Tecrit etme ve teslim almanın bir öğesi olarak TTE -2-
“Hedef TTE’nin bertaraf edilmesiydi”
Cezaevi mücadelesi sert, hareket alanı olabildiğince sınırlı ve silahlar oldukça eşitsizdir. Ancak bu alanlarda irade ve bilinç geçişkenliğinde, burjuva-feodal argümanlara göğüs germekte mümkündür, öyle de olmuştur.
Burada bir nokta koyarak, parti örgütlülüğünün bir kolu olan gençlik alanından doğru örgütlenerek, cezaevleri direnişi sayesinde beden buldum, ruhumu yücelttim. Bunlara vesile olan ise canlı yaşayan, birebir yüzleştiğim, ileri parti kadrolarının ve militanlarının boyun eğmez tavırları, direnişlerinin yanı sıra diğer dost bir hareketin öne çıkan kadroları, itici bir rol üstlenmişti.
Zaman dönüştürür, sınıfları tanıma (felsefi, ideolojik, politik, örgütsel) her çehresini sahiplenme, öylece yeni bir vasıf edinme “kendi için” , “kendinde olana”, yeni bir dünya yaratma bunların üzerinden sınıfın politik bir neferi olarak davayı sürdürme benim açımdan büyük ve görkemli şeylerdi.
Bu arada 12 Eylül’ün ağır darbelerinden kurtulamayan örgütlenmeler, üzerlerine sinmiş olan karamsar ruh halini bazı hareketlerin öne çıkan, direniş yönelimleri sayesinde bir nebze de olsa saflarından atabildiler. Ancak doğası (sınıfsallığı) gereği bu direniş mücadelesi seyrinde kısmen toparlanan örgütler özelliklerine (sınıfsal) uygun bir konumlanış içerisine girmekten de geri durmadılar.
Bu kendisini daha çok popülizm (sekterizm ve revizyonizm) olarak gösteriyordu. Popülizm, dogmato- revizyonizmin sefaletiyle yüzleşirken- bütünleşirken-teslimiyet yönünde ilerliyordu. Fiili ve kitlesel direnişin yakıcı gerçekliği, bu tip örgütlerde çoğu zaman “bilinç yanılsamalarına” ve “yöntem aymazlıklarına” yol açıyor. Bu yüzden de başlangıçta yerinde bazı eylem biçimleri başat bir hale getirilerek her sorunun çözümün anahtarı gibi görülüyordu. Örneğin, KSAD (Kitlesel Süresiz-ya da Süreli Açlık Direnişleri) ya da ÖO (Ölüm Oruçları) bunlar arasında sayılabilir. Ancak daha öncede belirttiğim gibi cezaevleri direnişlerinin başat öğesi bir ve bütün olabilme, dolayısıyla bu kitlesellik üzerinden yükselen fiili kitlesel direniştir.
TTE, burjuva-feodal devletin cezaevleri özgülünde stratejik hamlelerinin bir halkasıydı. Politik tutsakları tek tipleştirme ve teslim almanın onlarca yönteminden biriydi. Bu “araç” belli bir yöntem dahilinde şartların elverişliliği de gözetilerek (burjuva hülyası açısından) uygulamaya konulmuş, başarı derecesi yüksek görülüyordu. Çünkü yıllarca sürdürülen baskı ve işkence sebebiyle saflarda bir sıklaşma meydana gelmişse de bir yıpranma da söz konusuydu. Faşist uygulamaların sonu gelmeyecek gibi görülüyordu, bu sebeple her daim “ayakta kalmak” oldukça zorlayıcıydı. Tek tip uygulamalarından önce gerçekleştirilen yaygın saldırılar bu stratejik hamlenin uygulamaya geçildiği anda “başarılı kılınmasının” dayanağıydı. Politik örgütler bu yeni uygulama karşısında yeterince donanımlı ve bilgili değillerdi. Burjuva-feodal devlette oyun bitmezdi, bu çok açıktı ancak “deneyimlenmemiş”, “stratejik hamlenin” hareket merkezi, dayanakları ve uygulama kriterleri çözümlenmemiş olduğu için bilimsel olana yakın tahlillerle, değerlerimize yakışır tavır takınmak da ha deyince olacak türden değildi. Sonuçta; devrimci örgütlerin saflarında yürütmeye başladığı tartışmalar, hem bu “stratejik hamlenin” ana halkalarını yakalamak hem de saflarını sıklaştırmak için başlatıldı. Hedef TTE’nin bertaraf edilmesiydi.
“TTE’nin çıkarılıp atılması faşizmin sevincinin kursağında kalmasına yol açtı”
TTE’ye karşı dönemin politik örgütlerinin başlangıçta “kesinlikle giyilmesin” , “giyilebilir geçici olarak” eğilimleri öne çıkan görüşlerdi. “Kesinlikle giyilmemelidir” tavrını sergileyen örgütler, en azından benim bulunduğum alandaki cezaevlerinde ağırlıktaydı. Ancak bu görüş kendi içinde yekpare değildi. Kesinlikle giyilmemelidir görüşünde olanların bu yaklaşımı politik öngörülerinin bir sonucu değil daha çok “kuşun taşa vurması” misaliydi. “Giyelim” diyen kesim ise direniş güçlerinin zayıfladığını dolayısıyla bu saldırının göğüslenemeyeceğini, bu yüzden taviz gibi görünse de taktik anlamda geri doğru bir adım atarak saflarımızı sıklaştırmak için zaman kazanmak amacındaydı. Diğer “giyelim” diyen kesim de direniş güçlerinin zayıfladığını, bu saldırının göğüslenemeyeceğini ayrıca esas mücadele alanlarının dışarısı dolayısıyla karşı devrimin bu alandaki uygulamalarına uyup uymamanın çok da önemli olmadığını ileri sürüyorlardı.
Birinci görüş “eklektik”, taktik, “geri çekilme” dışındakiler teslimiyet kulvarıydı. Bu arada partimizin cezaevi örgütünün kitlesine dağıttığı bir bildiride (şaşırtıcı ve sarsıcıydı) TTE’nin “mavi kefen” olduğu, bu anlamda “ölüm”le yüz yüze olduğumuz ve bu anlamda “ölürsek de onurumuzla ölelim” temelindeydi. Belki belirleme olarak (“mavi kefen” belirlemesi) doğru olabilir ancak o günün şartlarınsa bu “radikal çıkış”, “ileri kitlenin” bilinciyle örtüşmüyordu.
Cezaevi parti örgütünün kararı başlangıçta “giyilebilir” biçiminde oldu ki bu karşı devrimin stratejik hamlesinin önüne set çekmek için bir “taktik” olarak algılanıyordu. Ama eğer TTE ile birlikte saldırılar hızlanır ve yeni yaptırımlar gündeme gelirse o zaman “çıkarılıp atılır” ön fikri ile bu temellendiriliyordu. Bu süreçte parti kitlemizin çoğunluğu, başından itibaren TTE giyilmesine karşı olmasına karşın yönetici organın kararıyla uyumlu hareket etti ki bu manevi otoritenin bir yansımasıydı. Sonuçta; saflar netleşmişti bazı örgütler kesinlikle giymeyeceklerini “radikal” biçimde açıklamışlardı. Ancak sonraki yaşanılanlarla birlikte ele alındığında “radikal” olmanın da bir yere kadar olduğunu söylemek pek yanlış ve abartılı olmaz.
Bazı örgütler giyilmesi yönünde eğilim gösterdiler, bu tavır bazıların da kalıcı bazıların da ise yaptırımların devamı sonucunda yeniden “yırtıp atmak” biçiminde oldu.
TTE’nin uygulamaya geçilmesiyle koğuş operasyonlarıyla, bütün elbiseler toplatıldı. TTE giyilmesi zorunlu kılındı. Mahkemelere vb. giderken TTE ile birlikte diğer faşizan uygulamalar at başı gidiyordu. Bu sebeple kısa bir zaman sonra parti cezaevi örgütü (organı) kararıyla TTE’nin yırtılıp atılması kararlaştırıldı ve bu başarıyla uygulandı. Kısa bir dönem içinde TTE giyilmesinden vazgeçilmesi “kuşun taşa çarptığı”, “radikal”cilere bir propaganda malzemesi sağlamış olsa da- bu süreç önemliydi çünkü;
Birincisi karşı devrimin “kuru propagandasının” ve faşist saldırılarının TTE silahı başlangıçta ellerinden alınarak hızı kesilmişti;
İkincisi “radikallere” mücadelenin hiçbir aşamasında ve alanında “dümdüz” bir rota olmadığı, ilerlemenin ve geri çekilmenin, yavaşlamanın veya hızlanmanın olduğu, olabileceği gösterilmişti. Dahası sorun kitleleri, yığınları bir karara uydurmak değil, bu kararı aynı zamanda manevi otorite ile kendi deneyimleri ile uygulamalarını sağlamak, dahası “yanlış” bile olsa bu büyük bir tutarlılık ciddiyet ve özveriyle yerine getirmenin daha az kayıplara ve daha “yaratıcı” kavuşmalara olanak sağlayacağı gerçeğiydi. TTE “giyilmemeliydi, böyle olmadı” (en azından başlangıçta giyenler açısından) faşizan saldırıların devamında kısa sürede çıkarılıp atılması faşizm üzerinde dalga dalga yayılan bir şok etkisi yarattı. Siyasette “yaratıcılık”, “taktikte ustalık”, hadi diyelim “yanlıştan sağlıklı biçimde çıkma” varsa bunu TTE’ye karşı bu hamlede görebiliriz. Düşman TTE stratejik saldırılarında amacına büyük oranda ulaşmıştı, zafer kazanmıştı, artık bu başarılarını katlayabilir, şölenler düzenleyebilirdi. Ki burjuva-feodal basın-yayın organlarında bu çarşaf çarşaf dillendiriliyordu. Ama burjuva-feodal sistem şölene dursun, TTE’nin çıkarılıp atılması sevincinin kursağında kalmasına da yol açacaktı. Bu sevinç, öfke patlamalarına dönüşmüş bu “sevinç” boğazında düğümlenivermişti.
“Dönemde faşizmin yoğun saldırılarına karşı dik duruş çarpıcıydı”
Politik örgütsel bütünlük açısından buradan çıkarılacak iki önemli sonuç şudur: 1) Somut şartların somut tahlilini yaparken her an olguların, olayların gelişmesine (ya da yönüne) özel bir önem vermek 2) Direnişe katılan güçlerin bütünlüğüne (gövdesine) azami özen göstermek. Biraz önce belirttiğim gibi “en radikal”, “en kararlı”, “hep ileri hep ileri” her zaman işe yaramaz. Bazen güçlerini kuvvetlendirmek için geri çekilmesini bilmek, şu yönü değil de bu yönü tercih etmek ve harekete katılabilecek tüm güçlerin harekete katılımını sağlamaya çalışmak çok ama çok önemlidir. Ancak bütün bunları denedikten sonra yine de “bir”lik olamıyorsan bir komüniste yaraşır davranmak elzemdir.
TTE’nin yırtılıp atılmasıyla ağır saldırılara, tecrit edilemeye maruz kaldık ama şu iki şeyi de kazandık/gerçekleştirdik:
1) TTE’nin karşı devrimin, devrimcileri, yurtseverleri teslim alma hareketinin bir parçası olduğu ve stratejik birer bütünlüğe tekabül ettiği.
2) Politikada düz bir rota izlemenin, önderlikle kitle arasında kopukluklara neden olduğu ve olabileceği, tek yanlı öznelciliği içerdiği, TTE çıkarılıp atıldıktan sonra mahkemelere, ziyaretlere don-gömlek çıkılarak TTE üzerinden faşizmin teşhir edilmesi oldukça çarpıcıydı. Ki bu dönemde faşizmin yoğun saldırılarına karşı dik duruş çarpıcıydı. Böylelikle saflarımızda da “mavi kefen” söyleminin yararsızlığı, bu söylem üzerinden yılgınlık ve karamsarlık eğilimlerinin de gözlenmesinin önüne geçilmiş oldu. Zaten kısa bir dönem sonra toplumsal muhalefetin de yardımıyla bu stratejik saldırı (ileride kullanılmak üzere) rafa kaldırılmış oldu.
Faşizmin zindanlarında mücadelenin rotası bir deniz seferindeki seyri-sefer değildir. Açık denizlerdeki fırtınalara, azgın dalgalara göğüs germenin güçlüklerine karşı, sığ sularda aynı kaptan, aynı gemi ve aynı rotayla ilerlemek, daha binbir güçlükleri de beraberinde getirir. Açık denizlerde amansız-zamansız dalgalarla boğuşmak elbette oldukça zordur ama “sığ sularda” geminin karaya oturması, kayalıklara bindirmesi, kıyıya vurması, dibe oturması yan yatması, çarkların kırılması gibi daha bin türlü zorlukları vardır.
Bu rota tekin bir rota değildir. Okyanusta boğulsanız kimse sizi suçlayamaz, bu “doğanın” bir oyunudur ancak sığ sularda öyle mi? Bu yüz kızartıcı utanç vericidir ki onulmaz yaralarda cabası ve mücadelede bir “mahirlik” aranacaksa işte burada bu anda aranmalıdır. Bu yüzden yöntemlerimiz ve araçlarımızda da ustalaşmalısınız! Kısıtlı da olsa imkanlarınızı büyük bir ustalıkla kullanmalısınız, önderlik en direnişçi olmak değil sınıfın bilinciyle, öngörüsüyle yığınları (her türlü) mücadeleye sevk edebilmek ve bu mücadelenin “değerlerini” kavratmaktır. Bunun yolu ise keskin sloganlarla sağlanamaz bu ancak karşı devrimin iyice tanınmasıyla, hareketin saflarının sıklaştırılmasıyla ve uygulamada en büyük kararlılıkla mümkündür.
Cezaevi direnişleri hiçbir zaman tekil direnişlerle başarılı kılınamaz. Bu önemli ve gereklidir ama daha önemlisi “kitlesel direngenliği” örebilmeketir. Bu yüzden öncünün direngen olması onun kahramanlığıyla da ilintili değildir. Öncünün direngenliği, politik öngörüsü ve hareketin saflarının kaynaşmış olmasındadır. Böylelikle en zor koşullarda tarihsel haklılığımız, bilimsel öngörümüz ve sınıfa bağlılığımız- kısaca davaya adanmışlığımız- somut kazanımlarla taçlanır. (Bitti)
http://kaypakkayahaber.com/kose-yazisi/tecrit-etme-ve-teslim-almanin-bir-ogesi-olarak-tek-tip-elbise-1
Son Haberler
Sayfalar
Sosyalizm/Komünizm Nedir? (MLPD Programı)
Sosyalizm ve komünizm hakkında düşündüklerinde birçok insanın aklından geçen sorulara bazı yanıtlar.
Sosyalizm nedir ki?
Sosyalizm, kapitalizmin toplumsal alternatifidir. Günümüzün devlet-tekel kapitalizminde, uluslararası tekeller kendilerini tamamen devlete tabi kılmış ve tekelci sermayenin organları devlet aygıtının organlarıyla birleşmiştir. Tüm toplum üzerinde çok yönlü egemenliklerini kurmuşlardır. Aynı zamanda, hakim olan uluslararasılaşmış üretim tarzı, dünyanın birleşik sosyalist devletleri için maddi hazırlığı tamamlamıştır.
Dinci-Faşist Gericiliğin Merkezi: Emperyalist Türk Devleti
Özellikle son 15 yıldır dinci (müslüman) gericiliğin merkezi olduğu rahatlıkla söylenebilir. ABD'nin Afganistan ve Irak'ı işgali ve peşinden Kuzey Afrika ülkelerindeki 2010 ayaklanmaları ve Mısır'da geçici olarak Müslüman Kardeşler örgütünün iktidara gelmesi ve peşinden Suriye'de geliştirilen olaylar, Türk devletine, dinci AKP'nin de iktidarda olması, yeni bir emperyalist yayılma politikasını benimsetmiştir.
KAYPAKKAYA’DAN KALAN…[*]
SİBEL ÖZBUDUN-TEMEL DEMİRER
“Türkiye’nin geleceği çelikten yoğruluyor;
belki biz olmayacağız ama
bu çelik aldığı suyu unutmayacak.”[1]
18 MAYIS | Umudu Büyütmeye Devam Ediyoruz
"Kaypakkaya'nın kurduğu parti ve oluşturduğu program etrafında elli yıldan fazla bir süredir kavgasını sürdüren yoldaşları büyük bir mücadele ve direniş geleneği yarattılar. Kaypakkaya'nın görüşlerini büyük bedeller ödeyerek bu günlere taşıdılar, taşımaya devam ediyorlar..."
Tam 50 yıl önce 1973’ün 18 Mayıs’ında 1971 silahlı devrimci çıkışının “komünist yüzü” İbrahim Kaypakkaya, Amed Hapishanesi’nde Kemalist faşist diktatörlük tarafından katledildi.
“Cabbar”laşan Ermeni (Nubar Ozanyan)
Sonu gelmez Ermeni-Kürt düşmanlığı üzerinden yaratılan büyük korku, bilinçleri kuşatıp yürekleri tutsak almaya devam ediyor. Aradan 108 yıl geçmesine karşın Ermenilerin baskı görme, işini kaybetme vb. korkularından dolayı kendilerini inkar ederek kimliklerini gizlemelerinin trajik hikayeleri yazılmaya devam ediyor. Her an baskı görecekleri endişesiyle güvercin tedirginliği içinde yaşamaya devam ediyorlar.
Umudun Adı ve Devrime Çağırıydı Yılmaz Güney[1]
“Bir pratik,
bir ideolojinin aracılığıyla
ve bir ideolojinin içinde vardır.”[2]
Reis Çelik’in, “Düzene başkaldırmış korkusuz bir devrimci”[3] diye betimlediği Onu; hayatının her alanında uçlarda yaşayan korkusuz, sahici insanı; hakikât savaşçısı komünist Yılmaz Güney’i nasıl anlatabiliriz? Bunu çok düşündüm. Sorumun yanıtını da yine Yılmaz Güney’in üç karesindeydi…
‘ÜMÜŞ EYLÜL KÜLTÜR-SANAT’A YANITLAR[*]
“Kâğıda dokunan kalem,
kibritten daha çok yangın çıkarır.”[1]
Ümüş Eylül Kültür-Sanat/ Hasan Şahingöz (HS): Sizce yazarlık nedir? Yazarlığın ayırt edici özellikleri nelerdir? Kime, neden yazar denir?
Temel Demirer (TD): “11. Tez”ci eyleminin saflarında, “Yazmak eylemdir; yazarlık ise son saatin işçiliği,” diyenlerden ve elime her kalem alışımda Friedrich Engels’in, “El yalnızca emeğin organı olmayıp, aynı zamanda emeğin ürünüdür,” uyarısını anımsayanlardanım.
Ben Ölüyorsam Sizde Ölün: Seçimleri (Kılıçdaroğlu'nu Boykot)
Proletaryalar faydacıdır; yararlanmasını bilene.
Seçimler ilginç bir şey.
Herkes seçimlerin neler değiştirip değiştirmeyeceğini tartışıyor.
Ama kime göre neye göre?
Devrimcilere göre mi proletaryalara göre mi?
Şayet tartıştığımız seçimlerin sisteme karşı devrimcilerin yaşamlarında neler değiştirip değiştirmeyeceği ise...
İnanın dün olduğu gibi bu günde seçimlerin devrimcilere karşı sistemin davranışlarında herhangi bir şey değiştirmeyeceğini herkesbiliyor..
Sistem yine devrimcileri gördüğü her yerde katletmeye çalışacak.
Nisan Güneşi Yolumuzu Aydınlatmaya Devam Ediyor
Nisan’ın 24’ü çeşitli milliyetlerden ve inançlardan işçi sınıfının, emekçilerin, ezilen yığınların öncü müfrezesi proletarya partisinin kuruluş günüdür. Aynı zamanda Marks ve Engels tarafından 1848 yılında ilan edilen Komünist Manifesto’nun Türkiye ve Türkiye Kürdistanı topraklarında yeniden yaşam suyuna kavuştuğu tarihi ifade etmektedir.