Cumartesi Eylül 12, 2026

TKP/ML Merkez Komitesi;“Faşist kliklerin dalaşına değil, halk savaşına taraf ol!”

Türk egemen sınıflarının yaşadığı siyasal kriz derinleşerek devam ediyor. Faşist diktatörlük içindeki klik çatışması 15-16 Temmuz 2016’da ordu içinde örgütlenmiş bir cuntanın askeri darbe girişimiyle yeni bir evreye geçmiştir. Türk egemen sınıflarının tarihinde pek tanık olunmadık bir darbe girişimi olmuştur. Darbe girişiminin başladığı saatten (15 Temmuz saat 21.30), örgütlenme biçimine ve kısa sürede yelkenleri indirmesine kadar fiyasko niteliğinde bir başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Ancak bu darbe girişimi TC tarihi açısından bir ilktir. Türk Ordusunun “cuntalar bileşkesi” olduğu bilinmektedir. Darbe girişimleri, yönetimi ele geçirme hesapları ordu içinde hiç tükenmemektedir. Türk devlet yapısının kuruluş aşamasında Ordunun siyasal rolünün bu aktivasyonda belirleyici bir rolü vardır. Egemen sınıfların ihtiyacına göre genelde Genelkurmay’dan başlayan bir süreçle askeri darbeler kotarılır.

15-16 Temmuz askeri darbe girişimi ise örgütlenmiş cuntanın hiyerarşik yapılanmaya dayanmaksızın sokaklara çıkıp yönetimi ele geçirmesi girişimi olmuştur. “Yurtta Sulh Konseyi” ismiyle kendini ifadelendiren bu cunta özellikle toplumun bir kesiminin AKP ve Tayyip Erdoğan karşıtlığına dayanarak bu darbeyi kotaracağı hesabı yapmıştır. Ancak Türkiye’de gerçekleşecek bir askeri darbenin başarısı Emperyalist güçlerin ciddi desteğine ve ülkenin politik konjonktürünün uygun olmasına bağlıdır. Darbeci cuntanın Türk egemen sınıflarının desteğini örgütleyemediği, medya-sermaye-siyasi eksen de destekten yoksun kaldığı gibi Emperyalist güçlerden de yeterli desteğin kotarılamadığını görmekteyiz. Bu durum Ordu içindeki örgütlenmesinde de yeterli desteğin alınamamasını getirmiştir. Ama tüm bunlara rağmen cuntanın darbe girişimi gerçekleşmiştir. Bu var olan cuntanın tam anlamıyla bir kamikaze rolü üstlendiğini göstermektedir.

Darbe girişiminde bulunan bu cuntanın kamikaze rolü üstlenmesi cuntanın ana omurgasını oluşturan egemen sınıf kliğinden kaynaklanmaktadır. Bu cuntanın örgütlenmesi ve sürüklenmesinde esaslı gücün Fettullah Gülen cemaati olduğu görülmektedir. Ordu-polis ve yargıda ciddi bir gücü bulunan bu cemaat uzun süredir sistemin esas güçleri tarafından düşman ve tehdit olarak görülmekte ve hedeflenmektedir. Cemaat, ordu içindeki memnuniyetsizliğe ve ABD emperyalizminin en azından bir kliğinin göz kırpmasına dayanarak tüm elverişsizlikleri göze alarak darbeye girişmiştir. Bu yaklaşık 4 yıllık egemen sınıflar arasındaki çatışmanın en şiddetli ve en kristalize olmuş biçimidir.

Cunta başarı elde edemese de devleti yeni bir siyasal krize ve yeni siyasal ilişkilere sürükleyecek sonuçlar doğurmuştur. Bu darbe girişimi başarılı olamasa da Türk devletinin meclisi bombalanmış, aralarında polis ve askerinde bulunduğu yüzlerce insan ölmüş, “Kutsal” “Peygamber ocağı” sayılan Ordunun bir kısım mensupları esir muamelesi görmüş, sokaklarda sürüklenmiş, kafası kesilmiş, linç edilmiş, asker ve polis düşman güçleri gibi çatışmaya girmiştir. Bu “Ortadoğu”ya model ülke olmaya çalışan, bölge devleti olma iddiası taşıyan bir devlet için olabilecek en kötü görüntü ve kriz durumudur. Yaşanan darbe girişiminin Türk devletini zayıf düşürdüğü, itibar ve prestijini ciddi düzeyde aşındırdığı, iç ve dış politika da izlenecek yönelimi etkileyecek düzeyde tesirde bulunacaktır.

Yaşanan darbe girişiminin ciddiyet ve güç sorunu, AKP’nin örgütlü-militer güçleri tarafından da kısa sürede fark edilmiş ve belli bir kitleyle bu girişimin karşısına dikilmekten geri durmamıştır. Kitlelerin bu hareketini “demokrasiyi” sahiplenmesi olarak okumak Türk devlet yapısının gerçek niteliğini karartmak olacaktır. Harekete geçen kitlenin AKP’nin gerici-faşist politikasının en militan sahiplenicisi olması gerçeği karşı-duruşun siyasal niteliğini de belirlemektedir. Bu anlamda kitlelerin demokratik hak ve özgürlükleri için değil, faşizmin egemen kliğinin çıkarları doğrultusunda harekete geçtiği tespit edilmelidir. Bu anlamda cunta girişiminin karşısına dikilmesi “haklı gerekçelere” dayanmakla birlikte kesinlikle ilerici ve demokratik değildir.

Darbeye maruz kalan parlamenter rejime dayalı devletin faşist karakteri kesinlikle göz ardı edilmemelidir. Zira bertaraf edilen darbe girişimi sonrası Faşist diktatörlüğün Cumhurbaşkanı, başbakanı 15 Temmuz’u “demokrasi bayramı” ve “demokrasinin zaferi” olarak pazarlamaktadır. Oysa gerçek bambaşkadır. Tayyip Erdoğan önderliğinde Türk devleti, kendi anayasal çerçevesini yok saymakta, Kürt ulusuna en şiddetli katliam-baskı ve yok etme politikasını uygulamakta, tüm demokratik muhalefeti dolaylı ve doğrudan katliamlarıda devreye sokarak baskılamakta, düşünce ve ifade özgürlüğünün tutuklamaya varan yöntemlerle engellenmekte, kendi siyasal-dini-ulusal kimliğe sahip olmayan her kesimi “terörist ya da terör destekçisi” görerek sindirmektedir. Yani faşizm, hali hazırda her türlü araç ve yöntemle uygulamadadır. Kürt şehirleri binlerce insan katledilerek yok edilmekte, seçilmiş belediye başkanları tutuklanmakta, milletvekilleri tutuklama ve tasfiye ile yüz yüze bırakılmaktadır. Bu anlamda devlet yaklaşık 93 yıllık faşist rejimini Tayyip Erdoğan önderliğinde en pervasız biçimiyle sürdürmektedir.

Bu yüzdendir ki darbe girişimi “demokrasiye” yönelik değildir. Ancak terside doğrudur. Yani darbeci cunta “demokrasiyi” getirmek bir yana halkın “sandık” hakkının da gasp etmesine neden olacak gerici-faşist bir politik konumlanış içindedir.

Egemen sınıflar arasındaki çatışmanın geldiği bu nokta faşist diktatörlüğün dayandığı siyasal-sosyal-ekonomik temelin ürünüdür. Türk egemenleri halk kesimlerini “darbe dönemleri kapandı artık demokrasi bakidir” diyerek kendi gerçekliğini gizlemeye çalışması bu darbe girişimiyle berhava olmuştur. Siyasal ve ekonomik krizin sürekli olduğu faşist diktatörlükte cuntalar, darbe girişimleri ve darbeler her zaman güçlü bir seçenektir. Yönetme krizinin boyutlandığı her durumda askeri faşist cuntalar göreve amade beklemektedir. Bu bağlamda, Türk hakim sınıflarının çözmeye muktedir olmadığı politik sorunlar ve kriz hali askeri darbeyi hala gündem de tutmaktadır. Bu son girişim bunun açık göstergesidir. Bu girişim aynı zamanda Türk hakim sınıflarının mevcut yönelim ve politikalarının süreci yönetme kabiliyetini kaybettiğinin göstergesidir.

Yaşanan son gelişmelerle birlikte biraz daha zayıflamış, itibar kaybetmiş, politik krizi derinleşmiş bir devlet gerçeği söz konusudur. Darbe girişimine ilk tepki binlerce yargı mensubunun ve yine binlerce subayın gözaltına alınması olmuştur. Egemen sınıflar arasında ki dalaşta devlet bürokrasisinde öbeklenen bir klik bu vesileyle kapsamlı bir tasfiyeye maruz kalacaktır. Ancak bu tasfiye ötelenen yeni politik çatışmalara zemin sunacak, kurulmuş gerici ittifakların dağılma zemini olacaktır. Faşist diktatörlük içinde düşman kardeş grupların çokluğu bu tespiti kolaylıkla yapmamızı sağlamaktadır.

Özellikle Kürt ulusunun enerjik ve direngen mücadelesi egemen sınıflar arası çatışmaların hızla olgunlaşmasına neden olmaktadır. Kürt ulusunun demokratik hak ve taleplerine yanıt olamayan Faşist diktatörlük, Kürtlerin güçlü ve direngen mücadelesi karşısında politik krizi kaçınılmaz olarak daha derin ve sarsıcı yaşamaktadır. Ortadoğu’da ki gelişmeler ise buna çarpan etkisi yapmaktadır.

Komünistlerin ve devrimcilerin görevi bu yönetme krizinin doğurduğu sonuçlara karşı zora dayalı mücadelesini daha güçlü ve etkili hale getirmek olmalıdır. Kitlelerin memnuniyetsizliği silahların eleştirel gücüyle birleşmediği sürece egemenlerin siyasal krizini devrimin olanağı haline getirmek mümkün olmayacaktır. İster Parlamento örtüsü kullanılsın ister askeri cunta egemenliğinde olsun görev faşist diktatörlüğe karşı ezilenlerin özgürlük, demokrasi ve devrim mücadelesini örgütlemek olmalıdır. Askeri darbe girişimine karşı halkın güvenliğini sağlayacak, onları bu saldırı dalgasına karşı seferber edecek mücadeleyi benimsemek olduğu gibi, parlamento örtülü faşist diktatörlük karşısında parlamentarizme, reformizme hapsetmeksizin mücadele araç ve yöntemlerini çeşitlendirerek devrime seferber edecek politik bir netlik içinde olunmalıdır. Darbe girişiminin politik etkisini ve ağırlığını göz ardı etmeden ama sorunun esasını asla kaçırmadan mücadele yöntem ve araçlarını gerilla mücadelesine dayalı halk savaşına bağlayarak demokratik halk devrimi görevine sarılmalıyız.

Ezilenler çaresiz değildir. Parlementoyu faşizmin örtüsü haline getirip halkı “demokrasi” söylemiyle kandırılmasına da, faşist cuntayı Erdoğan korkusu ve AKP düşmanlığı ile kurtuluş olarak pazarlayıp ezilenlerde yalancı umutlar yaratılmasına da müsaade etmeyeceğiz. Ezilenler gericiliğin dolgu malzemesi değil tarihin yıkıcı ve yapıcı unsurudur. Demokratik halk devrimi, sosyalizm ve komünizm davasına ikna etmek, örgütlemek ve oku doğru hedefe yönlendirmek tarihsel sorumluluktur. Bu görev fabrikada, tarlada, anfide, sokakta, meydanlarda, dağlarda günceldir, acildir.

ASKERİ FAŞİST CUNTALARA HAYIR!

FAŞİST DİKTATÖRLÜĞÜ YIKACAĞIZ, HALK İKTİDARINI KURACAĞIZ!

KAHROLSUN FAŞİZM, EMPERYALİZM, FEODALİZM VE HER TÜRDEN GERİCİLİK!

EGEMENLER ARASI KAVGAYA DEĞİL, DEMOKRATİK HALK İKTİDARINA TARAF OL!

YAŞASIN PARTİMİZ TKP/ML, ÖNDERLİĞİNDEKİ TİKKO VE TMLGB!

16 TEMMUZ 2016

TKP/ML-MK 

51887

Proletarya Partisi

 Proleterya Partisi'nden gundeme iliskin yazilar

Proletarya Partisi

ALEVİLERİ İSTİSMAR ETMEKTEN VAZ GEÇİN, SAMİMİYETLE LAİKLİĞİ TALEP EDİP SAVUNUN!

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, katıldığı bir etkinlik vesilesiyle, şöyle demekte: “(…) Cemevleri ile ilgili taleplerimiz yıllardır ortadayken, bir yanda bu ülkede anayasaya göre her yurttaş eşitken, Sünni bir yurttaşın ibadethanesi camilerin her ihtiyacı karşılanırken, aynı vergiyi ödeyen; vergi verirken eşit ama hizmet alırken eşit olmayan Alevi yurttaşlarımızın ibadethaneleri Cemevleri, devlet nezdinde ibadethane kabul edilip, camiye ne yapılıyorsa Cemevine de  aynısı yapılacağı güne kadar bu talebinizin sonuna kadar arkasındayım.” (T24, 21.07.2024)

Kendi topraklarında özgür yaşayamayanlar (Nubar Ozanyan)

Nasıl bir adalet, nasıl bir vicdandır ki yüzyıldır Kürtler kendi topraklarında özgür yaşayamıyor? Nasıl bir kara zulümdür ki, on binlerce gerilla canını feda etmesine, on binlerce tutsak kör hücrelerde ömür çürütürcesine özgürlüğe ellerini uzatmasına karşın karanlık iş başında kalmaya devam ediyor? Ve yüz yıldır Kürt halkı bunca büyük bedel ödemesi karşısında sanki bir şey olmamış gibi duran Devlet, utanmadan elini “kardeşlik” adına DEM’e uzatıyor? Tarihte böylesine aymaz bir düşman görülmüş mü?

Nobel Ekonomi Ödülleri Hangi "Bilimsel" Buluş İçin Verildi?

Emperyalist sistemin içinde bulunduğu durumdan liberal ekonomistler, liberal entellektüellerde memnun değiller. „Eşitsizlikler“ büyümüş, „doğanın tahribatı alarm“ veriyormuş, „demokrasiler“ gerilemiş, „ekonomiler teknolojik gelişmelerin gerisinde“ kalıyormuş. „ekonomik büyümeler yavaşlamış“ vs. vs. En büyük buluşu 2005-2006'dan beri dünyada „demokrasi“lerin gerilemesiymiş.

SAVAŞA AKTARILAN PARA, EMEKÇİYE YAŞATILAN YOKSULLUĞUN BAŞLICA NEDENLERİNDENDİR!..

“Çözüm sürecinin en önemli sonuçlarından biri de kesinlikle ekonomik göstergeler, ekonomik nedenler olacaktır. Yapılan bir hesaplamaya göre, terörün Türkiye’ye son 29 yıldaki maliyeti yaklaşık 300 milyar dolardır. Çözüm süreciyle birlikte canları tehditten kurtardığımız kadar, ekonomiye de can suyu olacak yeni bir dönemi, yeni bir süreci başlatmış olacağız.”

“Filistin’de direnişin bir yılı ve Bahçeli’nin sözleri”(Deniz Aras)

7 Ekim Aksa Tufanı hamlesinin üzerinden tam bir yıl geçti. Bu süre içinde Ortadoğu, emperyalistlerin askeri, siyasi, lojistik ve istihbarat desteğiyle adeta bir koçbaşı olarak işlevselleştirdikleri Siyonist İsrail tarafından kan gölüne çevrildi.

İmha ve İnkar Politikalarına Karşı Direniş Sürüyor

Türk devletinin kuruluş süreci aynı zamanda Kürdistan coğrafyasında imha ve inkâr politikalarına sistemlilik kazandırma sürecidir. “Tek vatan, tek bayrak, tek millet” söylemi bu ırkçı, inkârcı politikanın en açık ve özlü ifadesidir.

Ve aynı zamanda bir devlet politikasıdır. Dolayısıyla Kürt coğrafyasına dönük saldırıları dönemsel görmek veya kimi burjuva partilerinin izlemiş olduğu politikalarla açıklamaya kalkmak yanılgılı bir tutum olur.

3. Dünya Savaşı riski hâlâ “güçlü olasılık” mı yoksa artık “kaçınılmaz akıbet” mi?

Son bir yılın ve ama özellikle de son ayların olguları öyle gösteriyor ki 3. Dünya savaşı artık sadece “güçlü bir olasılık” olarak değil; “kaçınılamaz bir akıbet” olarak ele alınmayı gerektiriyor. Bu hızlı tırmanış ise esasen şu iki ana etmen üzerinden yaşanıyor: Birinci etmen Rusya-Ukrayna Savaşı iken; ikinci etmen ise İsrail saldırganlığının tırmandırdığı savaştır.

Önderlerin Ardından… (Nubar Ozanyan)

Kafkaslar’ın en ileri devrim beyni ve en güçlü çarpan sosyalist yüreği, zulmün gölgesinde yaşam bulmaya çalışan Ermeni halkının yetiştirdiği en kalifiye önder kadrolardan olan ISTEPAN ŞAHUMYAN’IN başına gelenler bütün Sovyet devrim önderlerinin başına gelenler gibi oldu. Yok sayılmak, yaşanmamış kabul edilmek, itibarsızlaştırılmak, unutturulmak, nefret, işçiler ve ezilen halklar için yaptıkları büyük fedakarlıklarının ters yüz edilmesi, kahramanların hain olarak tanıtılmaya çalışılması kötülüklerin en büyüğüdür. Acıların en derinidir.

Emperyalizm Üzerine Notlar-7

Yarı-Sömürgeciliğe“ Sığnan Sosyal Şovenist Teoriler

Başka ülkelerin işçi ve emekçilerini sömüren bir ülke yarı-sömürge olamaz. Eğer bir ülke içinde yüksek düzeyde tekelleşme gerçekleşmişse, başka ülkelere sermaye ihraç ediyor, oralarda yatırım yapıyor, işçi çalıştırıyor, maden ocakları açıp işletiyor, banka açıp mevduat topluyor, kredi veriyorsa ve  bu ülke, ML literatürde, kapitalist sistem içinde  emperyalist bir ülke olarak adlandırılır.

Düşünüş ve Hareket Tarzında Devrimcileşmek

Kürt ulusuna, diğer azınlık milliyetlere uygulanan baskı ve asimilasyon politikalarına karşı sessiz kalıp harekete geçmemek, özünde işçi ve emekçilerin birliğine, ortak yürüyüşüne zarar vermektir. Dolayısıyla bu yönlü yapılan çağrılara kayıtsızlık ya meselenin özünü yeteri kadar kavramamaktan ya da bu demokratik istemlere karşı samimi bir tutum sergilememekten kaynaklanmaktadır. Çünkü samimi bir birlik istemi, ortak mücadele anlayışı Kürt ulusunun ulusal demokratik haklarını savunmayı, bu yönlü yapılan tüm saldırılara karşı net bir tutum almayı gerekli kılmakta.

Bay Özkök gibilerinin vicdan muhakemesi

Ertuğrul Özkök; “Akıl ve vicdan Orta Doğu’yu terk etti. Geriye sadece fanatizmi bıraktı.” Sözleriyle, kendince bir durum tespiti yapıyor. Ve “Hadi artık soralım” diyerek, T24’deki yazısında soruyor: “Orta Doğu’yu kim harabeye çevirdi; İsrail F-35’leri mi, Hizbullah Fadi füzeleri mi?” (25 Eylül 2024)

Sayfalar