Cumartesi Ekim 10, 2026

Teorik-Politik Çalışma ve İdeolojik Netlik

Devrimcilik, her geçen gün daha fazla irade, inat ve bilinç gerektiren bir eyleme dönüşmektedir. Düşmanın artan saldırıları, baskının yoğunlaşması fakat bunun karşısında etkili bir duruşun ve güçlü bir öncülüğün olmayışının hem kitlelerde hem de tek tek saflara gelenlerde veya hali hazırda faaliyet yürütenlerde yarattığı sonuçları hep birlikte görüyoruz.

Dünya devrim tarihinde de sıklıkla gördüğümüz gibi devrimci dalganın yükseldiği dönemlerde saflara akışlar hızlanırken dalganın alçaldığı zamanlarda akışlar tam tersi yönde olmaktadır. Yaşananlar bir yanıyla devrimci durumun nesnelliği içerisinde değerlendirilebilecekken devrimci örgütlerin durumu ve bireylerin mücadele ve örgütle kurdukları bağda öznel-subjektif koşulları oluşturur. Biz yazımızda ikinci yanı ele alacağız.

Devrimcilik kavrayışında aşınma

“Tasfiyeci rüzgarlar esiyor” söylemi özellikle SSCB’nin yıkılışından sonra öne çıkarılan bir tahlil olsa da bunun parti-sınıf ve düşman bilincinde yarattığı etkilere karşı yeterince üzerinde durulduğu söylenemez.

Post-modernizmin, Marksizm, Leninizm, Maoizm’i de hedefe koyarak “büyük anlatılar” devrinin kapandığı söylemi, geldiği ve hatta “tarihin sonunun” ilan edildiği yani kapitalizmin zaferinin mutlak olduğu savunuları, ezilenlerin mücadele biçimlerini fazlasıyla etkilemiştir. Liberal-hümanist fikirler egemenlik kazanmıştır. Yaşanan sorunları/çelişkileri tekil olarak ele alma ve geçici gruplaşmalarla “hak” kazanımını hedefleyen eylem biçimleri benimsenmeye, yaygınlaşmaya başladı. Üretimin parçalı yapısı, kapitalizmin özel mülkiyet ve rekabetçi koşulları bu ideolojik savruluşun temellerini oluşturmuştur. Bütün bunlar sınıf mücadelesinin ve buna bağlı olarak profesyonel devrimci örgütlerin zorunluluğunun reddini getirdi.

Düşmanın baskı, takibat ve şiddetine karşı gizliliği temel alarak faaliyet yürüten profesyonel devrimcilerin oluşturduğu örgütler “hiyerarşik, bürokratik” yapılar olarak tanımlandı. Bu düşüncelerin yaygınlaştığı oranda devrimcileri, devrimci örgütleri etkilememesi mümkün değildi.

Sonuçta devrimci örgütler toplumla iç içedir. Halkın içinde karşılığını bulan her fikir her pratik proletarya partisini etkiler. Partinin bunun bilincinde olarak hem içeride hem de dışarıda ideolojik mücadeleyi kesintisiz bir biçimde sürdürmek zorunda olması bu gerçeklikle ilgilidir.

Bu gelişmelerle mücadele edilmediği oranda devrimci örgütlerin ve kendilerini korumak adına tamamen ideolojikleşip, ideolojiyi politikanın yerine ikame etmeye başladıklarını ve bunun sonucu dogmatik, bürokratik hale dönüştüklerini ya da misyonlarını demokratik bir kitle örgütü derekesine indirgeyerek devrimci örgüt niteliklerini kaybettiklerini görüyoruz. Her iki durum da sınıf mücadelesinin dışına atılmayı, etkisizleşmeyi getirmektedir.

Olması gereken güçlü bir ideolojik mücadeleyi yürütme, saflara gelenlerin seviyesini yükseltme ve politik mücadeleden tüm ezilen kesimlerle ilişkilenerek kopmamaktır.

Tüm bu ideolojik saldırılar sonucu karşımıza çıkan “devrimcilik” tarzını “sosyal-kültürel devrimcilik” olarak adlandırabiliriz.

Bunun temelini yukarıda vurguladığımız gibi liberal, hümanist burjuva ideolojisi oluşturmaktadır. Dünyada, Türkiye’de, Kürdistan’da yaşanan sorunlardan, savaşlardan ve baskılardan rahatsız olma, ekolojik tahribata karşı duyarlı olma, hayvan haklarını koruma isteği gibi emperyalist kapitalizmin dünyanın dört bir yanında oluşturduğu yıkıma karşı “hümanist” duyguların yön verdiği bir tepkiyle gelinmektedir.

Devrimci örgütlerin, kapitalizmin yarattığı sorunlara – yıkımlara karşı duruşu ortak zeminin çıkmasını sağlamaktadır. Ki bu nesnel durum zaten proletarya partisinin tüm ezilen kesimleri ve kapitalizmin karşısında duranları sınıf mücadelesinde birleştirebilmesinin de zeminidir aynı zamanda.

Burada olması gereken tüm tepkilerin tıpkı dereciklerin gür bir nehre katılıp onu büyütmesi gibi birleştirilmesidir. Fakat bunun tersi durumlarda yaşanmaktadır. Her gelen tekil ideolojisi ile kalmakta üstelik talepleri sistem içi, reformist tarzda olduğu için de; iktidarın yıkılmasını sağlayacak politik mücadeleden de uzak durabilmektedir. Bu da saflara yeni gelenlerin ve onlardan etkilenenlerin devrimci mücadele ile bağının pamuk ipliğine bağlı olmasına ve safların hızlıca terk edilebilmesine yol açmaktadır.

Saflarda kalınsa bile bu tekil ideolojilerin yıkılıp yerine proletaryanın ideolojisi hakim kılınamadıkça bireysellik, öznelcilik, benmerkezcilik, kendinde her şeyi hak görme ama sorumluluk almaktan kaçınma, kendisini ilgilendiren sorunlar – konular dışında politikayla ilgilenmeme, bedel ödeme ve bedel ödetmeden kaçınma gibi proletarya partisini ve beraberinde devrimciliği aşındırma pratikleri artmaktadır. Kapitalist sistemin bu küçük burjuva – burjuva ideolojilerini sürekli olarak üretebileceğini bilerek, buna karşı mücadelenin süreklileşmesi önemlidir.

Bu da devrimci örgütlerin sistem dışılığını, yıkıcılığını, iktidar mücadelesi verme gerçekliğini sürekli öne çıkarmakla olacaktır. Devrimcilikte buna bağlı olarak şekillenmek, yapılmak zorundadır. Bir ayağı sistemde bir ayağı Parti’de olan “devrimcilik”, sosyalizm hedefini ulaşılmaz kılmak ve sisteme kan taşımak dışında bir anlam ifade etmez.

Duygularımızla, düşüncelerimizle ve pratiğimizle sistemin yarattığı tüm bağlara karşı çıkmalı, devrimciler olarak kendimizi yeniden yeniden şekillendirmeliyiz. Bunda da Parti’ye ve yoldaşlarına açık olmak kadar kendimizin vereceği çabalarda büyük önem taşır.

Sonuçta belirleyici olan iç çelişkidir. Eğer ki, kişiler değişim – dönüşümde kararlı olmazlarsa dışarıdan yapılacak müdahaleler anlamsız gelecek, sekterlik olarak yorumlanacak ve yoldaşlar arası ilişkilerin zedelenmesi ile devam edebilecek bir süreç yaşanabilecektir.

 

Var olan duruma pratik olarak saldıralım

Komünist Parti saflarına gelenlerin, küçük burjuva ideolojisini yayması, savaşçı olması nesnel bir zorunluluk olan Parti’nin disiplininin bozulması ve iktidar mücadelesinde zayıflaması ve hatta gereken müdahaleler yapılmazsa proletarya partisinin yok oluşuyla sonuçlanabilecek etkiler yaratır. Bu, dünyada ve Türkiye’de yaşanan sayısız örnekler verilidir. Böyle hayatî bir konunun salt bireylere bırakılmasına veya isteğe bağlı olarak ele alınmasına izin verilemez.

Teorik-politik eğitimin – koşullar ne kadar zorlu olursa olsun ekmek kadar su kadar bizler için gerekli olduğunu bilerek – alınması gereklidir. Parti kadro ve militanlarının gücü, Komünist Parti’nin devrimcilerin sosyalizme ulaşmadaki rollerini kavramalarından, buna uygun teorik-politik eğitimi aksatmamalarından, ideolojik duruşlarından gelir.

Bütün bunlar egemenlerle aradaki çizginin sürekli kalınlaştırılmasına ve hiçbir koşulda eğilip bükülmemesine yol açar. Düşmanın da korktuğu bu militan ve kadro tipidir. Teorinin, ideolojik çalışmaların küçümsenmesi burjuva ideolojisini güçlendirir.

Yeni örgütlenen yoldaşlarımızda dahil olmak üzere tüm yoldaşlarımız yanlarında bir yoldaş olsa da olmasa da teorik-politik eğitimlerini aksatmamaları ve en başta da MLM klasikleri irdeleyerek okumalıdırlar. Daha önce bu tarz çalışma almayan yoldaşların zorlanacağına, ilk okumalarda verimin düşük olacağına şüphe yoktur. Fakat tüm öğrenmelerin, geçmek zorunda olduğu yoldur bu.

Bir kitabı, bir makaleyi iki üç veya daha fazla okumaktan, sürekli sorular sormaktan kaçınılmamalıdır. Sıklıkla vurguladığımız gibi çalışmaların en başından itibaren de yazma faaliyetine girişilmesi gereklidir.

Bu hem kavrayışımızı hızlandıracak, verimi artıracak, hem de çalışmalarımızı kolektifle paylaşmamızı sağlayacaktır. Çalışmaların “sıkıcı” olduğu, hiçbir şey anlaşılmadığı, zaman olmadığı gibi gerekçelerin açık ve net olarak, sınıf mücadelesinin gerekliliklerini anlamama ve buna göre şekillenmemeden kaynaklandığını bilmeliyiz. Devrimcilik, zorluklardan kaçma değil üstüne gitmedir. Çözümsüzlük değil çözüm üretmedir. Olanaksızlıklara boyun eğmek değil, imkansızlıkları gerçekleştirebilmektir. Yeter ki amaçta netlik olsun.

Eğitim konusunda sabırlı, ısrarlı ve inatçı bir tutum sergilemek, aynı şekilde “öğretirken öğrenen ve öğrenirken öğreten” olabilmek önemlidir. Bu sorgulayıcı, araştırıcı ve sonuç alıcı bir eğitimin ön şartıdır.

Eğitimin teorik ve politik olması zorunluluktur. Bu da, yoldaşlarımızın sınıf mücadelesi içinde sağlamlaşmaları anlamına gelmektedir. Mücadelenin gerektirdiği her yerde ve zaman da olmak devrimciliğin vazgeçilmez koşuludur. Bu yanıyla bazen karşımıza çıktığı gibi bu davranış bir fedakarlık değildir. Devrimci mücadele için yapılan hiçbir şey yapılan hiçbir şey fedakarlık değildir. Bu unutulmamalıdır, çünkü söz konusu olan ezilenlerin on binlerce yıllık sömürülerine ve katliamlarına, açlık ve kıtlıklarına son vermektir. Söz konusu olan, doğanın tahribatına, hayvanlara yaşam alanı bırakılmamasına ve katliamlarına itirazdır. Söz konusu olan kadınların ikinci cins olmaktan kurtulması, ezilen ulusların kendi kaderlerini tayin etmeleri, mezheplerin inançlarını özgürce yaşayabilmeleridir. Bütün bunların kökünü kazımak için yapılan hiçbir eylem hiçbir çalışma fedakarlık değildir, olamaz.

Sonuç olarak, teorik, politik ve ideolojik çalışma hiçbir koşulda aksatılmamalıdır. Eleştiri-özeleştiri proletarya partisinin üye ve militanlarının hatalarını düzeltmesinden zaaflarının üzerine gidişinde temel ve belirleyicidir.

Tüm tasfiyeci saldırılara rağmen, Parti sınıf ve düşman bilincinde Marksist, Leninist ve Maoist ideolojiye göre şekillenmek devrimin zaferi için zorunludur.

Bu nedenle Marks’ın berraklıkla vurguladığı gibi “var olan duruma pratik olarak saldıralım.” çünkü “on bin yıl çok uzun…”.

22893

Pusula

Pusula

Pusula

Kanla beslenen Almanya (Nubar OZANYAN )

Hafıza katillerine inat, modern tarihin en büyük suçlarından biri olan Ermeni Soykırımı’nın başlıca esin kaynağı, fikri ve onayı dönemin emperyalist Alman devletinindir. Soykırım bilimcilerinin araştırma ve çalışmaları sonucu elde edilen belgeler ortaya koymuştur ki, Ermeni Soykırımı, dönemin Alman devletinin İttihat Terakki Cemiyeti’yle kurduğu stratejik ittifak sonucu gerçekleştirilmiştir. Türk ulus devlet inşası, Alman devletinin akıl, destek ve onayıyla olmuştur. Alman ve Türk komprador burjuvalarının sermayesi, Ermeni-Rum-Süryani halklarının kanıyla yıkanmıştır.

Devrimimizin niteliği ve stratejisi üzerine (4.Bölüm)

“Devrim strajisi" üzerine:

MKP III. Kongresi’nin üzerinde; “Her şeyden önce MKP’nin Sosyalist Halk Savaşı Stratejisi halk savaşını sulandırmaktadır” ve “aşırı sol sekter bir tutumdur.”1 diyeninden tutalım da, “Yarım fokoculuktan tam fokoculuğa bir geçiş teorisi”2 türünden fırtınaların en çok kopartıldığı bir diğer önemli görüş ve yaklaşımı da, kuşkusuz ki; “Devrimimizin Stratejisi, sosyalist halk savaşıdır.” Başlığı altında ortaya konanıdır.3

"Kadın Cinsi Kaybetmiş Bir Cinstir." !!!

Biz sol/sosyalist ve de feminist çevrelerden insanların adeta kanını donduran „başlık olan“ bu 'veciz söz', maalesef sayın M. Oruçoğlu'na ait.

Dikkat edilirse  sayın Oruçoğlu'nun bu çıkarsaması, adı sanıyla tekil bir kadına değil, hatta beli bir grup kadına da değil; basbayağısında bir bütünlük olarak "KADIN CİNSİ" ne dairdir. 

Böyle bir genelleme bulunabilmesi için insanın ya akli melekelerinin kendisine oyun oynaması veya kaskatı bir erkek şovenist olması gerekir.

Rojava ve Karabağ / Nubar OZANYAN

İşgal altında olan Rojava ve Karabağ, Kürt ve Ermeni halklarının kalbine saplanan iki kanlı bıçak gibi duruyor. Parçalı ve yaralı… Her iki kadim toprak parçası, zalim ve soykırımcı Türk devleti tarafından işgal altındadır.

İttihatçı Kemalist Türk devleti, önüne kattığı ölüm sürüleriyle işgal ve katliam gerçekleştirerek yeni haritalar çizmeye çalıştı. Ancak haritalar kimi zaman işgalci devletlerin hatırlamak istemediği hikayeleri de anlatır. O hikayelerin en canlı yerinde boyun eğmeyen halkların bitmeyen özgürlük özlemi yazılıdır.

Özel Mülkiyetin Dayanılmaz Çekiciliğinde Kadına Yaklaşımın Küçük Burjuva Hafifliği

Kapitalist (ve pre kapitalist) toplumlarda, özel mülkiyetli ekonomik toplumsal yapının; ideolojik, politik ve genel anlamda kültürel belirleyiciliği tartışma götürmez. Düşünceler, davranışlar, etiksel anlayışlar bu minval üzerinde şekillenir ve gelişir.

20. Yılında 19 Aralık Hapishane Katliamını Unutmadık, Unutturmayacağız!

2000 yılında F Tipi hücre sistemine karşı başlayan açlık grevlerinin ölüm orucuna dönüştürülmesiyle büyüyen direniş, hapishane duvarlarını aşarak dışarıda da direnişe dönüştü.

Hapishanelerde ve dışarıda büyüyen direnişin bastırılması ve ardından hücre sistemine geçilmesi hedefiyle faşist diktatörlük, 19 Aralık 2000 tarihinde 20 hapishaneye birden saldırdı.

Binlerce özel tim ve polis eşliğinde; kimyasal gaz, ağır silahlar ve bombalarla düzenlenen bu kanlı operasyonda, 28 devrimci tutsak katledilirken, yüzlerce tutsak da geriye dönüşü olmayacak şekilde sakat kaldı.

Devrimimizin niteliği ve stratejisi üzerine (3.Bölüm)

2.2. “ESKİ VE İYİCE YERLEŞMİŞ BİR BURJUVA DEMOKRATİK SİYASİ SİSTEME SAHİP OLMASI” SORUNU.

H. yeşil 1. Maddede Türkiye’nin Kominter Programında öngörülen ‘eski ve iyice yerleşmiş bir burjuva demokratik siyasi sisteme sahip’ olması koşulunu aradığına göre, demek ki bu koşula uygun olmayan ülkelerde sosyalist değil, demokratik devrimin gündemde olacağını öngörüyor.

Unutmayın! (İsmail Cem Özkan)

Maraş katliamının bir yıldönümüne daha yaklaşıyoruz... Unutmadık acıyı yaşatanları ve yaşayanları...

Maraş bir dönüm hatta kırılma noktasıdır.

Katliamda elde edilmek istenen sonuç ortada değil mi? 12 Eylül.

Katliamı yapanlar 12 Eylül’ü yapanlardır, organize edenlerdir, arkasında ki lojistik ve ideolojik güçtür...

Peki, ne yaptılar Maraş’ta?

Cevabı açık, katliam!

Peki, sonucu ne oldu?

SAHİ FEMİNİZM, BİR “BURJUVA KADIN HAKLARI AKIMI“ MIDIR? (*)

Sizleri bilmem ama, benim kafama yatmıyor bizim cenahın ve sol-sosyalist ekseriyetin yapageldiği feminizm tanım ve nitelemeleri. Bunlarda itirazımı koşullayan baskın yönler sözkonusu çünkü.

Feminizmin, “burjuva kadın hareketi“, “burjuva akım“ yada “orta sınıf burjuva kadın hakları projesi“ gibi nitelemelerle anılması, doğrusunu isterseniz beni ikna etmiyor.

Hayaller tutsak alınamaz! (Nubar Ozanyan)

Ülkenin çeşitli zindanlarında işkence ve hak gasplarına karşı direnişler yeniden başladı. Modern tarihin en büyük suçu olan işkence, zindanlarda devam ediyor. 12 Eylül AFC dönemini aratmayan, sistemli ve sürekli hale gelen baskılar karşısında dilleri, inançları farklı olsa da halklar, yaşadıkları topraklarda özgürlük düşüncelerini var etmeye ve hayallerini sınır ve yasak tanımadan dolaştırmaya devam edecektir. Hiçbir duvar, hiçbir zorba güç özgürlük düşüncelerine kilit, hayallerine zincir vuramaz.

Devrimimizin niteliği ve stratejisi üzerine (2)

1-) “DEVRİMİN AŞAMASI SORUNUNDA TKP/ML’NİNTAKINDIĞI TAVIR” SORUNU:

MKP III. Kongresi’nin devrimin niteliğine (ya da aşamasına) ilişkin bu söylediklerine Partizan Özel Sayı (PÖS)‘da esaslı bir itiraz söz konusu olduğundan, sorunu biraz da bu itirazlar üzerinden ele almanın tartışmalara katkı sunacağını düşünüyoruz. Ve tabii ki söylenenler karşısında tavır belirlemekte gerekiyor.

Sayfalar