Var Olan Duruma Saldırmak...
Komünistler, nesnel durumu kabullenerek, teslim olmak değil, tersine, onun çelişmelerini doğru bir şekilde analiz edip, koşulları devrimci bir tarzda değiştirme mücadelesinin prensibine sahiptirler.
AKP önderliğindeki Türk devleti, kitlelere cepheden savaş açımıştır. Son olarak, Kobane’deki Kürt direnişinin desteklenmesi ve Türk devleti destekli İŞİD saldırılarının protesto edilmesi için 7-9 Ekim arasında ayağa kalkan kitle gösterilerine karşı vahşice saldırılması ve 50’e yakın insanın katledilmesi, Türk devletinin bundan sonra ne yapabileceğini de net olarak ortaya koymuştur.
Faşist Türk devleti, bunu ilk kez yapmıyor. Gezi olayları sırasında da aynı yöntemi kullandı. Ve yeni çıkaracakları yasalarla polisin silah kullanmasını meşrulaştırması ve tutuklamaların polisin kefiyetine bırakılması, devletin, devrimci ve ilerici güçler başta olmak üzere, haksızlıklara karşı çıkanlara, “düşman” mumalesi yapacağıda belli olmuştur. Eli kanlı diktatör Erdoğan, uzun zamandır, AKP’ye ve onun uygulamalarına karşı çıkan herkesi “vatan haini” ilan etmekten geri durmaması, kitleler üzerinde korku ekme propagandasıdır.
AKP ve arkasındaki sermaye güçlerinin Türk devletini ele geçirmeleri ve diğer egemen kesimi sindirmeleri, baskı yoluyla olduğu için, bundan sonrada baskıları her geçen gün artırarak ve yaygınlaştırarak iktidarını korumaya stratejisini elden bırakmayacaktır.
AKP, seçimle iktidara gelmesine karşın, onu seçimle geri vermeyi düşünmüyor. AKP, bundan sonra seçimi kaybetmeyecek şekilde koşullarını oluşturmaya çalışıyor. Devleti ve onun kurumlarını bütünüyle ele geçirmesi ve kendi çıkarlarına uzgun yasalar çıkarmasının bir nedeni de budur. Bunun birinci yolu devlet terörünün yagınlaştırılmasıdır. Baskıları artırması tam bir polis devleti olması ve hatta 12 Eylül 1980 Askeri Faşist Cunta’nın uygulamalarından daha baskıcı olması, bundan sonra iktidarı seçim yoluyla vermeyeceğinin işaretini verdiği gibi, bunun kendince “yasal” zeminlerini de oluşturmaktadır.
Faşist AKP ve onun devleti, iktidarı kaybetmemek için, dinsel görünümlü “iç savaş” çıkarma kozunuda elinde tutmaktadır. Bunu söylem üzerinden yaparken, kitlesel alt yapısını da oluşturmaya çalışıyor ve kendisine karşı çıkan (ilerici ve burjuva) muhalif kesimlere karşı bir tehdit olarak elinde bulundurmaktadır. Bunun gerçekleşip gerçekleşmemesi, komünist ve devrimcilerin kitleler üzerindeki etkisiyle de yakından ilgilidir. Böylesi bir durum, AKP’nin sonunu getirmesi bir yana, kitleler içinde dinsel farklılıkların düşmanlığa vardırılması, sınıf mücadelesinin gelişmesinin oldukça gerilere ötelenmesi anlamına geliyor.
AKP, Mısır’ın Mübarek’ini, Tunus’un Bin Ali’sini ve daha bir çok faşist diktatörü ve onların uygulamalarını kendisine örnek almaktadır. Onlar 30 yıl iktidarda nasıl kaldılarsa, AKP’de, aynı yöntemle iktidarda kalmayı düşünmektedir. Hazırlıklarını ve “yasal” ortamı buna göre oluşturmaktadır. Var olan durum kabullenildiğinde, kitleler sindirilip susturulduğunda, olacağı da bu olacaktır.
Türk devletinin faşist uygulamalarına karşı, Avrupa ve ABD’den “demokrasi” destekleri bekleyenler boşuna bekleyecektir. AKP, ABD’nin sözünden çıkmayacaktır. İçerde “kükreyip”, dışarda ise süt dökmüş kedi rolüne devam edecektir. İktidarda kalması için başka şansı da yoktur. Bu nedenle de içerideki faşist uygulamalarına AB’li “demokrasi aşığı” devletlerden kaz çığlıkları gelsede, emperyalizmin çıkarlarının korunuyor olması, “en iyi demokrasi” olacağı için, emperyalist burjuvazi Erdoğan’a “kızıyor” gibi yapacak, ama onu kullanmaya devam edecektir. Ta ki, içeride ciddi halk muhalefeti yükselene kadar.
Türkiye’nin toplumsal dokusu, yukarıda örneklerini verdiğim ülkelere benzemiyor. Türkiye Devrimci Hareketi, şu anda işçi sınıfı ve emekçiler içinde etki ve örgütlenmelerinin zayıf olmasına karşın, köklü ve direngen bir gelenege sahiptir. İkincisi; devrimci demokrat güçlü bir kesim vardır. Üçüncüsü; laik yaşama alışmış ve dinciliği kabul etmeyen bir orta burjuva ve küçük burjuva kesim vardır. Ve bunlara ek olarak ve toplumsal mücadele içinde önemli bir yeri olan ilerici Kürt Ulusal Hareketi’nin varlığı vardır.
Her şeyden önce Gezi, yani Haziran Ayaklanması yaşanmış bir ülkede, Türk devleti istediklerini istediği yerine getiremeyecektir. Çünkü, Gezi’ye katılanların tümü (bir kısmı kemalist laik kesim olmasına karşın) AKP’nin dayatmalarına karşı sokaklara çıkarak direnmişlerdi. Bu önemli bir toplumsal gelişme ve deneyimdir. Yine, 7-9 Ekim arasındaki direniş ve gösterilerde (ki, bunların büyük çoğunlu Kürt illerinde gerçekleşmişti) kitlelerin baskılar karşısında boyun eğmeyeceğinin göstergesi olmuştur.
Diğer bir nokta ise, AKP’nin devleti ele geçirmesine karşın, buna muhalif olan bir burjuva kesim (TÜSİAD’ın önemli bir bölümü) vardır. Her ne kadar “uzalşmış” gibi gözükselerde, sömürüden daha fazla pay alma konusunda uzlaşmış değillerdir ve bu “uzlaşmayla” çözümlenebilecek bir sorun da değildir. Bu çelişme, değişik burjuva kesimler arasında, her zaman yeni çelişmeleri ortaya çıkaracak temel çelişmelerden biridir. Bal tutan parmakları yalnızca sahibinin yaladığı gibi, iktidarı elinde tutanların, sömürüden daha fazla pay aldığı gerçeğini de gündemde tutuyor.
AKP, baskı ve şiddetle iktidarda duruyor ve ancak bu yöntemle iktidarını bir süre daha sürdürebilir. İktidarda kalmasının başkada bir dayanağı yoktur. Faşist devlet terörüyle kitleleri korkutup sindirmek ve korkunun üzerinde iktidarda kalabilmek... AKP’nin tek şansı bu. Bu nedenle de, devlet terörünü en ağır bir şekilde uygulamaya çalışacaktır.
Devlet terörörünün varlığı, AKP iktidarının hem güçlü hem de en zayıf ana noktasını oluşturmaktadır. Karşı-devrimci şiddet, kaçınılmaz olarak devrimci şiddetinde gelişmesinede hizmet edecektir. Bu herzaman böyle olmasa da, Türkiye gibi bir ülkede (devrimci hareketlerin varlığı, Gezi ve Kürt ulusal hareketi vb.) iktidarın faşist baskıları karşısında devrimci şidetin gelişmesine ve kitle hareketlerinin yaygınlaşmasına da neden olacaktır. Ve AKP (Türk devletinin) faşizmini geriletecek olan da yine işçi ve emekçilerin devrimci direniş hareketleri olacaktır. Bunun gelişmesinin ekonomik ve siyasal bir zemini vardır. Zayıf olan yan örgütsüzlüktür. Bunun geliştirilmesi gereklidir.
AKP iktidarının diğer bir kozu ise, kitleleri din kimlikleri üzerinden bölmek ve bunu yaygınlaştırmaktır. Bunun yasal zeminin oluşturdu denebilir. Ülkeyi islami (şeriat usullerine göre) yönetmesi. Bugün en koyu bir şeriat yönetimi olmasada, gidişin ona doğru hızla gittiği bir gerçektir. AKP, içeriden fazla bir baskıyla karşılaşmadığı sürece, şeriatcı yönetimi güçlendireceği bir gerçektir. Çünkü, iktidarda kalmasının bir yöntemi şiddetse, bir yöntemi de birincisinden daha fazla etkili olan şeriatcılığın yaygınlaştırılmasıdır. Kitleleri baskı altına almanın en etkili yollardan biri, onları dinle uyutmaktır. AKP’de bunu yapıyor.
Ne var ki, ülkenin toplumsal dokusu buna fazlaca izin verecek durumda değildir. AKP, bu konuda da oldukça zorlanacak ve kitlesel karşı koyuşlarlada karşı karşıya kalacaktır.
Türk devleti, kendine Molların İran'ını örnek alsada, bir İran olamayacağı, tarihsel ve toplumsal nedenlerle yakından ilgilidir. İran, emperyalistler tarafından “yalnızlaştırılsa”da, yalnız bir ülke değildir. Fakat, Türk devletinin “dostu” olamaz. Bunun tarihsel kökleri vardır. Diğer bir ayrıntı ise, İran islam devrimi kanlı bir devrimle ve geniş bir kitlesel katlımla kurulmuştur. Humeyni’nin “İslam devrimi”, her ne kadar kısa bir süre içinde devrimi destekleyen kitlelere karşı bir devrim olsada, İran burjuvazisi egemenliğini sağlamlaştırmıştır. İran, Rusya ve Çin ile "dost" olabilir ya da o kamp içinde yer alabilir, ancak, Türk devletinin böyle bir şansı yoktur.
Türk burjuvazisinin Batı ile sıkı bir ilişkisi vardır ve sermayenin önemli bir bölümü emperyalist Batı burjuvazisine aittir. Türk egemen burjuvazisi batı ile ilişkilerini kesemez, kesmesi onun ölümü demektir. İran’ın petrol ve doğal gazı vardır, İran burjuvazisi esas olarak bu yolla ayakta kalabildi. Türk devletinin “inşaat sektörü” ise, onu ayakta tutmaya yetmez. Bu, “inşaat balonu”da, “sıcak para” dedikleri emperyalist sermayenin girişinin durması ya da azalmasıyla beraber patlayacaktır. Kayıt dışı sermaye giriş-çıkışları da sorunu çözmeye yetmeyecektir. Çünkü ekonominin bir ayağını da kitlelerin alım gücünün (tüketim kapasitesi) oranı oluşturmaktadır. Son zamanlardaki ekonomik veriler, ekonomik gidişatın da iyi gitmediğinin işaretlerini vermektedir. AKP şeflerinin aşırı saldırgan ve aşırı korkularının bir nedenide budur.
Ayrıca, iktidar kanadının darbe söylentileride yabana atılabilecek olgular değildir. Menderes'e yapılan darbe, aynı şekilde Erdoğan'a karşı da yapılabilir. Bunu emepryalistlerin durumu ve egemen sınıflar arasındaki çelişmelerin niteliği belirlediği gibi, kitle muhalefetinin yikselmeside egemen sınıfları böyle bir seçeneği götürebilir. kapitalizm koşullarında "askeri darbeler döneminin kapandıını" söylemek yanıltıcı ve sistemin karakteriyle uygunluk göstermemektedir.
AKP, hala güçlü bir kitle desteğine sahip olsada, bunun kalıcı olmadığıda açıktır. Desteğin bir nedeni, toplumun dinsel kamplara bölmelerinden kaynaklanmaktadır. Fakat, bu kamplaşma, ekonomik durumlada yakından ilgilidir. Kitlelerin alım gücünün düşmesi ve yoksullaşmanın artması, AKP’nin din destekli tabanını da azaltacaktır. AKP, “biz gidersek din elden gider” demesi, yoksullaşan kitlelerin karnını doyurmaya ve onları AKP’ye köle olarak bağlamaya yetmeyecektir.
Faşist Erdoğan ve sermaye güçleri, iktidarda kalabilmek için, direnen kitlelere karşı, sokaklara kendi faşist-ırkçı beslemelerini salıyorlar. Demokratik hak ve özgürlükleri için sokaklara çıkan kitlelerin karşısına, devletin güvenlik güçlerinin yanısıra polis destekli faşist sivil kesimleri ve kontrgerilla örgütlenmelerini daha yoğun bir şekilde çıkarmaya hız vereceklerdir. Kitleleri bu katil sürüleriyle sindirmenin yolunu da deneyeceklerdir. Kitlelerle birleşmiş komünist ve devrimcilerin, bu katil sürülerine karşı daha aktif bir mücadele etmenin yolları her zaman vardır. Bireysel militan mücadele yerine kitlesel militan mücadele öne çıkarılmalıdır.
AKP, bir 12 Eylül AFC gibi, kitleler üzerine ölü toprağı seremeyeceklerdir. Bu, Haziran Ayaklanması (GEZİ) ile ortaya çıktı. 12 Eylül 1980’nin koşulları ve onu gerçekleştiren güçler ile AKP’nin durumu aynı değildir.
Devrimcilerin Görevi
Devletin karşı-devrimci terörü, devrimci ve komünistlerin örgütlenme ve mücadele ortamını zorlaştıracaktır. Bu, burjuvazinin yoğun saldırısıyla yakından ilgilidir. Ama, aynı zamanda, lehine bir ortam da doğuracaktır. Karşı-devrimci saldırılara karşı devrimci saldırı ortamının gelişmesine zemin hazırlayacaktır. Bu hem kitlesel anlamda hem de, faşist devlet terörüne karşı koyma açısından böyledir. Faşist devlet terörüne karşı devrimci-demokrat güçlerin ortaklaşa hareketinin güçlenmesinin siyasal koşullarını da oluşturmaktadır. Devrimci-demokratik öğeleri esas alan hiç bir birliğe kayıtsız kalınmamalıdır. Ama, şovenist eğlimli birliklerden uzak durulması gerektiği bir o kadar açıkken, diğer bir nokta ise; KUH’ni daha geri pozisyonlara çekme eğlim ve politik taktiklerine karşı çıkılmalı ve teşhir edilmelidir.
Sosyal-şovenist tutumlara girilmedikçe Kürt Ulusal Hareketiyle ortaklaşa hareket etmenin koşulları olmaya devam edecektir. Çünkü, Türk devleti Kürt ulusal sorunu çözme değil, bastırma ve elimine etme amaçlı hareket etmektedir. Türk devletinin “çözüm süreci”, bir oyalama sürecinden öteye geçmedi ve bundan sonrada, çok olağanüstü durumlar gelişmedikçe geçmeyecektir. KUH içinde “kötü uzlaşıcı” eğilimler olsada, koşullar, en azından Türk devletinin ırkçı-şoven tutumu buna şimdilik engel oluşturuyor
Burjuvazi, kitlelere, özellikle de işçi sınıfına, sınıfsal kimlik yerine dinsel kimliği dayatmaktadır. Türk devleti, burjuvaziye, grev ve direnişlerin olmadığı bir cennet vaadediyor. Bu cennet, baskı altında tutulan işçi ve emekçilerin aşırı sömürülmesine ve suskunluğuna dayandırılmak isteniyor.
Egemen sınıfların, saltanatına son verecek olan hiç kuşkusuz işçi sınıfının devrimci mücadelesi ve onun kazanımları olacaktır. Bu hem tarihsel ve hem de siyasal olarak böyledir. Sınıfa güvenmek ve sınıfı devrimci mücadele içine çekmek, siyasal ve sosyal yapının değiştirilmesinin de anahtarıdır. Demokratik hak ve özgürlükleri elde etmek önemli ve vazgeçilmezdir, ancak yeterli değildir. İşçi sınıfının siyasal iktidarı burjuvaziden alma mücadelesi ve bunu başarması, bir öncekinin zemini üzerinde yükselecektir. Bu gerçeklik teorik ve pratik olarak, her zaman gözönünde bulundurulmalıdır.Çünkü,bütün gelişmeler sınıf mücadelesi çerçevesi içinde olmaktadır.
Var olan durumu kabullenip, ona boyun eğmek değil, ona saldırarak çelişmeleri keskinleştirmek tarihsel bir görevdir. Bunun yolu kitlelere güvenmekten, işçi sınıfının devrimci nesnelliğine güvenmekten geçmektedir. Bir buçuk yıl önce Gezi'yi yaşayan ve daha bu ay içinde ciddi bir baş kaldırışta bulunan bir halktan umudu kesmek devrimcilerin tavrı olamaz. Tersine, ateşi körüklemek, devrimci dinamizmi yeniden yeniden örgütlemek, faşismin baskılarına karşı, kitleleri tekrar ve tekrar sokakları zapt etmeye itecektir. Yılgınlık değil, yaşamın her alanında direniş örgütlenmelidir.
26.10.2014
Yusuf Köse
Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.
http://yusuf-kose.blogspot.com/
Son Haberler
Sayfalar
Kanla beslenen Almanya (Nubar OZANYAN )
Hafıza katillerine inat, modern tarihin en büyük suçlarından biri olan Ermeni Soykırımı’nın başlıca esin kaynağı, fikri ve onayı dönemin emperyalist Alman devletinindir. Soykırım bilimcilerinin araştırma ve çalışmaları sonucu elde edilen belgeler ortaya koymuştur ki, Ermeni Soykırımı, dönemin Alman devletinin İttihat Terakki Cemiyeti’yle kurduğu stratejik ittifak sonucu gerçekleştirilmiştir. Türk ulus devlet inşası, Alman devletinin akıl, destek ve onayıyla olmuştur. Alman ve Türk komprador burjuvalarının sermayesi, Ermeni-Rum-Süryani halklarının kanıyla yıkanmıştır.
Devrimimizin niteliği ve stratejisi üzerine (4.Bölüm)
“Devrim strajisi" üzerine:
MKP III. Kongresi’nin üzerinde; “Her şeyden önce MKP’nin Sosyalist Halk Savaşı Stratejisi halk savaşını sulandırmaktadır” ve “aşırı sol sekter bir tutumdur.”1 diyeninden tutalım da, “Yarım fokoculuktan tam fokoculuğa bir geçiş teorisi”2 türünden fırtınaların en çok kopartıldığı bir diğer önemli görüş ve yaklaşımı da, kuşkusuz ki; “Devrimimizin Stratejisi, sosyalist halk savaşıdır.” Başlığı altında ortaya konanıdır.3
"Kadın Cinsi Kaybetmiş Bir Cinstir." !!!
Biz sol/sosyalist ve de feminist çevrelerden insanların adeta kanını donduran „başlık olan“ bu 'veciz söz', maalesef sayın M. Oruçoğlu'na ait.
Dikkat edilirse sayın Oruçoğlu'nun bu çıkarsaması, adı sanıyla tekil bir kadına değil, hatta beli bir grup kadına da değil; basbayağısında bir bütünlük olarak "KADIN CİNSİ" ne dairdir.
Böyle bir genelleme bulunabilmesi için insanın ya akli melekelerinin kendisine oyun oynaması veya kaskatı bir erkek şovenist olması gerekir.
Rojava ve Karabağ / Nubar OZANYAN
İşgal altında olan Rojava ve Karabağ, Kürt ve Ermeni halklarının kalbine saplanan iki kanlı bıçak gibi duruyor. Parçalı ve yaralı… Her iki kadim toprak parçası, zalim ve soykırımcı Türk devleti tarafından işgal altındadır.
İttihatçı Kemalist Türk devleti, önüne kattığı ölüm sürüleriyle işgal ve katliam gerçekleştirerek yeni haritalar çizmeye çalıştı. Ancak haritalar kimi zaman işgalci devletlerin hatırlamak istemediği hikayeleri de anlatır. O hikayelerin en canlı yerinde boyun eğmeyen halkların bitmeyen özgürlük özlemi yazılıdır.
Özel Mülkiyetin Dayanılmaz Çekiciliğinde Kadına Yaklaşımın Küçük Burjuva Hafifliği
Kapitalist (ve pre kapitalist) toplumlarda, özel mülkiyetli ekonomik toplumsal yapının; ideolojik, politik ve genel anlamda kültürel belirleyiciliği tartışma götürmez. Düşünceler, davranışlar, etiksel anlayışlar bu minval üzerinde şekillenir ve gelişir.
20. Yılında 19 Aralık Hapishane Katliamını Unutmadık, Unutturmayacağız!
2000 yılında F Tipi hücre sistemine karşı başlayan açlık grevlerinin ölüm orucuna dönüştürülmesiyle büyüyen direniş, hapishane duvarlarını aşarak dışarıda da direnişe dönüştü.
Hapishanelerde ve dışarıda büyüyen direnişin bastırılması ve ardından hücre sistemine geçilmesi hedefiyle faşist diktatörlük, 19 Aralık 2000 tarihinde 20 hapishaneye birden saldırdı.
Binlerce özel tim ve polis eşliğinde; kimyasal gaz, ağır silahlar ve bombalarla düzenlenen bu kanlı operasyonda, 28 devrimci tutsak katledilirken, yüzlerce tutsak da geriye dönüşü olmayacak şekilde sakat kaldı.
Devrimimizin niteliği ve stratejisi üzerine (3.Bölüm)
2.2. “ESKİ VE İYİCE YERLEŞMİŞ BİR BURJUVA DEMOKRATİK SİYASİ SİSTEME SAHİP OLMASI” SORUNU.
H. yeşil 1. Maddede Türkiye’nin Kominter Programında öngörülen ‘eski ve iyice yerleşmiş bir burjuva demokratik siyasi sisteme sahip’ olması koşulunu aradığına göre, demek ki bu koşula uygun olmayan ülkelerde sosyalist değil, demokratik devrimin gündemde olacağını öngörüyor.
Unutmayın! (İsmail Cem Özkan)
Maraş katliamının bir yıldönümüne daha yaklaşıyoruz... Unutmadık acıyı yaşatanları ve yaşayanları...
Maraş bir dönüm hatta kırılma noktasıdır.
Katliamda elde edilmek istenen sonuç ortada değil mi? 12 Eylül.
Katliamı yapanlar 12 Eylül’ü yapanlardır, organize edenlerdir, arkasında ki lojistik ve ideolojik güçtür...
Peki, ne yaptılar Maraş’ta?
Cevabı açık, katliam!
Peki, sonucu ne oldu?
SAHİ FEMİNİZM, BİR “BURJUVA KADIN HAKLARI AKIMI“ MIDIR? (*)
Sizleri bilmem ama, benim kafama yatmıyor bizim cenahın ve sol-sosyalist ekseriyetin yapageldiği feminizm tanım ve nitelemeleri. Bunlarda itirazımı koşullayan baskın yönler sözkonusu çünkü.
Feminizmin, “burjuva kadın hareketi“, “burjuva akım“ yada “orta sınıf burjuva kadın hakları projesi“ gibi nitelemelerle anılması, doğrusunu isterseniz beni ikna etmiyor.
Hayaller tutsak alınamaz! (Nubar Ozanyan)
Ülkenin çeşitli zindanlarında işkence ve hak gasplarına karşı direnişler yeniden başladı. Modern tarihin en büyük suçu olan işkence, zindanlarda devam ediyor. 12 Eylül AFC dönemini aratmayan, sistemli ve sürekli hale gelen baskılar karşısında dilleri, inançları farklı olsa da halklar, yaşadıkları topraklarda özgürlük düşüncelerini var etmeye ve hayallerini sınır ve yasak tanımadan dolaştırmaya devam edecektir. Hiçbir duvar, hiçbir zorba güç özgürlük düşüncelerine kilit, hayallerine zincir vuramaz.
Devrimimizin niteliği ve stratejisi üzerine (2)
1-) “DEVRİMİN AŞAMASI SORUNUNDA TKP/ML’NİNTAKINDIĞI TAVIR” SORUNU:
MKP III. Kongresi’nin devrimin niteliğine (ya da aşamasına) ilişkin bu söylediklerine Partizan Özel Sayı (PÖS)‘da esaslı bir itiraz söz konusu olduğundan, sorunu biraz da bu itirazlar üzerinden ele almanın tartışmalara katkı sunacağını düşünüyoruz. Ve tabii ki söylenenler karşısında tavır belirlemekte gerekiyor.