Pazar Eylül 13, 2026

AKP’nin Eğitim Sistemi: Milliyetçi, Maneviyatçı Ve Piyasacı…[*]

 

“Bilginin iktidarla ilişkisi

sadece uşaklıkla değil,

hakikâtle de ilgilidir.”[1]

 

“Bu hükümet muhafazakâr demokrat bir hükümettir. Dünyanın hangi ülkesine bakarsanız bakın her iktidarın belli hedefleri vardır. O ülkedeki gençlik üzerinde, insanlar üzerinde hedefleri vardır. Anayasamızın 24. maddesini, bunu yazan çizenler şöyle bir açar okurlarsa, devlete nasıl görev verdiğini orada gayet iyi görürler. Bu devlet şu anda hükümetimizin elinde bir hedefe doğru yürüyor. (…) Bu gençliğin tinerci olmasını mı istiyorsunuz? Siz bu gençliğin büyüklerine isyankâr bir nesil mi olmasını istiyorsunuz? Siz bu gençliğin milli, manevi değerlerinden kopuk, hiçbir istikameti, meselesi olmayan bir nesil mi olmasını istiyorsunuz?”

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın bu sözleri, sanırım Türkiye’de eğitim-öğrenim alanında son yıllarda hızlanan gelişmelerin yönünü tayinde fazla söze gerek bırakmıyor. Ve bu ülkedeki tüm ilk/ orta öğrenimi ilgili taraflarla (öğretmenler, veliler, taban örgütleri, sendikalar vb.) en küçük bir istişarede bulunulmaksızın, sakar bir acullukla yeniden biçimlendirilmesi anlamına gelen şu mahut “4+4+4” düzenlemesinin arkaplanındaki “devlet aklı”nı olanca açıklığıyla ortaya koyuyor: “Milli-manevî değerlere bağlı, bir istikameti ve bir meselesi olan” bir gençlik yetiştirmek. (Bu “istikamet” Başbakan tarafından sonradan “dindar ve kindar nesil” olarak tavzih edilecekti!).

Yıllardır ülkeyi yönetegelen “ılımlı sağ” hükümetlerden ne farkı var diye sorarsanız, on yıllık AKP iktidarı süresince devletin dümenindeki kontrolünü güçlendiren hırslı, acul ve gözükara “yeni burjuvazi”nin dünya tahayyülleriyle daha uyarlı bir uygulama bu. Bir yanıyla kamu hizmetlerinin maliyetini artan ölçülerde “kullanıcılara” yükleyerek kamu gelirlerini özel sektöre yönlendirilecek tarzda serbest bırakmayı öngören neo-liberal açgözlülükle yüklü… [Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, öğrenci maliyetinin bir kısmının devlet tarafından karşılanacağı, üstünün de aile tarafından tamamlanacağı bir özel okul formülü üzerinde durduklarını açıkladı, örneğin. “Sağlık alanında gerçekleştirilen sağlık hizmetinin büyük oranda özel sektörden alınmasını öngören ve büyük ölçüde işe yarayan uygulama”yı örnek göstererek. 1739 sayılı yasanın 22. Maddesinde yer alan “İlköğretim kız ve erkek bütün çocuklar için zorunludur ve devlet okullarında parasızdır” ibaresi bu amaçla kaldırılmadı mı?]

Diğer yanıyla ise, “ucuz ve mütevekkil emekçi kuşakları” üretmeye yönelik bir tasarımdır 4+4+4… Kur’an-ı, Sünnet’i, İslâm peygamberinin hayatını ezberlemiş, küçük yaşta tezgâha yönlendirilmiş bir “şükür nesli”… (“Cemaat” toplantılarında kendilerine sendikalaşmanın “günah” olduğunun söylendiğini aktaran Tuzla sanayi işçileri, Diyanet ile füzyona giren Milli Eğitim’de nasıl bir insan tipini biçimlendirmeye kalkıştığı konusunda yeterli fikir veriyor.)

A.Ü. Eğitim Bilimleri Fakültesi’nden Profesör Necla Kurul, “4+4+4 düzenlemesi, bir boyutuyla siyasal iktidarın, işçi ve emekçi sınıfların ve yoksulların sisteme yabancılaşmasının giderek artması nedeniyle bir şeylere sarılma ihtiyacını öngörür.” diyor. “Bir yandan kapitalizmin günahlarını öbür dünyaya havale ederken, aynı zamanda bu dünyada olan bitene ilgisiz dindar bir kuşak yetiştirmeye dönük bir projedir. Kapitalist yaşamlık alanın işsizlik, açlık, açıkta kalma ve güvencesizlik korkusunu, muhafazakâr yaşamla perdeleyerek ‘rıza üretmek’ yoluyla çocukların ve gençlerin sömürülmesi amaçlanıyor: Ucuz, eğitimli ve itaatkâr kuşaklara sahip olmak.” Haksız mı?

İlk ve orta öğretim de hâl böyle iken (öğrencilere tablet bilgisayar dağıtılmasını öngören “Fatih projesi”, okul binalarının satılmasına olanak veren düzenlemeler vb. “akçalı ve buram buram yolsuzluk kokan kalemlere ise yer darlığı nedeniyle değinemiyorum[2]) 2012 yılının eğitim/öğrenim alanındaki “sürprizi”, YÖK’ün tartışmaya açtığı “Yeni bir Yükseköğretim Yasası” taslağı oldu…

YÖK’ün değiştirilerek yükseköğrenimde yeni bir yapılanmaya gidilmesi girişimleri, TÜSİAD’ın “Türkiye’de ve Dünya’da Yükseköğretim, Bilim ve Teknoloji” başlıklı “ünlü” raporuna, yani 1994 yılına dayanır. O günden bu yana hepsi şu ya da bu nedenle akim kalan onlarca taslak, tasarı, proje üretilmiş olsa da, tümü yükseköğrenimin neo-liberalizmin talepleri doğrultusunda, piyasanın entegre bir unsuruna dönüştürülmesini öngören düzenlemeleri öngörmekteydi. Gökhan Çetinsaya’nın YÖK’ünün hazırladığı taslak da bu hattın dışında değil. Ancak MÜSİAD’cılar, TÜSİAD’ın “neo-liberal üniversite” hayalini hayata geçirmede bu kez çok kararlı gözüküyorlar. YÖK’ün “tartışılsın” diye yayınladığı taslak metnin gereklerini şimdiden hayata geçirmeye başlamışlar bile. Örneğin TÜBİTAK’ın öncülüğünde başlatılan “Girişimci ve Yenilikçi Üniversite Endeksi”… Endeks kriterleri arasında yer alan “ekonomik katkı ve ticarîleşme”, egemenlerin üniversiteye dair tasavvurlarını açıkça ortaya koyuyor. “Henüz yeni YÖK yasası çıkmamışken, üniversitelerimizin ticarileşmenin temel kriterlerden olduğu bir sınıflandırmaya tabi tutulduğunu görmek şaşırtıcı. Biz henüz taslağı tartışıyor olsak da, hazırlıklar tamamlanmış gözüküyor,” diyor Raşit Tükel Hoca, şık bir “tecahül-ü arifane”yle…

Kurumsallaşmış üniversitelerin rektör ve dekanlarının, aralarında kentin vergi rekortmeni ya da üniversitenin en büyük bağışçısının bulunduğu, seçimine siyasal iradenin dâhil olduğu “ve üniversitenin mülkiyetindeki gayrimenkuller üzerinde üçüncü kişiler lehine ayni hak tesisine karar ver”me yetisiyle donanmış bir “Üniversite Konseyi”nce atandığı[3] bu yeni “girişimci, serbest piyasacı, rekabetçi, vb. vb.” üniversite modeline, çoğunu Abdullah Gül’ün atadığı rektörler “bile” karşı çıksa da,[4] korkarım atı alan Üsküdar’ı çoktan geçti…

Aslına bakılırsa, taslağın, neden yeni bir üniversite yasasına gereksinim duyulduğunu anlatan ilk dört sayfasında tam 12 kez geçen sihirli sözcük, “rekabet”, bu “yeni” yönelişin “geist”ını olanca çıplaklığıyla açığa çıkartmakta. “Rekabet” kavramı üniversiteler alanına yabancı, piyasaya değgin bir terim, bilindiği üzere. Aslına bakılırsa, Bologna sürecinin de tetiklediği yeni yönelişin özü, tam da bu: yükseköğrenim kurumlarını piyasanın bir aparatı kılmak. Taslağın kendisi, baştan başa ibretlik, ve yükseköğrenim camiasında esaslı değerlendirmelere tabi tutuldu. Ama sanıyorum, onu en iyi, yine kendisi anlatıyor: Üniversitelerde “Bilgi Lisanslama Ofisleri” kurulmasını öngören bölümü okurken insan Yükseköğretim Kurulu’na ait bir metin değil, bir şirket faaliyet raporu okuyormuş duygusuna kapılmadan edemiyor:

“Ayrıca, Yükseköğretim kurumlarında Bilgi Lisanslama Ofisleri kurulması önerilmektedir. Amaçları arasında, araştırmacıların yapacağı tanıtım faaliyetleri ile bilimsel çalışmaları ticari değeri yüksek konulara yönlendirmek, pazarda ihtiyaç duyulan bilgileri belirleme çalışmalarını yürütmek, araştırma sonunda üretilen bilgilerin ticari potansiyelini belirleme çalışmalarını yürütmek, ticari değeri olan bilgileri fikri mülkiyet kapsamında koruma altına alma çalışmalarını yürütmek, ticari değeri olan bilgilerin kullanıcı kişi, kurum ve kuruluşlara pazarlama, lisanslama veya devir ile transferini yapmak, bilgilerin sanayi şirketlerinde veya AR-GE merkezlerinde ürüne dönüştürülmesi çalışmalarına destek hizmetleri sunmak, bilgilerin satışından elde edilen gelirlerin yönetilmesi konularında faaliyet göstermek sayılabilir.”[5]

Evet, YÖK başkanının “bütün ideolojik mülahazalardan, misyonlardan arındırılmış bir yeni yükseköğretim alanı” yaratacağını söylediği yeni yasa taslağı, buram buram ideoloji kokuyor: üniversitenin mantığını tümüyle piyasaya tabi kılan ve yükseköğrenim kurumlarının ürettiği iki temel hizmeti (öğretim ve araştırma) tümüyle piyasaya endekslemeyi hedefleyen “neo-liberal ideoloji”…

 “Yeni Yükseköğretim Yasası taslağı”, Başbakan Erdoğan’ın geçtiğimiz aylarda yükseköğretim gençliğine apansız bir kararla sunduğu “elma şekeri”ni de böylece boşa çıkarmış oldu: yükseköğrenim harçlarının kaldırılmasından söz ediyorum.[6] [Hakkını yememek için şu gerçeği teslim etmek gerek: birinci öğretim harçlarının kaldırılması, devlet üniversitelerini ikili bir açmazla karşı karşıya bırakmaya yönelikti: mali kaynakları açısından tümüyle hükümete bağımlı olmak[7] ya da açığını “piyasaya açılarak” kapatmak… Böylelikle iktidar partisi, YÖK kurulduğundan beri “parasız, bilimsel, anadilde eğitim” için mücadele eden öğrencilerin talebini nasıl üniversiteleri “terbiye” aracı olarak kullanabileceğini göstermiş oldu…]

Özetle, 2012 yılında eğitim-öğrenim alanında belirleyici gelişmenin, piyasanın dışında hiçbir kurum ya da alan bırakmamaya yeminli neo-liberal tasallutun, eğitim-öğrenimin tüm evrelerinde yeni mevziler kazanması olduğu söylenebilir. Bu “kazanım”ın devletin dümenindeki “İslâmcı burjuvazi” eliyle olması ise, eğitim sistemine yerel “İslâmî” rengini verecekti.[8]

 

30 Kasım 2012 15:35:44, Ankara.

 

N O T L A R

[*] Sosyal Demokrasi, No:24, Aralık 2012…

[1] Thedor W. Adorno.

[2] İlişkin bir tartışma için bkz: Sibel Özbudun, “1 Mayıs’a Giderken, Eğitimde de ‘Ya Basta!’”, Kaldıraç, Nisan 2012, sayı 131, ss.70-76.

[3] Bozkurt Güvenç’in şu sorusu yerinde ve “taslak”ta karşılıksız kalıyor: “Konsey üyelerinin gazabından üniversiteyi kim koruyacak? Dekan ve rektör kendisini atayan konsey üyesi istemlerine karşı durabilecek mi?” (Bozkurt Güvenç, “YÖK’ün Önerdiği ‘Üniversite Konseyleri’…” Cumhuriyet, 13 Kasım 2012, s.2),

[4] İşte “yeni” üniversite modeline karşı görüş bildiren üniversiteler: Abant İzzet Baysal Üniversitesi, Koç Üniversitesi, Düzce Üniversitesi, Abdullah Gül Üniversitesi… (Sinan Tartanoğlu, “Üniversiteler YÖK’ün Taslağına Karşı Çıktı”, Cumhuriyet, 12 Kasım 2012, s.5.)

[5] “Yeni Bir Yükseköğretim Yasasına Doğru”, http://yeniyasa.yok.gov.tr/files/ f4d9443230c3873365 db82f6212617 b1..pdf

[6] Aslına bakılırsa, Çukurova Üniversitesi’nden Prof. Adnan Gümüş’ün Türkiye’de yükseköğretimin yüzde 70’inin “paralı” olduğunu sergileyen araştırması, “yükseköğretim harçlarının kaldırılması” manipülasyonuna verilmiş çarpıcı bir cevaptır. (Bkz. Halil İrmek, “Paralı Yükseköğretim”, Evrensel, 27 Kasım 2012, s.3.)

[7] Aslına bakılırsa şu haber, devlet bütçesinden üniversitelere aktarılan kaynak miktarının saptanmasındaki tercihlerin nasıl biçimlendiği konusunda açık bir fikir veriyor: “Üniversitelerin 2013 yılı bütçelerinde en büyük artışın ‘Necmettin Erbakan’ adının verildiği Konya Üniversitesi’nde olması dikkat çekti. (…)

2013 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Yasası Tasarısı’na göre, üniversitelere ayrılan bütçe 2011 yılına göre yaklaşık 2 milyar TL artırılarak 15 milyar TL’yi geçti. Necmettin Erbakan Üniversitesi’ne bütçeden ayrılan pay, 9 kat artırılarak 15 milyon TL’den 145 milyon TL’ye çıkarıldı. (…) Devletten aldığı desteği kat kat artıran üniversiteler listesinde Necmettin Erbakan Üniversitesi’ni Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, İstanbul Medeniyet Üniversitesi, Kayseri Abdullah Gül Üniversitesi ve İzmir Kâtip Çelebi Üniversitesi izledi. Diğer üniversiteler payını yaklaşık 1 kat artırırken bu üniversiteler desteğini 2 buçuk kat artırdı. Payını en çok arttıran yükseköğretim kurumlarından Yıldırım Beyazıt Üniversitesi’nin rektörü Prof. Dr. Metin Doğan’ın AKP Genel Sekreteri Haluk İpek’in eşinin kardeşi olduğu belirtilirken, Doğan’ın akademik kariyer basamaklarını çok hızlı tırmanması ve rektör olması tartışma yaratmıştı.” (N. Yasemin Yalım, “… ‘Üniversite’ Bitti!”, Cumhuriyet Bilim Teknoloji, No:1306, 30 Mart 2012, s.18.)

[8] Bu “reng”in üniversitelerdeki son yansıması ise, “Mabetsiz üniversite kalmasın” sloganıyla, “hayırsever cemaatler ve Diyanet İşleri’nin işbirliğiyle tüm üniversite kampuslarına birer cami inşa edilmesi hamlesidir. (İrfan O. Hatipoğlu, “Mabetsiz Üniversite Kalmasın!”, Cumhuriyet, 23 Kasım 2012, s.2.) Bundan sonraki adım, Çetinsaya’nın “ideolojisiz ve özerk” üniversitelerinin ders saatlerini ibadet saatlerine göre ayarlaması olsa gerek…

 

153789

Sibel Özbudun

1956 yılında,İstanbul'da doğdu. Üsküdar Amerikan Kız Lisesi'nden mezun olduktan sonra, Fransa'ya giderek, üç yıl süresince Fransa'da dil ve Paris VII ve Paris X Üniversitelerinde sosyoloji öğrenimi gördü. Türkiye'ye döndükten sonra,İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Antropoloji Bölümü'ne girdi. Mezun oldu. Uzun süre yayıncılık (Havass ve Süreç Yayınları) ve çevirmenlik yapan Özbudun;

 

1993 yılında, Hacettepe Üniversitesi Antropoloji Bölümü'nde yüksek lisans eğitimi görmeye başladı. 1995 yılında,aynı bölümde araştırma görevlisi oldu. Doktorasınıda aynı üniversitede verdi. İngilizce, Fransızca ve İspanyolca bilen Özbudun'un çok sayıda çevirive telif eseri bulunmaktadır.

     Blog

 

sozbudun@hotmail.com

Sibel Özbudun

TKP-ML AVRUPA KOMİTESİ:50. MÜCADELE YILIMIZDA PARTİMİZ TKP-ML ÖNCÜLÜĞÜNDE DEMOKRATİK HALK DEVRİMİ MÜCADELESİNE SEN DE EMEĞİNLE KATIL!

Çeşitli Milliyetlerden Halkımıza!

Açlık, yoksulluk, savaş ve göçler ezilen dünya halkları için kader değildir. Tüm bunların sorumlusu emperyalist kapitalist sistemdir. Emperyalistler bitmez tükenmez kâr hırsla dünyanın tüm yer altı ve yer üstü zenginlik kaynaklarını sömürmeye devam ediyorlar.

ANALİZ | Kim Geri Adım Attı?

Açıkça görüleceği üzere emperyalistler bir kez daha “sevgili diktatörlerine” sahip çıktılar! RTE’nin içine düştüğü durumdan çıkması için “diplomasi oyunu”na başvurdular. Bir çeviri oyunuyla ona gereken çıkış yolunu gösterdiler. Geri adım atan elbette TC oldu.

AİHM aylar önce S. Demirtaş ve O. Kavala’nın derhal serbest bırakılmasına karar vermişti. AİHM kararına rağmen serbest bırakılmayan O. Kavala ve eski HDP Eş Genel Başkanı S.

Ermenilerin uyanışı (Nubar Ozanyan )

Ölüm tarlalarından ve yollarından geçerek sağ kalmayı başaran Ermeniler, bir baştan diğer uca dek Suriye’nin sınır bölgelerine yerleşirler. İlim, gül ve bal diyarı yaptıkları anavatanları Hayastan’a bir gün geri dönme umudu ve hayaliyle yaşama tutunurlar.

Soykırım külleri içinden ayağa kalkan Ermeniler, mahir elleriyle yeniden toprağa, taşa, demire, çeliğe, bilime, sanata, yüreğe dokunurlar. Müzik, ekmek ve şarap kadar kutsal sofralar kurarlar. Yeniden kapılarını açarlar inanana ve inanmayana…

Devrimci zor ve burjuvazinin terör kavramı (Sentez)

Marks, “zor, yeni bir topluma gebe eski toplumun ebesidir” derken tam ve eksiksiz bir şekilde şiddet olmadan burjuvazinin devrilemeyeceğini ifade etmiş oluyor.

“Mahşerin Atlısı” İşçi Sınıfı Gelecek

Türkiye’nin uluslararsı tekel sahipleri ve sözcüleri Erdoğan yönetimi altındaki gidişattan memnun olmadıklarını bir kaç defa tekrarlamışlardı. Bu kez, tavırlarını net olarak ortaya koydular. Erdoğan başkanlığındaki yönetimle devam edilmeyeceğini, ortaya koydukları programla netleştirdiler. Ve CHP, İyi Parti gibi muhalefet partilerinin oluşturduğu “Millet İttifak (Mİ)”ına “programınız budur!” dediler. Kendi programlarının adını da :” Yeni Bir Anlayışla Geleceği İnşa” koydular.

Karanlığın iki rengi (Nubar OZANYAN)

Öbür dünyanın cennetini halkına anlatarak yaşanılan dünyayı cehenneme çeviren faşist R.T.Erdoğan, Türkiye’yi yoksulluğun ve yolsuzluğun dibine batırdı. Türkiye, dünya sefalet endeksinde 56 ülke içinde 21. sırada yer aldı.

Halkına iyiye gitmeyen ekonomi ve artan işsizlikten başka bir şey veremeyen İttihatçı-Kemalist AKP-MHP faşizmi, Avrupa ülkeleri içinde sefalet endeksinin en yüksek olduğu ülke ünvanını elde etti.

Birer Birer Duran Mohikan Yürekler ve Düşündürdükleri (Emre Erdal)

Gözünü açtığı yüzyılın devrimci başarılarıyla kanatlanan, yenilgilerine derinden hüzünlenen, yoldaşları düştüğünde ağlayan, kavga saatinde ise şahinleşen, düşlerinin ardından hesapsız yürüyen, pek çok şeyi yarım yaşayan ama zorunluluklarından kurtulmuş bir dünya sevdasından asla vazgeçmeyen bir devrimci kuşağın artakalan mohikanlarını birer-ikişer kaybediyoruz.

Avrupa’dan Ermeni Devrimciler:Şehit Nubar Ozanyan Taburu'nu selamlıyor kampanyayı destekliyoruz!

Rojava’da 2011’den beri devam eden karşı-devrimin güdümündeki azgın saldırılar günümüz koşullarında farklı boyutlarda da olsa devam ediyor. 2011’de TC, S. Arabistan, Ürdün, İsrail gibi ülke devletlerinin Suriye’ye saldırıları, 2012’de Rojava’yı da hedef almıştır. 12 Temmuz 2012’de Kürt Yüksek Komitesi kuruldu ve PYD önderliğinde YPG/YPJ güçleri üzerinden bu saldırılar göğüslendi. 24 Temmuz 2012’de iç asayişten sorumlu Asayiş Güçleri de oluşturuldu. Ve devamında Afrin, Kobane, Cizre’de oluşturulan kanton yönetimler üzerinden özerk Rojava yönetimi ilan edildi.

TKP-ML Temsilcisi Orhan Ünal: “Örgütlenmekten başka çıkış ve mücadele etmekten başka kurtuluş yolu yoktur”

“Faşizmi Yıkacağız, Özgürlüğü Kazanacağız” devrimci hamlesinin 1 yılı geride kaldı. “İleri…Daha İleri…” şiarıyla Türkiye’de ve Kürdistan’da birleşik devrimin bayrağı devrimci hamle çerçevesinde büyümektedir. Faşizme karşı, sömürgeci ve işgalci güçlere karşı yürütülen eylemler ile işçi sınıfının, gençlerin, kadınların, Alevilerin, Kürtlerin ve sistem tarafından sömürülen-ezilen bütün halkın kurtuluşu mücadelesinde önemli ilerlemeler kaydedildi.

Neden Öcalan’ın özgürlüğüne karşı sessizsiniz? (Vedat Yeler)

Üzülerek böyle bir yazıyı yazdığımı belirtmek istiyorum. Galiba ilk başta ifade etmem gereken mesele, ben ve benim gibi Marksizm suyuna bulaşmış birçok Kürdü ‘hüsrana uğratan bir konunun’ hüznünü dile getirmek oldu. Çok basit ve sade bir dille, hiçbir teorik ve ideolojik kriz yaratmadan 9 Ekim Komplosu’nun yıldönümünde 23 yıldır ağır tecrit altında olan bir halkın önderliği için örgütlenen bir kampanyaya ve bu kampanya nezdinde açığa çıkan Türkiye sol, sosyalist, devrimci, demokrat… kesimin sessizliğine değineceğim. Kişisel ve duygusal bir sitem olarak da ele alabilirsiniz.

EYLÜL’den sonra EKİM (Nubar OZANYAN)

Eylül’de kaybettik, Peru gerillalarının önderi Gonzalo yoldaşı. Ekim’de Kürt ulusal özgürlük gerillalarının önderi Öcalan’ın özgürlüğünü kaybetmeyelim. Ağır tecrit koşullarında hiçbir devrimci önderin ve öncünün tutsak kalmasına müsaade etmeyelim. Halklar ve önderler üzerinde sallanan sermayenin kanlı kılıcını aşağı indirelim.

Önderlik, tarihsel süreç ve birikimlerin sentezidir. Önderlik, ileri bir bilinç, ileri bir hamle ve değişim gücüdür. Bazen en ağır tecrit koşularında yıllarca bir yoldaş sesi duymadan direnmektir.

Sayfalar