Salı Eylül 15, 2026

Türkiye „Yarı-Sömürge“ Bir Ülke Mi? Emperyalizm Üzerine Notlar-4

Sömürge-Yarı-SömürgecilikÜzerine

“Sömürge”, “yarı-sömürge”, “bağımlı” ülkeler kavramı sık sık kullanılmaktadır. Ancak, yarı-sömürge kavramının çoğu zaman yerli yerinde kullanılmadığı da bir o kadar gerçektir. Sömürgeciliğin tarihi kapitalizm öncesi (kölecilik ve feodal) toplumlarda olmasına karşın, kapitalist toplumda sömürgecilik, dünyanın belli emperyalist ülkeler arasında paylaşılmasına ve paylaşım uğruna savaşlara dayanmaktadır. Özellikle serbest rekabetçi dönemden tekelleşme dönemine geçişte, kapitalist ülkelerin sömürgeciliği de tekelleşmeye oranla artmıştır.

Kapitalizmin tekelleşme evresindeki sömürge politikasıyla, kapitalizmin önceki evrelerindeki sömürge politikaları -Lenin belirttiği gibi- temelde farklıdır.1

Emperyalizm dönemindeki sömürge politikasının ayırt edici özeliği, en büyük tekellerin dünyayı egemenliğidir. Yarı-sömürgecilik ya da yeni sömürgecilik süreçleri de her bağımlı ülke için değişmesine karşın, emperyalist tekeller, kapitalizmin gelişmediği ya da az geliştiği, kapitalist tekelleşmenin fazla gelişmediği ülkeleri finans sermayesi aracılığıyla kendilerine bağlarlar.

Sömürgecilikten kurtuluş, işgale ve sömürgeciliğe karşı açıktan savaş ve göreceli de olsa bağımsızlığın kazanlıması ve sömürgecilerin ülkden kovulmasıdır. Sömüge ülkelerin “bağımsızlıklarını” kazanmaları emperyalizm çağında “tam bağımsızlık” söz konusu olmaz. Ancak, sosyalizmin zaferiyle bu gerçekleşebilir. Bağımsızlığını kazanan sömürge ülkelerin kapitalist yolda devam etmeleri, yani, emperyalist sistemin zincirinin bir halkası olmaya devam ettiği sürece, “bağımsızlık” da göreceli olarak kalmaktadır.

Özelikle sermaye birikiminin gelişmesiyle, emperyalist ülkeler diğer ülkeleri kendi finans sermayesine bağımlı hale getirmişlerdir. Ancak, emperyalist sermaye gittiği ülkelerde kapitalizmi geliştirici bir rol oynaması nedeniyle, yarı-sömürge ülkelerde de kapitalizm gelişmiş ve gelişmektedir. Tekelci burjuvazi gittiği yerlere özgürlük götürmez, ama sermaye ihracıyla kapitalist gelişmeyi götürür ve dünyayı kendine benzetir.

Yarı-Sömürge ülkelerin gelişmiş kapitalist ülkelere, yani emperyalist ülkelere bağımlılık dereceleri, bu ülkelerdeki kapitalist gelişme ile doğru orantılıdır. Yarı-sömürge bir ülke, emperyalizme sermaye ve politik olarak bağımlıdır. Bu bağımlılık ilişkisi, ülke içindeki kapitalist gelişme (tekelleşme) arttıkça, yani kapitalizm geliştikçe, emperyalist sermayeye bağımlılıkta azalır. Emperyalist sermayeye olan bağımlılığın azalması, politik bağımlılığı da zayıflatır ve bağımsız hareket etme özelliği daha fazla öne çıkar.

Buradaki “bağımsızlık”, bütünüyle emperyalist sistem dışına çıkmak değil, daha fazla emperyalist sistemin içine girmek olarak ele alınmalıdır. Çünkü, emperyalist sistem içinde bütün ülkeler şu veya bu oranda birbirine finans sermayesinin zincirleiryle bağımlıdır. Hepsi emperyalist zincirin birer halkasıdır. Örneğin, ABD emperyalizmi, “bağımsız” gibi görünsede, diğer emperyalist ülkelere şu veya bu oranda bağlıdır. Diğer emperyalist ülkelere göre daha güçlü bir emperyalist ülke olması nedeniyle, daha bağımsız hareket etmesi ve diğer emperyalist ülkeler üzerine baskı oluşturmasına karşın, o ülkelerin sermayesine gereksininmi var ve birçok konuda birlikte hareket etmek ya da onları dikkate almak durumunda kalmaktadır. Ayrıca, emperyalist rekabet ve emperyalist kamplaşma, zorunlu olarak en güçlü emperyalist ülkeleri, daha güçsüz emperyalist ülkeleri dikkate almaya itiyor. Çin, Tayvan'ı kendi topraklarına bağlamak istiyor, ancak, önünde diğer emperyalist (başta da ABD emperyalizmi) ülke engeller var.

Ya da AB ülkeleri ve AB içinde Almanya gibi ülkeler, emperyalist sistem içindeki çelişmeler ve güç dengelerinden dolayı, Rusya ve Çin karşısında ABD'nin emireri gibi hareket etmek zorunda kalıyor. Hatta, yaklaşık 10 milyar Avro'ya mal olan Rusya-Almanya arasındaki “Kuzey Akım-2” gaz boru hattını, ABD'nin sobataj düzenleyerek tahrip etmesini sessizce kabullenmek zorunda kaldı. Oysa, Alman sermayesi bu boru hattından gelecek gazı “dört gözle bekliyordu” dense yeridir. Emperyalist sistem içindeki dengesiz gelişme, emperyalist ülkelerin birbilerini kollamalarını, taviz vermelerini ve yerine göre birilerine boyun eğmelerini de sağlıyor. Kurtlar sorfasında kuzuların özgürce dolaşma özgürlüğünün bedeli, kendisinin yenmesiyle sonuçlanır.

İki Emperyalist Kamp Arasında Şansını Arayan Tekelci Türk Devleti

Yarı-Sömürge ya da bağımlı ülkeler, sermaye birikimlerine oranla bağımsız hareket etme eğilimi her zaman vardır ve kendi sermaye birikimlerini sağlamak için çaba harcarlar. Ve kapitalist gelişme ile birlikte dış ülkelere sermaye ihraç etme eğilimini taşırlar. Yarı-sömürge ülkelerdeki tekellerin sürekli emperyalist tekele bağımlı kalma eğilimi olamaz ve bu tekelleşmenin doğasına aykırıdır. Her tekel büyümek ister. Sermayesini büyütecek bütün ilişkileri, yolları kullanır ya da böylesi bir eğlim içindedir. Bir zamanlar ajentacılığını yaptığı tekelin karşısına, aynı pazarlarda rakip olarak çıkar. Bu nedenle yarı-sömürge ülke burjuvazisi, sonsuza kadar “böyle kalalım” demez, diyemez, kapitalist gelişme kendi yasalarını her zaman hakim kılar. “Yarı-sömürge”cilik de, kapitalist gelişmeye bağlı olarak sermaye birikimiyle doğru orantılı olduğu için, kapitalist tekelleşme geliştikçe bağımlılık da azalır ve yerini, emperyalistler arası dengesiz gelişen ilişkilere bırakır.

Bugün Türkiye'i “yarı-sömürge” olarak değerlendiren devrimci ve komünist örgütlenmeler çoğunlukta. Bazıları yavaş yavaş bir değişim göstermesine karşın, hala “göbekten emperyalizme bağımlı” diyen anlayış ve siyasal örütlenmeler çok.

Örneğin, TKP'nin online sitesi Sol Haber'de, Türkiye'nin Afrika'da faaliyetlerini inceleyen yazılar çıkmaya başladı.2 Türkiye'nin Afrika ülkelerindeki, ekonomik, siyasi, askeri ve kültürel (emperyalist kültür) ilişkileri “Emperyalist Türkiye”3 adlı kitabımda geniş olarak ele alınmıştır. Her ne kadar TKP genel sekreteri Kemal Okuyan, Türk devletinin emperyalist yayılmacılığını “Yeni “Osmanlıcı zihniyet”4 olarak adlandırıp, sosyal şovenist anlayışla emperyalist karakterini reddetse de, yine de bu tür inceleme ve araştırmaların yayınlanması olumlu bir gelişme olarak değerlendirilmelidir.04.08.2024 tarihli Evrensel gazetesi, “Afrika’daki Türkiye!” manşetiyle çıktı.5

Bu konuda Evrensciler beni şaşırttı desem yeri. Çünkü “emperyalizme bağımlı” olarak değerlendirdikleri gibi, “Teori ve Eylem” dergilerinden Türkiye’yi emperyalist olarak değerlendirenler eleştiriliyor.6 Evrensel’de çıkan “Üsler, limanlar, yollar, okullar: Afrika'da Türkiye'nin büyüyen izi” Cihan Çelik imzalı yazı, benim 2022 yılında yayınlanan “Emperyalist Türkiye” kitabımda; “Türk Emperyalist Devletinin Yayılmacılıkta Askeri ve Yumuşak Güçleri” başlıklı bölümde, fazlası var, eksiği yok.7 Ancak, küçük burjuva anlayışlar, her şeyi ilk defa kendileri “keşfettikleri” için, çok önceden yayınlanan çalışmaları görmezden gelme gibi bir “körlenmeleri”de söz konusudur. Bunların eleştirileri bir sonraki yazıda ele alınacağı için geçiyorum. Evrensel’in yazarları’da, Sol Haber’in yazarları gibi, “dev tekellerin büyümelerini” anlatmalarına karşın, bu emperyalist tekellerin devletini “yeni osmanlıcılık” “özentisi”8 gibi göstermeye devam ediyorlar. Demek ki, Osmanlı’nın “dev sermaye sahibi tekelleri” varmış da dünya alem bilmiyormuş!!!

Yine, Bolşevik Partizan'ın (Bolşevik Parti /Kuzey Kürdistan-Türkiye) 12. Kongre'sinde “Türkiye'nin emperyalist” olma sorununu tartışacaklarını (“T.C.’nin emperyalistleşme yönünde geliştiği ve bu gelişmede çok önemli mesafe katettiği yönünde bir görüş birliği var.”)9 açıklamaları ileri bir gelişmedir.

Bu olumlu gelişmelerin yanında, hala “yarı-sömürgecilikte” direnenlerin varlığı ve Türk tekellerinin hemen hemen bütün ülkelerdeki sermaye yatırımlarını görmezden gelmeleri, ama Türkiye'deki emperyalist sermayeyi öne çıkarıp, yerli sermayeyi (ki bu da emperyalist sermayedir) ikinci plana atan yaklaşımlar devam etmektedir. Marksizm-Leninizmle biraz temasta olanlar, Türk devletindeki bu gelişmeyi eninde sonunda göreceklerdir. Çünkü görmemek olası değil. Tekelci Türk devleti “ben buyum!” diye bas bas bağırıyor.

“Yarı-sömürgelik” ve “yarı-bağımlılık” ilişkileri, birbirinden çok farklı değil, aralarındaki fark görecelidir. Bunu bağımlılık ilişkilerini belirleyen o ülkenin emperyalist sermayeye bağımlılık oranıyla doğru orantılıdır. Her yarı-sömürge ülkenin, emperyalizmden bağımsız hareket edemeyeceğini varsaymak, “bağımsız” ülkelerin somut durumunu tam olarak yansıtmaz. Örneğin Türk devleti 1974'de Kuzey Kıbrısı, tüm emperyalistlerin karşı çıkmasına rağmen işgal etti ve hale bu işgal devam ediyor. Gelinen aşamada, işgali sonlandırması bir yana, oradaki varlığını daha da güçlendirmektedir. Türkiye, Kuzey Kıbrıs'ı işgal ettiğinde emperyalist bir ülke değildi. Ama, “yarı-sömürge” olma halinde zayıflama vardı. Emperyalistlerin baskılarına rağmen, bağımsız hareket etti. Ya da en azından diğer (sosyal emperyalist SSCB, ABD ve İngiltere) emperyalist ülkelerin askeri karşı koyuşunun olmayacağını garanti ettikten sonra böyle bir işgali gerçekleştirdi. Oysa, aynı Türk devleti, 1964 yılında Kıbrıs'a “müdahale” etmek istedi, ancak ABD'nin sert (Johnson Mektubu10) tepkisiyle karşılaşınca, karşı saldırıyı göğüsleyemeyeceğini hesaplayıp, müdahaleden vazgeçti.

Kıbrıs işgali, Türk sermayesinin tekelleşmesinin güçlenmesiyle de doğru orantılıdır. 1970'lerin ortasında tekelleşmenin düzeyi, “Emperyalist Türkiye” kitabımda incelenmiştir.11 Türk sermayesinin giderek güçlenmesi, birçok ekonomik ve politik yaptırımları (ABD'nin silah ambargosu) gözaldığını da göstermektedir. ABD'nin askeri yardımı Türk devleti için önemliydi. Çünkü Türk ordusunun askeri (silah) gereksinmelerinin büyük bir bölümü ABD'den karşılanıyordu.

Türkiye 1990'ların başından itibaren daha bağımsız hareket etmeye başladı. Bu “bağımsız”lık, Türk sermayesinin uluslararsı sermayeden bağımsız olduğunu göstermez. Tersine 1980'den itibaren Türk sermayesi uluslararası emperyalist sermaye ile daha bir içiçe girmiştir. Türk tekelci sermayesinin uluslararası sermaye ile bütünleşmesi, daha sıkı ilişki içine girmesi, uluslarası sermayenin ülke içinde daha rahat hareket edebileceği yasal düzenlemelerin yapılması, Türk tekelci sermayesinin de gelişme düzeyi ile doğru orantılıdır. Türkiye'nin 1980'lerden itiabren uygulanan ekonomik politika, hem Türk tekelci sermayesinin hem de uluslararsı sermayenin çıkarlarını gözeten bir politikaydı.

Emperyalizm çağında, “kapitalizmin kendi iç dinamiği ile büyümesi, gelişmesi” bir masaldır. Kapitalist ülkelerde, “kendi iç dinamiği ile büyüme” arayanların, kapitalist dünyanın yeni bir (emperyalist) aşamaya geldiğinin ve bunun ekonomi-politik etkilerinin neler olduğunu tam olarak bilmeyen ve “her şey eskisi gibi” sanan dogmatik yaklaşımların ürünüdür. Bu bağlamda da, Türkiye'deki kapitalist gelişme, emperyalist sermaye desteği ve emperyalistlerden alınan kredilerle (borç) sağlanmıştır. Bu durum, diğer “yarı-sömürge” ülkeler içinde geçerlidir. Geçerken söyleyelim, bazı ulusalcıların çok övündüğü, 1930-40'lar arasında Türkiye'de kurulan fabrikalar, dışardan (bir çoğu o zamanın SSCB'den) ve batılı emperyalist ülkelerden sağlanan kredilerle (borç) gerçekleşmiştir.12

2. emperyalist paylaşım savaşı öncesi Türkiye'de kurulan tüm fabrikalar yabancı ülkelerden ya da tekellerden sağlanan kredilerle (borçlarla) kurulmuştur. Kapitalizmin gelişmediği, tekelleşmenin olmadığı yerde de sermaye birikimi olamaz. Böylesi bir durumda dışa bağımlılığın derecesi daha yüksektir. Bu dönemdeki kapitalizm komprador kapitalizmdi. Türkiye'de de sermaye birikimi ve tekelleşme 1970'lerin başından itibaren olmuştur. Özellikle büyük sermaye gerektiren tüm fabrikalar, büyük alt yapı-yatırımları, büyük baraj ve elektrik santrallerin kurulması vb. yine dışardan sağlanan kredilerle kurulmuştur. Bugün de özel sektörün faaliyetleri için dış kredilere gereksinimi vardır. Ancak, ülkede kapitalizm komprador niteliğini çoktan yitirmiş tekelci kapitalizm haline dönüşmüştür ve tekelleşme yüksek düzeydedir.13 Dış kredilere gereksinim duymak her zaman “yarı-sömürgecilikle” doğrudan bir ilişkisi yoktur. Bütün emperyalist büyük tekeller dış krediye gereksinim duyar ve yüksek düzeyde borçlanırlar. Tekellerin borçlanmalarının miktarı kendi öz sermaye birikimleri ile doğru orantılıdır. Borçlanmalar (sağlanan krediler) yurt dışındaki bankalardan olduğu gibi yurt içindeki bankalardan da sağlanabiliyor. Ve özel tekellerin dış borçları devlet garantilidir.

T.C. Merkez Bankası'nın verilerine göre, şu anda özel şirketlerin (tekellerin) dış ülkelerden sağladıkları kredi borçlarının toplamı; “Mayıs sonu itibarıyla, özel sektörün yurt dışından sağladığı toplam kredi borcu, 2023 yıl sonuna göre 4,5 milyar ABD doları artarak 168,5 milyar ABD doları olmuştur.14

Türk tekellerin dış ülkelerden sağladıkları krediler, onların dış krediye bağımlı olduğunu, ancak bu “yarı-sömürgecilik” değil, tersine, uluslararsı sermayenin içiçeliğini ve kapitalist ülkelerin birbirine kopmaz bir şekilde bağlandığını gösterir. Çünkü, aynı şekilde uluslararası diğer emperyalist tekellerde dış ülkelerden kredi (borç) almaktadırlar. Örneğin, Almanya'nın ülke olarak toplam borcu 6,7 trilyon Avro'yu aşmıştır.15 Buna karşın; “2023 yılı sonunda, Almanya'daki finansal olmayan şirket gruplarının borcu yaklaşık 2 trilyon 175 milyar avroya ulaşmıştır. Bu, finansal olmayan şirket gruplarının borcunun son on yılda yaklaşık yüzde 63 oranında arttığı anlamına gelmektedir.“16

Almanya ve diğer AB ülkeleri ABD’den bağımsız hareket etmek istiyor ve hatta AB içinde bir çok ülke Almanya ve Fransa’ya boyun eğmek istemiyor, ama, emperyalist dengesiz gelişme ve emperyalist hegomanya rekabeti, kendi yasaları içinde ilişkilere yön veriyor. Türk devleti de, kendi sermayesi oranda bağımsız hareket ederken, aynı zamanda, emperyalist kamplar arasındaki çelişkiyi kendi emperyalist çıkarları için kullanıyor. Türk devleti, iki emperyalist kamp arasındakiçelişkiden yaralanma taktiğini, özellikle, Suriye’nin emperyalistler tarafından boğzlanmasından ve Rusya-Ukrayna savaşından sonra daha da geliştirdi. Bu, hareket serbestliği yarı-sömürge bir ülkenin yapacağı bir ilişki biçimi olamaz.

Türkiye’nin emperyalistleşmesi de Suriye’nin egemenliği altındaki Kürdistan topraklarının bir kısmının işgal edilmesiyle kendini daha net göstermiştir. Türkiye’de emperyalist sermayenin dışa açılması ve askeri işgaller birbirine koşut gitmiştir. Bu durum Türk devletinin emperyalist amaçlarını ve hedeflerini büyütmesine yardımcı olmuştur. Ve emperyalist kamplaşmanın netleşmesi ve çelişmelerin keskinleşmesi, Türk devletine “iki emperyalist kamp arasında şansını arama ve bu şansı zorlama” koşuşulları yaratmıştır. Ancak, bütün bunların esas nedeni, Türk devletinin askeri gücünden değil, esas olarak emperyalist sermayeye sahip olmasından kaynaklanmıştır. Askeri gücü ise, Türk tekelci burjuvazisinin yayılmacılığını ve hegomanya alanlarını genişletme ve elinde tutmayı kolaylaştırıcı rol oynamıştır ve oynamaktadır. 05.08.2024

1Lenin, Emperyalizm, sf. 105, Sosyalist Yayınlar

2https://haber.sol.org.tr/haber/turkiyenin-afrika-boynuzu-seruveni-1-dort-koldan-etiyopyaya-hucum-394116

3Yusuf Köse, Emperyalist Türkiye, El Yayınları 2022

4https://haber.sol.org.tr/yazar/gercek-bu-savas-kapiyi-caliyor-394447 02.08.2024

5Cihan Çelik, https://www.evrensel.net/haber/524769/usler-limanlar-yollar-okullar-afrikada-turkiyenin-buyuyen-izi

6https://teoriveeylem.net/tr/2024/03/04/kurulusunun-ikinci-yuzyilinda-turkiyenin-bagimli-kapitalizmi/

7Yusuf Köse, age, sf. 247-295

8Yusuf Karadaş, „Yeni Osmanlıcılığın Afrika’daki tezahürü“ https://www.evrensel.net/yazi/95324/yeni-osmanliciligin-afrikadaki-tezahuru (04.08.2024)

9https://www.bolsevikparti.org/bp/193_sayfalar.pdf

10Ali Rıza İZGİ, Kıbrıs Barış Harekatı Sonrasında Türkiye’ye Uygulanan Silah Ambargosu ve Sonuçları, Temmuz -2007, Yüksek Lisans Tezi, pdf

11Yusuf Köse, Emperyalist Türkiye, sf. 65-76

12İlk Bez fabrikası (Sümerbank) Kayseri'de SSCB'den sağlanan 20 yıl ödemesiz sıfır faizle 8,5 milyon liralık krediyle Sovyet bilim insanları ve ekonomistlerin denetim ve gözetiminde 1935 yılında kurulmuştur. Fabrika için gerekli makineler de Sovyetlerden getirilmiştir. Bkz. Yaşar SEMİZ, Güngör TOPLU, “Cumhuriyet Döneminde Devlet Tarafından Kurulan İlk Sanayi Kuruluşu Kayseri Sümerbank Bez Fabrikası. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/836386

13Yusuf Köse, Emperyalist Türkiye, “Türkiye'de Tekelleşme”, sf. 55-104

14https://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm/connect/TR/TCMB+TR/Main+Menu/Istatistikler/Odemeler+Dengesi+ve+Ilgili+Istatistikler/Ozel+Sektorun+Yurt+disindan+Sagladigi+Kredi+Borcu/ (TCMB, Özel Sektörün Yurt Dışından Sağladığı Kredi Borcu Gelişmeleri - Mayıs 2024)

15https://www.ceicdata.com/de/indicator/germany/external-debt

16https://de.statista.com/statistik/daten/studie/1060295/umfrage/schulden-der-nichtfinanziellen-boersennotierten-unternehmensgruppen-in-deutschland/

6906

Yusuf Köse

Yusuf Köse teorik ve politik konularda yazılar yazmaktadır. Ayrıca 7 adet kitabı bulunmaktadır. Kitapları şunlardır: Emperyalist Türkiye, Kadın ve Komünizm, Marx'tan Mao'ya Marksist Düşünce Diyalektiği, Marksizm’i Ortodoks’ça Savunmak, Tarihin Önünde Yürümek, Emperyalizm ve Marksist Tarih Çözümlemesi, Sınıflı Toplumdan Sınıfsız Topluma Dönüşüm Mücadelesi.

yusufkose@hotmail.com

http://yusuf-kose.blogspot.com/

 

 

Yusuf Köse

MİNNET VE HAYRANLIKLA: YOLLARI YOLUMUZDUR![1]

“Nehirlerin dinlediği seslerdik”[2]

 

Sizlere, siz kardeşlerime Onlardan söz ederken, heyecandan dilim damağım kuruyor. Omuzlarımda devasa bir sorumluluğun ağırlığını duyumsuyorum…

Ne demeli? Nereden başlamalı?

Öncelikle onlarınki, anlatmaktan çok yaşanan, yani kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir aşktı…

“Demokratikleş-me paketi”

“Maymun ne kadar yükseğe çıkarsa,kıçı da o kadar görünür.”[1]

 

Bizim kuşaktan, (genel olarak “78’liler” olarak biliniyoruz) kimileri ve selefimiz 68’lilerin bir kısmı çok hızlı “uyum sağladı”. Biz beceremedik.

Eskinin “solcu”su, bugünün liberali kalemlerin AKP iktidarının Başbakan Recep Tayyip Erdoğan eliyle açtığı (kaçıncı?) “Demokratikleşme Paketi” ile ilgili görüşlerden söz ediyorum.

“Cemevi ile Ruhban Okulu da olsaydı daha iyi olurdu,” diyen hoşnut Oral Çalışlar, örneğin[2]

Umudun Şiarı: “Size Verdiğimiz Süre Doldu!”

Emperyalist sermayenin uluslararası bir kaç merkezdeki dönüş hızına bağlı ve orantılı olarak, dünya halklarının direnişlerinin hızı da artıyor.

Yaşadıklarımız reddedilmelidir!

Ecdadımız Kayıkları, Biz Gemicikleri Yürüttük

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan her fırsatta ecdadından bahsetmekten geri durmuyor. Yerel seçimlere yönelik bir yatırım olduğu herkesçe bilinen, konunun uzmanlarınca da birçok eksiği bulunduğu iddia edilen Marmaray tüp geçidi milyonların can güvenliği hiçe sayılarak apar topar açıldı. Başbakan açılıştaki konuşmasında da “ecdadımız gemileri karadan yürüttü, iktidarımız da denizlerin üstünden vagonları yürütüyor” dedi.

Din Kardeşligi masali ve türban sovu

AKP meclisteki türbanlı milletvekili şovuyla halkı uyutma yolunda kendisine yakışır bir adım daha atmış oldu. Oysa din, türban ya da özgürlük diye bir dertleri yok. Onlar ne pahasına olursa olsun iktidarda kalmanın ve hizmet ettikleri bu düzenin ezen- ezilen, sömüren- sömürülen çelişkisini halkın gözünden kaçırmanın derdinde. Türbanı bu korkunç düzeni saklamak için bir şal olarak kullanmaktadırlar. Tuhaf olan şu ki, türban takan kadınların çoğu da bu düzenin mağdurlarıdırlar. Ne var ki onlar bunun farkında değil. Biraz düşünseler iyice esaret altına girdiklerini göreceklerdir.

Ortadoğu yeniden biçimlen(diril)irken …[*]

“Karanlık saatler geldiğinde,

o zamanın insanı da gelir.”[1]

 

Ortadoğu yeniden biçimlen(diril)irken söylenmesi gerekeni, gecikip, lafı dolandırmadan hemen belirteyim: Büyük bir alt üst oluşun içindeyiz…

Bu kadar da değil; her şey daha da ağırlaşarak vahimleşecek; veya tarih müthiş hızlanacak; ya da sık sık Montesquieu’nun, “Ne mutlu tarihi sıkıcı olan halka” sözü anımsanacak…

Ercan Binay’dan mektup var Abdullah KALAY’a özgürlük!

“Zulümle abad olunmaz.”[2]

 

Cumhuriyet Bayramı' Ve Bagımsız Türkiye Hangi Sınıfın Ideolojisidir?

'Cumhuriyet Bayrami' Ve Bagimsiz Turkiye Hangi Sinifin Ideolojisidir?

 

'Bir Marksist toplumsal uzlasmaya degil, sinif mucadelesine dayanir' der Lenin.

Sinif mucadelesi ise tekduze bir rota izlemez.Tarihin her toplumsal akisinda farkli bicimler olarak karsimiza cikar. Komunistler iradeci-idealist degil dialektik olguculuga dayanir. Canlidir Marksistin dunyasi, basma kalip, tekduze, soyut ilkeler ve kaliplar bakisi burjuvazinin dunya gorusudur.

 

Solu Liberalleştirmek

 

Sol’u liberalleştirme; onu devrimci özünden kopararak, burjuva düzen içi bir hareket haline getirme ve burjuva sistemine karşı toplumsal devrimci alternatif olmaktan çıkarma çabaları, solun tarihi kadar eskidir. Toplumun burjuva-proleter kampa bölünmesinden bu yana da, burjuvazi, sol’u sol olmaktan çıkarmanın her türlü yolunu denemeye, şiddetin yanında, ideolojik ve siyasal olarak onu yozlaştırmaya özel bir önem verdi. 

Kürdistan ve "Demokratikleşme"

Kürdistan tarihi açısından 90'lı yılların en önemli olgusu Kürdistan ulusal kurtuluşçuluğunun kadrosu,hemen hepsi bağımsızlıkçı çizgide binlerce Kürd aydınının imha edilmiş olmasıdır.Öylesine bir soykırım ki hesabını gören de soran da yok,ortalık da "barış"çılardan ve "unutmaya ve affetmeye hazırız"cılardan geçilmiyor.Kürdistani stratejik aklın ve ulusal kurtuluşçuluğun taşıyıcısı bu kategorinin imha edilmesi,kalan yerli/yerel aydınların Türki metropollara ya da yurtdışına kaçması/kaçırtılması ve eşzamanlı olarak Kürdistan köylülüğünün sömürgecilerce Kürdistan dışına göçertilmesinin ulusal

Iki Birlesir Bir Olur Ya Da HDP

Iki Birlesir Bir Olur Ya Da HDP


Ertugrul Kurkcu ''Halkin uzerine bilgelik tesis etmek degil, halkin bilgeligini temel alan bir partiyiz'' diyor...Kongreye Apo ve Recep kutlama mesajlari yolluyor!

 Tum milliyetlerden Isci-Koyluler Revizyonizmi gormuyor ve alkisliyorsunuz!

 Sunu diyor sizlere Kurkcu; Isciler-Koyluler ,Marksizm-Leninizm gibi sizi kurtarmaya calisan akimlara kapilmayin...!

Sayfalar