilmek özgürleştirir!

Keşke Bir Öpüp Koklasaydım’ın nerede duracağını biraz da zaman gösterecek belki de.

Duyurmak istediginiz ne?

ED: Biz bu hikayelerin birçoğuyla büyümüş çocuklar olarak bile günlerce aklımızdan çıkmayan, çalışmamıza ara vermemize sebep olan hikayeler dinledik. Bunları dinledikten sonra dinleyen için hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Çünkü acılarımız taze, yaralarımız kapanmamış. Dolayısıyla toplumsal belleğin bu şekilde, ilk elden oluşturulması çok önemli. Romantize edilmiş bir 12 Eylül algısındansa, tüm gerçekliğiyle tarihin bu şekilde yazılması değerli. Bu nedenle 12 Eylül Utanç Müzesi gibi müzelerin şehir merkezlerinde kalıcı hale getirilmesinin elzem olduğunu; Diyarbakır, Mamak gibi hapishanelerin herkese açık kamusal mekanlar olması gerektiğini düşünüyorum.  Raci Tetik, Ferit Ildırar veya Esat Oktay Yıldıran gibi işkencecilerin adları hafızalarda yer etsin istiyorum.

ÖD: 12 Eylül Darbesi sadece binlerce insanın cezaevinde işkence gördüğü, öldüğü bir dönem olmanın yanında, devrimci mücadele içerisinde yer alan herkesin içeride ve dışarıda etkilendiği bir dönemdi.

Bu ülkenin daha güzel günleri olsun diye en başta kendini, ailesini, arkadaşlarını feda etmeyi, işkenceyi, ölümü göze almış gencecik insanların ardında “Kalanlar” olduğunun da bilinmesini istedik. Çünkü 12 Eylül, cezanın sadece içeride olana değil, dışarıda kalana da kesildiği bir dönemdi. Ve geride kalanların da nasıl umut dolu ve direnmekten vazgeçmemiş insanlar olduğunun, ne tür mücadeleler verdiklerinin bilinmesini istiyorduk. Bu çok kıymetliydi. Bir çocuk babası ile neden 5.5 yaşında tanışır, çocuğu müebbet aldığı için bir anne baba neden sevinir ya da neden kardeşinin kemikleri bulunduğu için kendini mutlu sayar bir abla,  bilinsin istedik. İnsan gerçekle önce yüzleşip sonra o gerçeğin ayırdına varıyor çünkü. Biz de bunu yapmaya çalıştık.

Keşke Bir Öpüp Koklasaydım, Türkiye’deki devrimci mücadelenin şekillenmesine, direniş kültürünün oluşmasına emek vermiş, umut olmuş 33 ailenin hikayesine ve bugüne ışık tutmaya çalışıyor. Bu proje, darbeden birebir etkilenmemiş ailelerin de, aslında yakın tarihimizde yaşanmış gerçek hayatlara dair bilgisi olmasını, önyargılarını yıkmasının önünü açmak istiyor, fikren yanında olsun olmasın sadece “anlamasını” bekliyor.

Işıl Öz/T24

91625

Zor Yıllarda "Aydın olmak"

“Ne kadar nahoş olsa da,olguları açıkça görmek,adlı adınca çağırmak, …doğruyu söylemek zorundayız.”[1]

“12 Eylül 1980 sonrası sosyalist mücadelede sosyalist aydınlar” konulu bir yazıyı kaleme almak “zor”; dahası, zor olduğu kadarıyla hüzünlü. 

Bizi bırakıp giden(lerden) biri bağlamında bana; Maksim Gorki’nin, “İnsan, ne onurlu sözcük”; Bertolt Brecht’in, “İnsan olmak büyük bir şeydir”; Anton Çehov’un, “İnsanlar inandıklarıdır,” sözlerini anımsatan Ata Soyer’e dair;[2] yazmak daha da “zor” bir iş...

Sayın Gizli Tanık ve Tanıklarıma: Lütfen Kendinizi deşifre Edin!

Yusuf KÖSE

Devrimci yaşama başlayıp biraz “sivirilince”, hakkımda da bir çok şeyler yazılıp çizilmeye başladı. Ancak, bunlar, genellikle burjuva devlet ya da bunların uzantıları aracılığıyla kamuoyuna sunuldu. Ve hala sunulmaya devam ediyor. Bir kısmı gerçekten karşı-devrimin direkt uzantıları, bir kısmı da bilmeyerek onlara hizmet eden “bir tas çorbacılar.”

Bahar geldiğinde filizlenecek olan Çiçek

Saat sabaha doğru yol alıyor, köpekler havlıyor dışarıda, hoparlörden Mehmet koçun sesi geliyor, elimde Sefagül Arslan’ın kitapları, gerillanın kaleminden kelimeler ısıtıyor soğuk odayı. Düşüncelere dalıyorum. İlkel komünal toplumda ava çıkıyorum. Analarımla topluyorum yiyecekleri. Mağaradan mağaraya koşuyorum. Aç kurtlar günümüzün korkusu, beterinden geçiyorum. sana yaklaştıkça azalıyor korkularım. Daha da azalacak korkularımız zaman denen tünelde, dün bugün ve yarın denen tarihsel ilerleyişinde. 

Alamut Kartal Yuvasıdır

Bundan yaklaşık bin yıl önce Selçuklu veziri Nizamülmülk, “Bunlar duvarların arkasında, memleketin kötülüğünü isteyerek karışıklık çıkarrnaya çalışırlar.” (Aktaran, Faik Bulut. Hasan Sabbah Gerçeği)  demişti. Bu sözlerin muhatabı, Büyük Selçuklu İmparatorluğunun baskısı altında açlık ve yoksulluk içinde yaşayanlara eşitlik-adil bir toplum için umut olan, ezilenler üzerinde gerçekleşen sınıf ve inanç baskısı karşısında başkaldıran, Nizari İsmailliğinin kurucusu Hasan Sabbah’dı.

Kılıçdaroğlu Alevileri mi temsil ediyor? —Ergin Doğru

CHP’nin Alevilerin temsilcisi olduğu iddiası, cumhuriyet tarihi boyunca sürdürülen aldatmacıdır. Alevilerin CHP ile ilişkisi sorgulanması ve tarihsel gerçeklerin sosyolojik olarak irdelenmesini gerektiriyor.

Gerici sistemlerin Sünni baskı politikalarına karşı sürekli olarak dışlanmış ve baskılanmışları temsil eden Alevilerin, cumhuriyete yaklaşımı baskılanmış toplum psikoloji ile olmuştur. Gerici baskılardan bunalan Alevilerin, kendilerine taktiksel olarak yaklaşan cumhuriyet yönetiminin riyakarlığını anlayabildiğini söylemek çok mümkün değildir.

Adı aşk olsun

Faruk Eskioğlu, bu kitapta yurtdışında yaşayan göçmenlerin memleket ve sıla özlemlerini tarihsel olaylarla harmanlayarak okuyucuya sunmuş. Faruk Eskioğlu, yazarlık yetisiyle gazetecilik gözlemlerini bütünleştirmiş, dişiyle tırnağıyla uğraşarak bulunduğu yerden hayata seslenmiş gazeteci bir dostumuzdur. Kendi deyimiyle bu kitap: ”Gurbetçilik, sürgünlük, kişinin dişiyle tırnağıyla, etiyle ayakta kalma savaşıdır.” Belki de bu tanımlama hayatın yeniden üretilmesi için uğraşan insanların dur-durak bilmeden bulundukları yerlerde çalışarak var-olma savaşını bizlere anlatmış.

Esas İşçi mi Köylü mü ?

Ya... bunlar insanı zoraki öncü ederler ya.. öncü.

Zindan(lar)in Türkçesi[1]

“Hapse düşmemiş bir insan,devletin ne olduğunu bilemez.”[2]

Çiğdem Diren Sarısülük;Sevgide Yoldaş olabilmek

Tüm Yoldaş kalabilenlere !

Sevgiyi, sensizlikte yaşamak öylesine zor ki güzel yürekli dost. Zamanı mıydı bu zamansız yolculuğun? Tüm güzellikleri onurluca yaşamayı, en güzel şeyleri hiç ummadığımız zamanlarda yapardın, yaparken de kıskandırırdın bizi.

Ya bu sefer ne demeli...

Hrant Dink’in Katline 2015 Perspektifinden Bakmak

 Başlıklı Yuvarlak Masa Toplantısı (18 Ocak 2014, Alba Oteli, Ankara) 

12.05 Moderatör Sibel Özbudun’un Hoşgeldiniz Konuşması. 

İnsanı faşist kılan nedir? Ergün Aslan

 İnsanı faşist kılan siyasi düşünceleri değil sergilediği üretim ilişkileridir.
Ya.. niye kullanmadığımız bilgilerimiz körelmek zorunda ya..
Haftanın son dört günü neydi?
Ne güzelde ara sıra olsa da göçmen işçi mi yoksa  yerel işçi mi daha köylü olduğunu karıştırıyor olsam da kolektifliğin sözcülüğünü, tabanlığını kaptırmayan her göçmenle kolektiflikteki  göçmenlerin yol açtığı gettolaşmayı değil de kolektifliğe hiç uğramayan yerel halkın kolektifte yol açtığı gettolaşmanın yarattığı sorunları tartışıyorduk.Ama şimdi...

Sayfalar